Suudi rejimi ve yardakçıları tarafından tekfirciliğin bilinçli bir şekilde desteklendiği ve hadiselerin manşetleri süslediği bir dönemde olmamıza rağmen aklı başında olan Müslümanlar vahdet için çabalamaktadır. Müslümanların dikkat çekici bir çoğunluğu vahdet taraftarıdır.

Halihazırda Müslüman dünyayı kuşatan pek çok sorun vardır ve tekfirciliğe dayalı bir ayrılık Müslüman dünyanın hiç de ihtiyaç duymadığı, kendi kendine oluşmuş bir urdur. Yüce Kur’an’da Allah Müslümanları tek bir ümmet olarak tanımlamaktadır: “Gerçek şu ki, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz. Onlar, işlerini kendi aralarında parça parça dağıttılar (dinlerinde bölünmeler yaptılar) hepsi bize döneceklerdir.” (21:92-93, Tefhim-ül Kur’an ç.n.)

Kutsanmış hayatı boyunca kutlu Râsul (sav) sadece Müslümanların birliği için değil başkalarına karşı da anlayış gösterilmesi için çabalamıştır. İslami Devlet’in bir parçası olarak ilan edilen Medine Vesikası’nda Medine’de ikamet eden Yahudiler dahil tüm inanç mensuplarını Müslümanlar ile tek bir Ümmet olarak tanımlamıştır. Böylece Râsulullah’ın (sav.) tesis etmiş olduğu İslami Devlet Yahudilerin farklı dinî kimliklerini tanımakla birlikte vatandaşlık anlamında “Müslüman” olarak kabul etmiştir.

Öyleyse Müslümanlar farklı fıkh anlayışları sebebiyle başkalarını tekfir eden fetvalar yayınlanmasını nasıl açıklamaktadırlar? Bu köşede pek çok kere tekfirciliğin teolojik değil de başlıca politik bir konu olduğunu yazmıştık. Tekfircilik bazı Müslümanlar tarafından anlaşmazlık yaşadıkları kimselere karşı kendi çıkarcı ve sömürücü politik tavırlarını meşrulaştırmak için kullanılmaktadır. Tekfir iddiası doğru bile olsa İslam başkasını öldürme izni vermez. İnsan hayatının kutsallığı, gerek Kur’an’da gerekse kutlu peygamberin yegâne Hacc’ı olan veda hutbesinde vurgulanmıştır. Yüce peygamber şu ifadeleri kullanmıştır: “Ey insanlar! Gerçekte canlarınız, mallarınız ve kadınlarınız Rabbinizle karşılaşıncaya kadar kutsanmıştır.” Bu durumu son hutbenin başka bir yerinde de vurgulamıştır: “Ey insanlar, gerçekte Rabbiniz birdir ve hepiniz babası birdir. Hepiniz Adem’in soyundan geldiniz ve Adem de topraktandır. Allah katında en kıymetliniz O’nun güç ve otoritesini en fazla gözeteninizdir.”

En tekfirci akla sahip olanlar dahil Hiçbir Müslüman bu emirlerin yanlış olduğunu iddia edemez. Yine de kendisini Müslüman olarak adlandıran pek çok insan Kur’an’daki ilkelere ve peygamberin örnekliğine aykırı davranışlara bulanmış durumdadır. Bu zihniyetin izlerini İmam Ali (ra)’nın hilafeti döneminde ortaya çıkan Havaric hareketine kadar sürebiliriz. Hariciler dördüncü halifenin katledilmesinin suçunu taşıyorlardı. İslam’ın yorumu konusunda çok dar kafalı olup yegâne doğrunun kendi yanlarında olduğu konusunda ısrarlıydılar. Onlarla aynı düşünmeyen kişilerin öldürülmesinin meşru olduğuna inanıyorlardı. Tekfirciler arasında yaygın olan düşünce de budur.

Böylesine gayri İslami bir davranış göz ardı edilemese de Müslümanların umutsuz olması için bir sebep de yoktur. Gazetelerdeki büyük manşetlere rağmen tekfircilerin tüm Müslümanlara oranı çok düşüktür. Worldpublicopinion.org tarafından yapılan bir araştırmaya göre tüm dünyadaki Müslümanların %67’i vahdetten yanadır. Kalan %33’ü de Müslümanların birliğini kendi özel fıkhi tercihleri terk etme olarak anladığı için bu yönde görüş belirtmiştir.

