Kim nefsini bilirse rabbini bilir.”

Aslında bu rivayetin daha doğru bir tercümesi şöyle olmalı; ”kim nefsine arif olursa Rabbine arif olur.” Bu rivayet tasavvuf ehli arasında genel kabul görmüş bu konudaki en temel rivayetlerden biridir. Böyle olmakla birlikte eskiden beri pek çok akım tarafından da zayıf hatta uydurma görülmüş ve dikkate alınmamıştır.

Bu rivayetin hadis usulü çerçevesinde; rivayet yolu, ravi silsilesi, ravilerin güvenilirliği veya dirayet usulü açısından neye karşılık geldiği konusunda uzun uzadıya bilgi sahibi değilim. Ancak nefs, nefsin tezkiyesi, insan denen varlığın yaratılış özelliklerine dikkat çeken ayeti kerimelere baktığımızda bu rivayetin yabana atılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca geçmişte ve günümüzde özellikle son 20 yıla yakındır yaşadıklarımızı da göz önünde bulundurduğumuzda  bu ve benzeri rivayetlere kayıtsız kalmamak gerektiği ortaya çıkmakta.

Nefse arif olmanın rabbine arif olma ile eşitlenmesi; özellikle pek çok imtihanı müslümanlar olarak kaybettiğimiz bu dönemde üzerinde çokça düşünülmesi gerekmektedir.... Nefsine arif olmak neyi niçin yaptığını, nefsine hakkıyla bakmayı, kendini bir nesne gibi gözlemlemeyi bilmek demektir. Hangi şeyin kendisini yönlendirdiğini, etkilediğini, hangi adımı niçin attığını görebilmektir. Bu bir titizlik,teyakkuz ve farkındalığı da gerektirmektedir.

Tezkiye dediğimiz nefs terbiyesi, nefsini tanıma, tasavvuf, irfan ve benzeri konularda konuşmuyoruz, hatta konuşmaya korkuyoruz ya da gereksiz buluyoruz. Gereksiz bulmamızın temel sebebi sanıyorum İslam'ı bir ideoloji gibi algılamak ve bunun beraberinde getirdiği katılık ve keskinliktir. Nefis terbiyesi, tezkiye veya tasavvufdan bahsetmeye bile korkmamızın birinci sebebi pek çok kardeşimizin ve ağabeyimizin bu konulara olan mesafeli, düşmanca yaklaşımları hatta sövgü diliyle tasavvufu reddetmeleridir. Daha da uç noktada tasavvufu ayrı bir din olarak görenler bile var. Korkumuzun ikinci sebebi ise daha karmaşık ve çetrefilli olduğu için üzerinde düşünmesi tartışılması ve konunun açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Zira yüzyıllardır dinin özellikle tasavvufun afyon gibi kullanılması, dünyevi her şeyden el etek çekmeye dönüşmüş olduğu için kullanılır hale gelmesi, bunun neticesinde iktidarlara bulunmaz fırsatlar sunmuş olmasıdır. Bu durumun özellikle son yüzyıllarda emperyalistler tarafından keşfedilmiş olması da ne yazık ki müslümanların aleyhine olmuştur. Tabii  bu değerlendirmelerimizden İtalya'daki senusi hareketini, Kafkaslardaki imamlar dönemi ve imam Şamil gibi istisnaları şüphesiz ki ayrı tutuyor bu ve benzeri hareketleri ise saygıyla anıyoruz.

Sadece emperyalist kâfirler değil onların yerli  uzantıları olan ulus devletler de tasavvufun uyuşturucu yönünü keşfettikleri için bu akımları kontrol altında tutup devletleştirmişlerdir. Toplumumuzda bu gelenek Osmanlı'dan günümüze kadar devam etmektedir.

UNESCO niçin 2007 yılını Mevlana Yılı ilan eder? İslam'ı ve Müslümanları çok sevdiği için mi? Bugün küresel emperyal güçler tarafından Mevlana Yunus Emre Muhyittin Arabi ve benzeri isimler ve genel anlamda tasavvufi düşünce özellikle gündemde tutulmaktadır. Bu ve benzeri isimler  mutlak  itaat, hiçbir şeyin sorgulanmaması, her türlü yanlışa bile karşı çıkmamak, her şeyin mübahlaştırıldığı liberal anlayışın yaygınlaşması için kullanılmaktadır.

Emperyalizmle aynı safa düşme korkusu az bir korku mu? İslam'ın barış, hoşgörü herkese karşı yumuşak ve teslimiyetçi davranışlar içinde olmamızı istediği propagandasıyla aynı safta olma korkusudur bu korku.

İslam düşüncesine, bizim dünyamıza ait isimlerin bazı görüşlerinin,cümlelerinin anlam bütünlüğünden koparılıp öne çıkarılması ne yazık ki hümanizm, postmodern  görececilik, liberal özgürlükler ve her şey mübah anlayışı için  kullanılmaktadır. Bizim anlam dünyamıza ait isimlere; kimi hataları,yanlışları var diye,ya da  kâfirler tarafından kullanılıyor diye bigane kalmak ne kadar doğru olur? “Ne olursan ol yine gel,” ya da sövene dilsiz, dövene elsiz gerek” vb cümleler bu bağlamda sıralanabilir.

