Her zaman bir dış koruma arayışında olan, Arap Yarımadasının gayri meşru saltanatı Suud Hanedanlığı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünyada kolluk kuvveti olarak öne çıkan Sam Amcayı memnuniyetle kucakladı.

Konu yerel müttefikleri olunca, Kral Abdulaziz de İngiliz finansörleri gibi çift taraflı oynuyordu. İngilizlere bağımlılığı, İhvan'a verdiği İslam Şeriatı'nın hakim olduğu bir devlet kurma sözüyle çelişir nitelikteydi. İngilizlerden aldığı mali destek konusunda İhvan mensubu müttefiklerinin hiçbir şekilde haberi yoktu. Aksi taktirde kendisini kafir ilan etmeleri ve onun safında savaşmanın aksine isyan çıkarmaları işten bile değildi. Eğer zamanında İhvan’ın bu ilişkilerden haberi olmuş olsaydı, bugün "Suudi Krallığı" diye birşeyden söz etmek mümkün değildi.

Abdulaziz için İhvan ile İngilizler arasında bir seçim yapmanın vakti gelmişti. Ancak bunu elinden geldiğince ertelemenin peşindeydi. Geçen süre zarfında kraliyetin getirdiği zengin bir hayatın tadını çıkarmaya devam etti. Hicaz'a hakim olması hasebiyle her yıl hiç de azımsanmayacak miktarda hac geliri kendi kasasına aktı. Tüm bunları silahlanma yolunda harcadığı kadar, arabalar gibi lüks mallar için de harcadı. 1926 sonunda, kendini Necd'in de kralı ilan ettiği Riyad'a bir süvari alayı ile birlikte giriş yaptı. O andan itibaren iki krallığı(Hicaz ve Necd) hakimiyetine altına aldı. Suudi Arabistan Kralı ilan edildiği 1932 yılına kadar iki krallığın kralı olarak kaldı.

1926'yı takip eden yıllarda, İhvan'ın Abdulaziz'le arası açılmaya başladı. Mekke, Medine, Cidde ve Riyad'ı Kral'a bırakarak memleketlerine geri döndüler. Ancak, çölde yalnız değillerdi. İngilizler emperyal emelleri doğrultusunda Ürdün, Irak, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'ni kurmak amacıyla çöl boyunca rastgele sınırlar çizecekti. İngiliz Emperyalizmi şimdi çölün Araplarıyla çatışıyordu. İbn Suud’un da İhvan'ı hizada tutma konusunda endişeleri olduğundan, bu durum onun da işine geldi. Topraklarına katabileceği başka yer de kalmamıştı ve bir İngiliz müttefiki olarak sınırlarının farkına varmıştı. Dolayısıyla İhvan'a daha fazla ihtiyacı yoktu ve katı şer'i kurallarla yönetilen bir devlet kurmaya yönelik niyetlerini de yitirmişti. Bu Abdulaziz ve ailesinin iktidara gelebilmesi için bundan sonra kirli oyunlar oynamasına gerek kalmaması demekti. Halka korku salarak itaatini sağlamak adına şeriatın katı yönleri saray duvarları dışında hiç bir taviz verilmeden uygulandı. İçerideyse, her türlü ahlaksızlığa izin verildi, belki de desteklendi.

1928 ve 1929 yıllarında İhvan'a karşı bir dizi şavaş yapıldı. En bilinen çatışmaların bir kısmı 1929'da vuku buldu. Bunlardan ilki Ertaviyye'ye komşu Sebile'de gerçekleşti(Mart 1929). Bu savaşta Mutayr Prensi Faysal el Daviş ve Sultan ibn Bicad el Uteybi yenilgiye uğradı. İbn Bicad hapsedildiğinde el Daviş yaralanmıştı. İbn Suud ayrıca İhvan'ın kalesi olan Gatgat şehrinin işgaline devam edilmesini emretti. Mayıs 1929'da, Zeydhan bin Hisleyn el Acman, Fahd bin Abdullah bin Caluvi tarafından oyuna getirildi ve barış müzakereleri esnasında öldürüldü. Bu ihanet tüm Necd'in ibn Suud'a karşı ayaklanmasına sebep oldu. Acman, Uteybe ve Mutayr ittifak ettiler, ancak İngilizler müttefiki olan Suud'u silahlarla, hava ve kara araçlarıyla ve istihbarat sağlayarak destekledi. Ağustos 1929'da Faysal Daviş'in oğlu Aziz İngilizlerin desteklediği Suud birlikleriyle Urduma bölgesinde amansız bir savaşa girişti. Kanlı bir savaşın ardından Aziz ve adamları hezimete uğradı. Kendisi çölde susuzluktan öldü ve iskeleti aylar sonra bulunabildi. Bu hezimet yalnız kısa bir süre daha sürecek İhvan direnişine büyük darbe vurdu. Sahip oldukları kılıçlar ve develer İngilizlerin silahları ve motorize kuvvetlerine denk değildi. İngilizler Abdulaziz'e finansal destekle kalmadı; önce Hüseyin bin Ali'ye, sonra İhvan'a karşı savaşırken ona arka çıktı.

