İnsan ile şeytan arasında süren savaşta şeytanın kullandığı en önemli savaş araçlarından birinin eğlence olduğunu görüyoruz. Eğlencenin kullanımı yüzyıllar içinde şekil ve biçim değiştirmiştir. Dünyanın son yüzyılı iletişim teknolojilerinin gelişimiyle birlikte eğlencenin de büyük bir sektör haline gelmesine tanık olmuştur. Bir yüzyıl öncesinde üretilmiş olan eğlence, sadece yüz yüze muhataplarına satılırken, önce radyonun, ardından televizyonun ve son olarak da internetin iletişim ağlarını sıklaştırmasıyla birlikte, üretilmiş olan eğlence dünyanın dört bir tarafına pazarlanabilir hale gelmiştir. Özellikle televizyon sonrasında eğlencenin görüntülü olarak aktarımının sağlanması büyük bir devrim yaratmış, eğlencenin toplumlar üzerindeki yönlendirme etkisi güçlenmiştir. Televizyon kültürünün dünyaya hakim olduğu son altmış yıl, kültürel savaşın boyutlarını da genişletmiştir.

Televizyonla taşınan eğlence, toplumların kültürel yapılarını bozmakta büyük bir araç olmuştur. Herbert Schiller, kırk bir yıl önce yazdığı ve yirmi bir yıl önce dilimize çevrilen eserinde[1] Walt Disney üzerinden nasıl bir kültür aktarımı yapıldığının, toplumun nasıl apolitize edilerek, tüketim kültürünün birer nesnesi haline dönüştürüldüğünün altını çizer. Şüphesiz ki, Schiller’in tespitlerini yapmasının üzerinden geçen kırk küsur yıl eğlencenin toplumları yönlendirmekteki gücünün artışıyla sonuçlanmıştır. İnsani değerlerin hiçe sayıldığı eğlence programları, yarışmalar, sitcomlar, stand-uplar,  alkışlar ve kahkahalar eşliğinde egemen ülkelerde üretilip dünyaya pazarlanmaya devam edilmiştir.

***

İçinde yaşadığımız topraklar, batılı kültür üretimlerinin, İslam ülkelerine pazarlanmadan önceki deneme sahasıdır. Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılını domine eden batılılaşma süreci, kendisini halka, cumhuriyet rejimi ile birlikte ihtilalci bir karakterde göstermiştir. Laik ve seküler bir İslam coğrafyası olarak bu topraklar, batılı kültürün İslam dünyasında yaratacağı etkinin görülebilmesi için önemli bir laboratuvardır. Bu laboratuvarda eğlencenin toplumsal değerleri çözmesine ilişkin ilk deneylerin tarihi çok eskilere dayanır.

Osmanlı Devleti’nin son yılları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında edebiyat alanında başlayan batılı lümpen yaşam tarzına öykünme, özellikle okumuş genç nesli etkisi altına alır. Son dönemin batıcılarından Recaizade Mahmut Ekrem’le birlikte okuyan genç neslin dünyasına batılı tarzdaki aşk ilişkileri girmeye başlar. Onun etkisi Halit Ziya Uşaklıgil’de, Hüseyin Rahmi Gürpınar’da, Ahmet Rasim’de ve Mehmet Rauf’ta devam eder. Cumhuriyet yıllarının da ilk romancılarını oluşturan bu akımın eserlerinde batılı yaşam tarzı bazı eleştirilere tabi tutulsa da aslen özendirilmektedir. Bu elbette ki, Cumhuriyet rejiminin asli politikaları ile de örtüşmektedir. Mehmet Rauf neredeyse tüm romanlarında yasak aşkı konu edinmiştir. Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü’nde de görebileceğimiz gibi ahlaksız ilişkiler, okuyan ve edebiyattan zevk alan kitlenin gündemine sokulmuştur. Aslında bu günahın ve çirkin olan ahlaksızlıkların da normalleştirilme sürecidir.

Edebiyatla, dergilerle ve gazetelerle gelen batılılaştırma ve ahlaki değerlerin yozlaştırılması günümüzdeki yozlaştırmayla kıyaslanamayacak derecede küçük de olsa bir başlangıçtır. Bu başlangıç özellikle İstanbul’da okumuş, yazmış bir kısım genci etkilese de bu genç kitlenin ileride topluma yön veren kitle olduğunu düşünürsek zihinsel tahribatın gelecekteki etkisinin daha büyük olduğunu da görebiliriz.

İletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte ahlaki yozlaşmanın öncüsü olan eğlence kültürünün de etkisi artacaktır. 1927 yılında yayın hayatına giren radyo, toplumsal kültürün değişmesinde önemli yapı taşlarından birisidir. Özellikle II. Dünya savaşı döneminde güçlenmeye başlayan radyo yayıncılığı televizyonun olmadığı 50’li ve 60’lı yıllara damgasını vurmuştur. Edebiyatla, gazete ve dergilerle sadece okuyabilen, daha kültürlü olan bir kitlenin gündemine sokulabilen ahlaksızlık, radyo ile okumayan kitlenin de gündemine girebilmiştir. Radyo yayıncılığının yıldızı da edebiyat eserlerinin radyodaki ifadesi olan radyo tiyatroları ve arkası yarın kuşakları olmuştur. Batı tarzı müzik, bir eğlence ve bir yaşam tarzını da okumaya başlamıştır halkın kulağına.

