Ragıb el-İsfahani, varlıklar aleminin ikiye ayrıldığından bahisle, varlıklar aleminin yüksek akıllılar (Ma’kulât-ı Ulviyye) ve düşük hisliler (Mahsusat-ı Süfliye) olarak iki bölüm olduğunu ifade eder. Yine O’na göre, Allahü Teala’nın ilk yarattığı şey akıldır. O’nun aktardığı rivayete göre, Allah, akla, “İzzet ve celalim hakkı için nezdimde senden daha değerli bir şey yaratmadım; seninle alır, seninle veririm. Sevap da, ikap da sana göre olacaktır” demektedir[1]. Varlık aleminin özü ve özeti olan insan da varlıklar aleminin bu iki boyutlu yaratılışını bünyesinde taşımaktadır. İnsan yüksek aklın ve düşük hislerin arasında durmaktadır. Varlık aleminde dünya ötesi için yaratılmış varlıklar olan meleklerden daha yukarıda olabileceği gibi, dünya için yaratılmış düşük hisli hayvanlardan daha aşağıya da inebilir. İnsanın bu durumu onun irade sahibi olmasından, tercihlerde bulunabilmesinden kaynaklanmaktadır.

Alemi insan, insanı da kendisi için yaratan yüce Allah, insana varoluşunun iki amacı olarak kulluk ve hilafeti uygun görmüştür. Bu amaca uygun bir insanın var olabilmesi için de Allah, insanın ulvi melekelerine, aklına hitap etmekte ve onu düşünmeye, akletmeye yönlendirmektedir. Akletmenin ve düşünmenin bir sonucu olarak da insanın bu ağır yükü karşısında dertlenmesi, ağlaması doğal bir sonuç olacağı için Kur’an ağlamayı gülmenin önünde tutmuştur. Müşrikleri gülüp ağlamamakla eleştiren Kur’an[2], Peygamberleri ve onların yolundan gidenleri de övgüyle anarken, “İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Ya'kub) 'in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara, çok merhametli olan Allah'ın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.[3]” demektedir. Bu noktadan hareketle İslam’ın insanı, “insan” olabilmek, varoluş amacına uygun hareket edebilmek için düşünmeye, akletmeye ve bunun doğal sonucu olarak da hüzne, dertlenmeye ve ağlamaya yönelttiğini söyleyebiliriz.

İslam’ın insanı düşünmeye, akletmeye, hüzünlenmeye, dert çekmeye yönlendirdiği kadar, İnsanın varoluşsal düşmanı olan Şeytan da insanı, hisleriyle, arzularıyla, duygularıyla hareket etmeye, eğlenmeye, unutmaya, dalanlarla birlikte dalmaya yönlendirmektedir. Bu amaç çerçevesinde Şeytani düzenler insanın insanlığından çıkması için sürekli bir eğlence kültürü yaratmaktadırlar. Avrupa’nın iki diktatörü Franco ve Salazar’a ithaf edilen 3F’lerden kesişen ikisi, futbol ve fiestadır. Fiesta, yani eğlence kültürü. Eğlence kültürü, toplumları yönetmekte ve şekillendirmekte yıllar boyu en büyük güç olmaya devam etti ve edecek. Bu devamlılığı şeytanın kendi taraftarlarına vahyi olarak yorumlayabiliriz. İnsanın doğasını iyi bilen ve tüm varoluşunu onun yaşam amacından, dosdoğru yoldan sapması üzerine adayan şeytan ve onun yönlendirdiği şeytani sistemler, hep aynı hedef üzerinde ilerlemektedir.

***

Toplumsal yaşamın henüz kabileler halinde devam ettiği Hz. Nuh öncesi dönemde, eğlencenin sektörleştiğine ilişkin çok fazla bilgiye sahip değiliz. Ancak bazı kaynaklarda Kabiloğullarının sahil şehirlerinde yerleşerek Habiloğullarını saptırmaya çalıştıklarına değinilmiştir. Ancak Hz. Nuh sonrasında büyük şehirlerin kurulması ve güçlü iktidar yapılanmalarının ortaya çıkmasıyla birlikte ekonomik faaliyetler ve paranın kontrolüyle birlikte eğlence bir sektör haline gelmeye başlamıştır. Babil topraklarında yaşayan Hz. İbrahim gençlik yıllarında kurumsal hale getirilmiş eğlencelere katılmayı reddediyordu. Aynı Babiller, başkentlerinde yaptıkları Zigguratları yönetimin merkezi haline getirirken bu tapınakları hem ticaret ve paranın merkezi hem de eğlencenin ve işretin merkezi olarak kullanmaya başlamışlardı.

