NOT: Sayın cumhurbaşkanımızın gündeme getirdiği “İslam’ın Güncellenmesi” sorunu, bu sorunu yaklaşık otuz yıldır İlahiyat Fakültelerinde Kur’an bağlamında  tartışma konusu olan ve merhum Pakistanlı alim Fazlurrahman tarafından ortaya atılan “Tarihselcilik” teorisi, İlahiyat gündeminden çıkıp, Medya gündemine taşınmış oldu. Bu teori hakkında üstünkörü bilgi sahibi olan bazı çevreler, teorinin/teolojinin amacının Kur’an’ı “tarihe gömmek” olduğu iftirasını yeniden dillendirmeye başladılar. Oysa, merhum Fazlurrahman’ın amacı, Sünniliğin bünyesinde taşımış olduğu teolojik (Usuli’d-Din ve Usul-i Fıkıh) sorunları gündeme getirerek yeni bir metodoloji ile seküler moderniteye “mukabelede bulunmak”tır. (Donald Lee Berry, The Tought of Fazlurrahman: As an İslamic Respounse to Modernty, AnnArbor, 1990) Yani ondan bazı şeyler almakla birlikte; onu, aynı zamanda eleştirmektir. İlahiyatın (hayatın) bütün alanlarını ve sorunlarını kapsayan projesinin sadece Kur’an’ın yorumlanması bölümüne ilişkin fikirlerini gündeme getirerek, onun projesinin bütünlüğünü gözden kaçırmak haksızlıktır. Aşağıda onun Kur’an’ın yorumlanmasına ilişkin görüşlerinin ifade edildiği bir metni, ona yapılan iftiraları bertaraf etmek için iktibas ettim. Fazlurrahman’ın bütün kitapları Türkçeye çevrilmiştir. Prof. Dr. Adil Çiftçi’nin merhumun üzerine yapmış olduğu “Fazlurrahman ile İslam’ı Yeniden Düşünmek”(Ank. 2015) adlı Doktora tezi ilgilenenler için iyi bir “Giriş” niteliğindedir

İslam’ın günümüz dünyasında bir akide/inanç ve davranış sistemi olarak canlılık ve geçerliliğine dair Müslümanların sesli ve ısrarlı konuşmaları samimiyse (cevabını belirlemek zordur bu sualin aslında), açık görünen şey onların bir defa daha düşünsel düzlemde işe başlamalarıdır [geçmişte canlılık böyle başarılmıştı]. Onlar, İslam’ın kendilerinden bugün ne istemekte olduğunu çekincesiz, içtenlikle ve yasaksızca tartışmalıdırlar. (Bunun için de önce) Bütün alanlarıyla şeriat, Kur’an’ın ışığında yeni bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Bunun yapılabilmesi için ise, Kur’an’ın sistemli ve kapsamlı bir yorumuna girişilmelidir. Bu yorum sürecinde en büyük tehlike, elbette, öznel fikirlerin Kur’an’a yüklenilmesi ve böylece de onu bir keyfi ele alış nesnesi haline getirmektir. Bu önemli bir tehlike ise de büyütüldüğü kadar kaçınılmaz değildir ve kesinlikle en aza indirgenebilir. Gerekli olan şey, tutarlı bir Kur’an’ı anlama ve yorumlama yönteminin benimsenip kullanılmasıdır. Bu yöntemin unsurları olarak şunlar yapılmalıdır:

a) Kur’an’ın kastını tespit edebilmek için sağlam ve dürüst bir tarihsel yaklaşım kullanılmalıdır. Kur’an öğretisinin metafiziksel yönü tarihsel yaklaşıma kolayca izin vermeyebilir; fakat sosyolojik yönü kesinlikle buna uygundur. Her şeyden evvel Kur’an kronolojik bir düzende incelenmelidir. Önce ilk vahiylerin (sûrelerin, ayetlerin) incelenmesi; sonraları ortaya konulan tedbir [yasa, kural vs.]ler ve kurumlardan bağımsız olarak İslam hareketinin başlangıçtaki en temel hedefine dair yeterince doğru bir kavrayış kazandıracaktır. Böylece Kur’an’ın, Muhammed’in hayatı ve mücadelesi vasıtasıyla kendisini açmasını takip edip anlamalıdır. Bu tarihsel yöntem bizi Kur’an’ın modernist yorumlarının aşırılıklarının ve yüzeyselliklerinin çoğundan kurtaracaktır. Bu yöntem, ayrıntıların kastını/anlamını belirlemek bir yana, Kur’an’ın topyekûn mesajının genel kastını da sistemli ve tutarlı/bütüncül tarzda açığa çıkaracaktır.