Sarf edilen her cümle kendi anlam dünyası içerisinde değerlendirilmelidir. Anlam dünyası içinde değerlendirilirken aynı zamanda cümlenin sarf edildiği zaman ve zemin de önemlidir. Bu önemden dolayıdır ki; ayetlerin indiği atmosfer; sebebi nuzül, sebebi vurüd, ayetin içerdiği anlamların sağlıklı anlaşılabilmesi için önemlidir. Bizim anlam dünyamıza ait bir cümlenin ya da kelimenin kâfirlerin kendi anlam dünyalarındaki uygulamalarına ve sui istifadelerine bakarak değerlendirilmesi yanlıştır. Bunun tam tersi de aynı şekilde yanlıştır, yani kâfirlerin anlam dünyalarına ait bir kelimenin ya da cümlenin bağlamından ve kendi anlam dünyasından koparılıp onu kendimize göre-kendi anlam dünyamıza göre yorumlamak... Evet bu da yanlıştır. Örneğin bu yanlış şimdiye kadar demokrasi kelimesinde çokça yapıldı; bizim anlam dünyamızdaki şura şeklinde anlaşılıp yorumlanarak...

Bir kardeşimiz sosyal medyada şöyle bir cümle paylaştı. “Peygamberler tarihini belki 30 40 kaynaktan okudum, ancak hiçbir peygamberin hasmına hakaret ve küfür ettiğini okumadım. “Bu cümleleri çok yerinde bulup katıldığımı belirttim. Ancak genç bir arkadaşımız ise bu cümlelere şöyle bir itirazda bulundu. ”küfür hiçbir zaman hiçbir yerde tasvip edilemez, lakin ahlaksıza ahlaksız, şeref yoksununa şerefsiz, vicdansız vicdansız demek hakaret değil hak olsa gerek.” Bu yorumun haklılık payı var gibi görünse de peygamber aleyhisselamın sünnetine baktığımızda çok haklı olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Hazreti peygamber yalancıları ve yalancılığı çirkin gördü, ama hiçbir düşmanına”sen yalancısın” diyerek olayı şahsileştirmedi. Nifaka dair çok şey söyledi, ama münafıkları şahsi olarak afişe etmedi, sadece bir sırdaşına anlattı. Bir grup Hristiyan alim ve rahibin “biz hak üzereyiz hak din bizimki” iddialarına “gelin öyleyse kim yanlış yoldaysa Allah'ın, meleklerin ve lanet edicilerin lanetini üzerimize isteyelim” dedi, ama onlara “siz yalancı ve iftiracısınız” demedi. Halbuki onlar bunu yapıyorlardı.

”Sövene dilsiz dövene elsiz gerek”

Mesela bu cümle Ümmet içinde cereyan eden olaylarda, muhtelif grup ve cemaatler arası sövme ve dövme olaylarında uygulanması gereken bir cümledir. İslami vahdet ve Ümmet gözönünde bulundurularak Müslüman grup ve cemaatler arası kavgalarda dilsiz ve elsiz olmak vahdet ve maslahata en uygun davranış şekli olur. Ayrıca yapılan kötülüğe iyilikle karşılık vermek anlamına da gelir.

Sövene, küfredene söverek küfür ve hakaret dili ile karşılık vermek nefsaniyetin köpüren ayranını birazcık bastırıp nefsimizi tatmin eder gibi görünse de bu davranış, genellikle köpüren ayranı daha da çok kabartarak istenmeyen sonuçlara sebebiyet verecektir. Kabarmış bir öfkeyle hareket etmemek ise övülmüştür. “Asıl babayiğit güreşte hasmını yenen değil öfke anında nefsine hakim olandır” buyrulmuştur. Sövene söverek karşılık vermenin ortaya çıkaracağı muhtelif olumsuzlukların önüne geçmek için, susmak dilsiz olmak daha hayırlı olabilir ve Yunus Emre'ye göre daha hayırlıdır. Bu durum gördüğü kötülüğe iyilikle karşılık vermenin yollarından birisidir.

Evet, “sövene dilsiz dövene elsiz gerek” ama “nerede” diye sorulması gerekir, “ne zaman” diye sorulması gerekir ,”niçin”  diye sorulması gerekir.“Her halükarda her zaman ve zeminde mi” diye sorulması gerekir. Mesela Filistin'de Gazze'de Amerikan işgalindeki Irak ve Afganistan'da Müslümanlar mücadeleyi bu cümle sebebiyle bırakmalı mıdır? Hayır Ya da Fransa'da Peygamber aleyhisselama yapılan hakaretlere müslümanların dilsiz olması,sessiz kalması mümkün mü? İslam'a ve Müslümanlara şiirle sözle yapılan hakaretlere karşı şair sahabe Hasan B. Sabit’in şiirle müşriklere karşılık vermesi peygamberimiz tarafından onaylanıp teşvik edilmiştir. Yine mesela Hazreti Aişe Validemize ve peygamberimize hakaret eden, iftira ve karalamalarda bulunan Selman Rüştü ile ilgili imam Humeyni'nin verdiği ölüm fetvası önemlidir ve müslümanlar tarafından genel kabul görmüştür. Merhum imam Humeyni'nin bu fetvasında hem Sünni hem de Şii dünyaya pek çok dersler vardır.

Düşünce dünyamıza ait Önemli isimlerin düşmanlarımız tarafından malzeme olarak kullanılmasına izin vermemeliyiz. Bu isimlerin her söylediğine katılmayabiliriz, ancak bu toptancı bir anlayışla bu isimlerle aramıza mesafe koymak, onları reddetmek veya onları düşmanlarımızın kullanımına terk etmek anlamına gelmemelidir. Bu isimler bizim anlam dünyamızın önemli isimleridir.