Eski çağlarda putperest toplumlarda din ile eğlence kültürü birbirine girift haldedir. Öyle ki, eski çağ müşrik toplumlarının efendileri toplumlarını yönetmek için adeta eğlence temelli bir din icat etmişlerdir diyebiliriz. Çok tanrılı olmalarıyla övünen ve ülkelerine bin tanrı ili diyen Hititlerde farklı Tanrılar için farklı şölenler düzenlenirdi. Şarap tüketiminin bolca yapıldığı şölenlerde, çeşitli yarışmalar, gösteriler ve danslar yer alırdı. Bu gösterilerde kendilerine palwatalla denilen şakşakçılar tutup eğlence dozunu yüksek tutmaya gayret ederlerdi.

Yunanlılarda başlayan Olimpiyatların temelinde de Din unsuru yer almaktaydı. Olimpiyat denilen eğlencelerin ve yarışmaların düzenlenme amacı yarı insan tanrıların eğlendirilmesiydi. Yine Yunan medeniyetinde ortaya çıkan tiyatrolarda Şarap ve Eğlence Tanrısı Dionysos için bahar şenlikleri düzenlenirdi.

Sümerlerin ve Romalıların müptezel eğlencelerinin merkezi olan Sodom ve Gomorra ile Pompei başlarına gelen helakler dolayısıyla bilgisi bize ulaşanlardır. Bu eğlence ve sapkınlık merkezilerinin varlığı ilk çağdan itibaren zenginleşen ve güçlenen iktidar sahiplerinin avutulması için bu merkezlerin kurulduğunu, bu merkezlerin halkların yozlaştırılması için birer araç olarak kullanıldığını gösteriyor.

Antik Çağın belki de en önemli süper gücü olarak görülebilecek olan Romalılarda eğlence ve haz kültürü de zirvededir. Günümüze olan tarihsel yakınlığı nedeniyle daha çok bilgi sahibi olduğumuz Roma, dinsel açıdan Yunan medeniyetinin izini süren yarı-insan tanrılara inanılan bir medeniyetti. Romalılarda eğlence kültürünün merkezi elbette ki arenalardı. Pek çok filme ve belgesele konu olan arenalar insanlık tarihinin yüz kızartıcı eğlence merkezlerinin başında gelir.

Eğlence Mekke müşriklerinin de dinlerinin bir parçasıdır. Ukaz Panayırları, ticaretin, para kontrolünün ve eğlencenin merkezinin Mekke olmasını sağlamıştır. Putları yılın belli dönemlerinde ziyarete gelen Araplar, Mekke liderlerine gizli bir Arap liderliği rolünü bahşetmişlerdir.

Yeniçağ sonrası Dünya efendiliğine soyunan Avrupa için de eğlence kendi inancını yerleştirmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Devşirilmek için geri kalmış dünyadan getirilen gençlere pozitivist inanç sistemiyle birlikte batılı eğlence kültürü de enjekte edilmiştir. Bu sebeple, 19. Yüzyıldan itibaren İslam ülkelerinde baş gösteren Jön hareketlerinin öncülerinin, hep batılı gibi yaşayan, batılı gibi eğlenen ve bu kültürü kendi toplumuna aktaran Truva atları olduğunu görebiliriz.

***

İletişim yaygınlaştıkça şeytanın ortaya koyduğu eğlence kültürü Dünya üzerinde daha da etkisini arttırmaktadır. Antik çağlardan itibaren toplumları yönetmekte dinle birlikte bir araç olarak kullanılan eğlence kültürü toplumların yaşadığı coğrafyalar ve kültürler değişse bile birbirine benzeşen bir şeklide devam etmiştir. Çünkü nasıl ki Allah’a teslim olmuş insan Allah’tan vahiyle gelen bilgiyi almaya açıksa, şeytanlaşan insanlar da şeytandan gelen bilgiyi fısıltı yoluyla almaya açıktır. Yani şeytan da taraftarlarına vahyetmektedir. Tuzakları örümcek ağına benzeyen şeytan sürekli aynı tuzakları kurmakta ve taraftarlarına da aynı tuzakları telkin etmektedir.

Şeytan yeryüzüne ilk indiğimiz günden beri biz insanoğluna benzer şeyleri fısıldıyor. Duygularımızı tahrik ederek, akletmemizi önlemek istiyor. Bunun için kurumsallaşıyor, fısıltısının gücünü, günahı süslü göstermekteki büyüsünü çağdan çağa yeniliyor. Müslümanın görevi, bir yandan bu fısıltılara kanmayarak kulluğunu; bir yandan da bu fısıltıların toplumları ifsad etmesini engelleyerek halifeliğini ifa etmektir.

Unutmamak gerekir ki, bataklığın kurutulması ancak o bataklığın fark edilmesiyle mümkündür.

 

[1] Ragıp El-İsfahani, İnsan İki Hayat İki Saadet, çev., Mevlüt F. İslamoğlu, Pınar Yay, Ekim 1996, İstanbul, s.37.

[2] Necm 60.

[3] Meryem 58.