b) Sonraki kademede, Kur’an’ın hukukî bildirimleri/yasaları ile bu yasaların yerine getirmesi beklenilen “gayeler/hedefler” arasında bir ayrım yapmak lazımdır. Burada da öznellik tehlikesi vardır, ama bu da Kur’an’ın kendisi vasıtasıyla en aza indirgenebilir. [Bunun için son derece faydalı olabilecek] bir husus olan, Kur’an’ın hassaten hukukî bildirimlerinin genellikle sebeplerini de gösterdiği hususu hem gayri müslimler hem de Müslümanlar tarafından gözden kaçırılmaktadır. [Mesela Kur’an’a göre] Bir erkek yerine iki kadının şahitliği; niçin? –“Kadınlardan biri unutursa diğer kadın hatırlatsın diye”. Bu, Peygamber dönemi Arabistan’ının sosyolojik şartları üzerinde [Kur’an tarafından yapılan] açık bir yorum olup mümkün olduğunca sağlam bir delil göstermek yönünde bir ısrarı ifade eder. Bu [sağlam ve doğru delil getirme] emri Müslümanları özellikle sıkıntıya düşürecek kadar uygulanması zor bir emir midir?

c) Bu merhalede ise; Kur’an’ın sosyolojik şartları (oluştuğu toplumsal çevre), yani Peygamber’in hareket ettiği ve faaliyet gösterdiği ortam kesinlikle göz önünde tutularak Kur’an’ın hedefleri anlaşılmalı ve belirlenmelidir. Bu, eski ya da yeni -ve de kendi içlerinde tutarlı görünseler bile- öznel Kur’an yorumlarına bir son verecektir. Mesela G. A. Perviz gibi biri Kur’an’dan komünist bir doktrin üretmeye girişebilir ve elindeki tüm [düşünsel] vasıtaları kullanabilir bunu yapabilmek için; fakat ortaya koyduğumuz tarihsel-sosyolojik yaklaşım onu mutlaka yalanlayacaktır. Eğer bir şahıs kendi takıntılarını [önyargılarını, beklentilerini vs.] Kur’an’a yüklememeye kararlı ise bu yaklaşım çok faydalı ve inanıyoruz ki, Kur’an’ın günümüzde başarılı bir anlaşılması/yorumu için tek gerçek ümit olacaktır. Ancak şu da gözden kaçırılmamalı; ayrıntı farkları bir yana, genel bir anlamda, hakikate tüm yaklaşımlar ve ona dair tüm yorumlar özneldirler ve bunun üstesinden gelinemez. Bütün görüşlerin bir görüş açısı vardır ve görüş açısı görüşün konusunu/nesnesini çarpıtmıyorsa ve de diğer bakış sahiplerinin görüş açılarına da açıksa, bunda bir zarar yoktur. Kaldı ki, bu şekilde ortaya çıkan görüş ayrılığı -görüşlerin mâkuliyetten uzak olmamaları şartıyla- sağlıklıdır da…