Ancak kültürel değişime ve ahlaki yozlaşmaya en büyük etkiyi Türkiye’de televizyon yapmıştır. Televizyonun etkisinin büyük olmasında kendi yapısal özellikleri etkilidir. Televizyon radyodakinden farklı olarak aynı anda hem göze hem de kulağa hitap etmektedir. Radyoda duydukları ancak kendi hayalleriyle sınırlı olan dinleyici kitlesinin aksine televizyon hayalleri de şekillendirmektedir. Sahip olduğu değerlerin etkisiyle hayalleri ahlaki sınırları çok da aşamayan kitlenin sınırları izleyici olduklarında aşılabiliyordu. Televizyon, İstanbul’un ve bazı büyük şehirlerin sosyetesi içinde sınırlı kalan batılı hayat tarzını Anadolu insanının dünyasına da taşıyabiliyordu. Bu yüzden televizyon ahlaki yozlaşmada kendinden önceki kültürel taşıyıcılara göre daha büyük bir etkiye sahip olmuştur.

1968’de başlayan televizyon yayıncılığında 1970’li ve 80’li yıllar tek kanalın hakim olduğu yıllardır. Bu yıllarda özellikle televizyon dizilerinde bir ithal furyası vardır. Türk yapımı dizilerin neredeyse olmadığı 70’li yıllarda yabancı diziler, TRT’nin hakimidir. 70’li yıllar toplumun sosyal ilişkilerinin güçlü olduğu yıllardır. Toplumun sosyal olaylara duyarlılığı yüksektir. Televizyon göreceli olarak 80’li yıllarla kıyaslanacak olursa topluma hakim değildir. Toplumun apolitize edilmesine ilişkin politikalar 70’lerin sonlarında keskinleşir. 70’lerin sonları bu açıdan 80’lere benzer bir görünüm arzeder. Bu yılların meşhur dizisi Charlie’nin Melekleri izleyicilere seksenlerin sinyalini vermektedir. Kadın-erkek figürlerinin birbirine karıştığı, polisiye bir macerayla birlikte batılı yaşam tarzının alabildiğine süslü bir biçimde verildiği bir dizi olan Charlie’nin Melekleri ilk TRT yayınına 16 Ekim 1977’de başlar. Dizi aslen bir polisiye olmasına rağmen batılı yaşamın tüm ihtişamını da izleyicilerin ayakları altına sermektedir. Temel iddia, kapitalist sistemin dünyanın merkezi olduğudur. Bu merkez insanlara lüks, konfor ve eğlenceli bir yaşam sunmaktadır.

1980 yılında yayına giren Dallas dizisi toplumsal kültürün dönüşümü açısından önemli bir yere sahiptir. Aile içi ihanet, ahlaksızlık ve fuhşiyatın kapitalist bir toplumsal atmosferde sunulduğu dizi, ailelerin birlikte izleyip, ahlaksızlığı içselleştirmesinde önemli bir rol oynamıştır. En mütedeyyin ailelerin bile aile atmosferine girmeyi başaran dizi, aile için mahrem sayılacak ilişkileri aile fertlerinin bir arada olduğu anlarda faş ederek, mahremiyet algısını zedelemiştir. Sorunlu lise öğrencilerini adam eden bir basketbol koçunu ve bu sorunlu gençliğin başarılarını konu edinen Beyaz Gölge dizisi de bu yıllarda başlayan bir dizidir. Gençler arasında çok sevilen bir dizi olan Beyaz Gölge’de şöhret kazanan gençlik, asi bir gençliktir. Toplumsal sorunlara duyarlılıklarından çok kapitalist dünyanın bencilliğini ve bireyciliğini yansıtan bu gençlik modeli, 80’li yılların başında gençliğin rol-modeli olmuştur. Bu dönemde Mavi Ay, Kanun Namına, Altın Kızlar, Cosby Ailesi, Kara Şimşek gibi dizileri de yine Amerikan kültürünün topluma akmasında rol oynamışlardır.

80’li yılların son yarısında TRT tek kanallı yapısını değiştirmiş, TRT 2 kurulmuştur. TRT 2, daha çok kültürel bir kanal olma iddiasıyla pembe dizilerin kanalı olmuştur. Bitmek bilmeyen Yalan Rüzgarı dizisi bu dönemin fenomenlerindendir. Sürekli döngüsel bir ihanet, entrika ve ahlaksızlığın hakim olduğu bu diziler, mahalle dedikodularında Amerikalı dizi karakterlerinin konuşulmasına neden olup, sürekli konuşulan ve gündem edilen ahlaksızlıkları ailenin içine sokmuştur. TRT 2, 90’lı yıllarda özel kanallarda şöhret kazanan Çarkıfelek’in de hayat bulmasını sağlamıştır. Kumarhanelerde görülmeye alışılan şans çarkları artık gündelik hayatın bir parçasıdır. Kısacası TRT 2, kültür adına toplumun hayatına düşünceden çok eğlenceyi, dedikoduyu sokmuştur. Böylece televizyonculuktaki çok kanallı hayat, iletişim araçlarındaki eğlence, batılılaşma, ahlaki değerlerin erozyonuna teşne olma yolundaki döngüyü kıramamış, aksine bu kısır döngü çok kanallı hayatla daha da güçlenmiştir.

90’lı yıllarda özel kanalların hayatımıza girmesi, TRT 2 ile güçlenerek devam eden ahlaki dejenerasyonun daha da ileri boyuta taşınmasına yol açacaktır. 90’lı yıllarda başlayan özel televizyonculuğun toplumsal ahlakımıza etkilerini, küresel eğlence imparatorlarıyla bağlantılarını ise bir sonraki yazımızda ele alacağız.

 

[1] Herbert Schiller, Zihin Yönlendirenler, çev. Cevdet Cerit, Pınar yay., İstanbul, 1993.