Vahdet ne demektir? Farklı düşünce okulları arasında, birinin diğerine üstünlüğünü iddia etmeden, hoşgörüyü güçlendirmektir. Vahdeti teşvik etmek için pek çok Müslüman düşünür, uzman ve aktivist çalışmalar yapmıştır. Cemaleddin Efgani (Asadabadi), Muhammed Abduh, Şeyh Mahmut Şaltut, Şeyh Kaşif el-Ghita, Dr. Muhammed İkbal, Seyyid Qutb, İmam Humeyni, Dr. Kalim Siddiqui ve İmam Seyyid Ali Hamaney ilk akla gelen isimlerdir. Birlik ve hoşgörüyü güçlendirme adına kurumsal çalışmalar da yapılmıştır. Örneğin 9 Kasım 2004’te (27 Ramazan h. 1425) Ürdün Kralı Abdullah tarafında İslam dünyasında tolerans ve vahdet çağrısı yapan Amman deklarasyonu yayınlanmıştır. Bunun ardından 2005 yılı Haziran ayında 50 ülkeden 200 uzman üç maddelik bir bildiri yayınlamıştır. Bu üç madde ile Müslüman’ın kim olduğu tanımlanmış, Müslümanların tekfir edilmesi yasaklanmış ve fetvalara dayanak olabilecek bir taslak hazırlanmıştır.

Amman Deklarasyonu şu sekiz düşünce okulunu (mezheb) İslam’ın içinde kabul etmiştir: Sünniler içerisinde en bilinenler Hanefi, Hambeli, Maliki ve Şafi. Ayrıca Şii Caferi (İsna-Aşere ve İsmailiyye), Şii Zeydi, İbadi (bugünkü Hariciler) ve Zahiri. Bu bildirgede aynı zamanda şu akide/uygulama/düşüncelerin izleyicilerinin tekfir edilmesi de yasaklanmıştır: Eşari, Tasavvuf ve Muhammed Abduh ya da Muhammed Reşid Rıza gibi uzmanların aydınlanmış Selefi düşünceleri. Bildirgeye göre Müslüman kabul edilenlerin tekfir edilmesi yasaklanmıştır. Son olarak dinî açıklamaların yayınlanmasının ön şartlarını ortaya koymuş ve gayrimeşru fetvaların ortalıkta dolaşmasını engellemek istemiştir.

Amman bildirgesini imzalayan ulemanın bir kısmı sonradan maalesef kendi koydukları yasakları çiğnemiştir. Bu “arkadan vurma” Ümmet’te tamir edilemeyecek hasarlara sebep olmuştur.

Suriye ve Pakistan’da yaşanan kışkırtıcı olaylar sayesinde ortaya çıkan tekfirciliğin ışığında, 2014 yılı Ocak ayında 58 ülkeden 300 uzman, ulema ve İslami aktivist Tahran’da Ümmet’in birliğini bir daha teyid etmek için bir araya geldi. Konferansta Sünniler, Şiiler, İbadiler ve diğer düşünce okullarından uzmanlar hazır bulundular. Tekfiri yasaklayan, Sahabeye ve Peygamberin (sav) eşlerine saygısızlığı men eden 18 maddelik bir sözleşme oybirliği ile kabul edildi. Ayrıca yakınlaşmanın Sünnilerin Şiiliğe çevrilmesi ya da tam tersi olmadığı; karşılıklı saygı anlamına geldiği vurgulandı.

Bu çalışmaya öncülük eden kurum Tahran’da oluşturulmuş olan İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Kuruluşu’dur. Bu kuruluş on yıllardır Müslümanlar arasında birliği sağlamaya çalışmaktadır. Böylece vahdetin güçlendirilmesi ve Ümmetin çok ızdırap çekmesine neden olan yanlış anlaşılmaların önüne geçilmesi hedeflenmektedir.

Çeviri: Gürkan Bayır