Zorluklar ve yorum/anlama farklılıkları, şüphesiz, bu sosyolojik yaklaşımda da çıkacaktır; ama o tatmin edici çözümlere de götürebilecek tek yaklaşımdır. Meselâ Kur’an’da hırsızın cezalandırılmasını -el kesilmesi- ele alalım. Klasik hukukçular hırsızlığın tanımını son derece dar yaparak ve bütün hudud davalarında “şüphenin sanık lehine yorumlanması” payı ilkesini olağanüstü cömertlikle uygulayarak bir “kaçış yolu” bulmaya girişmişlerdir. Hiç şüphe yok ki bu, gerçekten suçlu birisinin bile hiçbir ceza almaması anlamına geliyordu; çünkü onlara göre başka hiçbir ceza hudud cezasının yerine ikame edilemezdi. Hemen hiç uygulanmayan bir yasa/hukuk –ve ilahi yasa hele- varken, böyle bir durumun sebep olacağı ahlaki bozukluklar meydandadır. Modern zamanlarda, bu ayeti yorumlama yönünde başka gayretlerde süregelmektedir. Bir iddiaya göre ‘el kesilmesi’ (kat’u’l-yed) ibaresi mecazi anlamda yorumlanabilir: İnsanların hırsızlık yapmasını imkansız hale getirmek veya insanları iktisadi açıdan tatmin ederek onların hırsızlık ‘yollarını kesmek’. İmdi tarihe baktığımızda hırsızın elinin kesilmesi lafzen kastedilmiştir ve uygulanmıştır. O halde hangi gerekçeyle lafzi [anlamından] mecazî [anlama] geçelim ki? Meseleye sosyolojik açıdan baktığımızda görünen odur ki, bu uygulama Hz. Muhammed’den önce bazı kabilelerde vardı ve sonra da, Kur’an tarafından benimsenmiştir. Hırsızlık kavramında iki ana unsur bulunmaktadır: [başkasına ait olan] bir iktisadi malın haksız yere alınması ve kişisel/özel mülkiyet hakkının ihlali. Kabile yapısının hakim olduğu bir ortamda mülkiyet hakkı vurgulu bir kişisel onur duygusu ile özdeşleştirilir ve hırsızlık iktisadi bir suç değil, kişisel onurun değerlerine ve onun ihlal edilemez kutsallığına karşı bir suç olarak telakki edilir. Ama gelişmiş kent toplumunda değerlerde gözle görülür bir değişme vardır ve hırsızlık, hırsızın bir kişiyi haksız yere belli bir ekonomik varlığı veya imkanı kullanmasından yoksun bırakması şeklinde daha ziyade iktisadi açıdan mütalaa edilmektedir. Zaten İzzeddin Abdusselam “günümüzde çok sayıda insan, acıdığından dolayı hırsızı affetme eğilimindedir” demektedir. Değerlerdeki bu gerçek değişme cezadaki bir değişmeyi gerektirmektedir.

Bu sosyolojik yaklaşım, Allah kelamının [Kur’an’ın] ebediliği ve İlahi Hukuk hakkında teolojik bir niteliğe sahip ciddi sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Ama teolojik sorunlar teolojinin kendi asıl yerine gönderilmeli ve aslında orada işlenmelidir. Allah’ın kelamının ebediliği şüphesiz kabul edilebilir. Ama hukukun/yasanın lafzının ebediliğine gelince; şu husus haklı olarak ileri sürülebilir: Toplumsal düzenlemeler ile ilgili meselelerde ilahi buyruk bir ahlaki boyuta bir de hassaten hukuksal boyuta sahiptir. Hukuksal boyut, kelamın ebediliği ile yedinci asır Arabistan’ının fiili çevresel şartları arasındaki bir karşılıklı ilişkidir. Çevresel yön elbette değişmeye maruzdur. Biliyoruz ki, Hz. Ömer toplumsal düzenlemelerde bazı köklü değişiklikler yapmak zorunda kalmış, Peygamber’in bazı önde gelen ashabınca muhalefet edilmiştir.

Kur’an ve Sünneti yorumlamaya yönelik bu yöntem en tatminkar ve belki mümkün tek yöntem ise de –çünkü dürüst, doğru ve uygulanabilirdir- Müslümanların bunu kabul etmeye hazır olduklarına inanmak için şu anda pek sebep görünmemektedir. Yirminci asrın yirmilerinden beri tutuculuğun belkıran etkisi öyle güçlü olagelmektedir ki, tefekkürü neredeyse katletmiştir ve yeniden tefekkürün canlanacağına dair de bu makalenin ilk kısmında kısaca belirttiğimiz sebeplerden dolayı, şu anda bir işaret yoktur. Hele tartışmalara konu olduğu Pakistan’da bu yaklaşım neredeyse topyekûn bir muhalefet ile karşılandı; hem de doğru dürüst incelenmeksizin. Ve aşırı şekilde bütüncü (total) ve yıkıcılıkla suçlandı; yani geleneksel –bir başka deyişle tarihsel- İslam’dan çok fazla şeyi bir çırpıda feda etmekle ve de ‘Batı güdümlü’ saikler şüphesiyle itham edildi. Fakat çözümlemelerimizin gösterdiği gibi diğer tüm yöntemler zaman kaybettiren saçma ve gülünç taktiklerden başka bir şey değildir. İşte bu şartlar sürdükçe sadece sekülerizme en iyi nihai başarı şansına sahip gibi görünmektedir.”(Fazlur Rahman, İslami Yenilenme-Makaleler III, Ank.2002.çev: Adil Çiftçi, s. 75-79.)