İngilizler böylece Arap Yarımadası'nda kendisine yer edinebilmiş oldu. İhvan'ın etkisinden kurtulan İbn Suud bundan böyle 'Krallığının' kapılarını sonuna kadar yabancılara açacaktı. İngilizler her zamanki gibi herkesten öndelerdi. 1960'lı yılların başında saf değiştirip Rusların tarafına geçen Kim Philby'nin babası Harry St. John Philby eksantrik bir İngiliz’di. Müslüman oldu ve iyice ihtiyarlamış Abdulaziz ibn Suud'un danışmanı oldu. Philby Suudi politikalarını her bakımdan yönetmeye başladı.

Kısa süre sonra büyük buhranın dünya çapında etkisini göstermesi sebebiyle neredeyse bir hiç haline geldi. Bununla birlikte hac trafiği düşmüştü ve bu durum Abdulaziz'in ocağına incir ağacı dikilmesi demekti. Acil nakde ihtiyacı vardı. Yardım eli Charles R. Crane eliyle ABD'den geldi. Crane’in geçmiş yıllardan Müslüman coğrafyada tecrübesi vardı. 1919'da Başkan Woodrow Wilson tarafından Dr. Henry King'le birlikte Filistin topraklarını Siyonistlere pay eden komisyona(King-Crane Komisyonu) Filistin halkının isteklerini belirlemek üzere gönderilmişti. 1931'de Arap atları için gelen Crane gezisini kuş uçmaz kervan geçmez Arap çölünde petrol arama anlaşmasıyla sonlandırdı. Siyah altın 1908 yılında İran'da çoktan bulunmuştu; Bahreyn'deki keşfi ise Standard Oil Company of California (SOCAL) yapmıştı. Şimdi de SOCAL adına çalışan Philby, Crane'in ajanları üzerinden yaptığı bir ön çalışmadan sonra Arabistan'ın doğusunda yer alan Hasa'da bir Amerikan firmasına 60 yıllık imtiyaz sağlayan anlaşmaya aracılık yaptı. Amerikalılar Abdulaziz'e ödemeyi altınla yapmayı kabul ettiler. Sonraları Arap-Amerikan Petrol Şirketi(ARAMCO)'ne dönüştürülecek olan Socal, ilk petrolü Mart 1938'de buldu. İlerleyen zaman zarfında daha fazla petrol rezervi keşfedilmişti ve İbn Suud yönetimindeki Arabistan İkinci Dünya Savaşı'nın patlak verdiği yıllarda çoktan yeni servetleri kovalama yolundaydı.

Ancak savaş yıllarında Amerikalılar tankerlerini petrol getirmek üzere Basra Körfezi gibi uzun bir mesafeden geçirme riskini güç yetiremiyorlardı. Bu yüzden Abdulaziz'in gelirleri tekrar düşmeye başladı. Ancak, İngiltere tekrar imdadına yetişti. 1940'ta, İngiltere kemer sıkma politikasına gitmesine rağmen, açlık ve sefaleti –ve de doğabilecek nefreti- bastırmak adına ve de müttefikini savaş sonrasında da iktidarda tutabilmek için gıda ve erzak yardımında bulundu.

Savaş yılları herkes için çok bereketsiz geçiyordu; özellikle de hac gelirleri, hurma satışları, İngiliz yardımları ve petrol gelirlerine bağımlı Abdulaziz bin Suud için. Şavaş her şeyi etkilemişti. Hacı sayısı 1940'ta 32 bin'e kadar düşmüştü. Nejd'de kuraklıktan da etkilenen hurma satışlarına bir darbeyi de hacı sayısındaki düşüş vurmuştu. Savaş süresince Amerikalıların tankerlerini riske atmak istememesi gibi İngilizler de Abdulaziz'e yardım etmeyi göze alamıyorlardı.

Ne var ki, şans Abdulaziz’den yanaydı. 1943'e gelindiğinde müttefiklerinin petrol tedarikçisi Amerikalılar birdenbire dünyanın günlük petrol tüketiminin %63'ünü ürettiklerinin farkına vardılar. Bu hızla yerel rezervlerini yıllık %3 oranında tüketiyorlardı. Bu, süper güç olma vizyonu taşıyan bir ülke için akıl almaz bir durumdu. ABD İçişleri Bakanı Harold L. Ickes,  “save American oil: burn foreign oil.”(Amerikan petrolünü koru: yabancı petrolü yak) gibi dahiyane bir fikirle ortaya çıktı. 1942 tarihli bir ABD bildirisinde şu ifadeler geçmekteydi; “Suudi Arabistan petrol kaynaklarının geliştirilmesi dışa dönük ulusal çıkarlarımızdan biri olarak değerlendirilmelidir.” Bu gibi ‘hayati derecede önemli’ çıkarlarını korumayı prensip edinmiş Amerikalılar 1943 yılında imzalanacak bir kiralama anlaşmasıyla çıkageldiler. Petrol gelirlerine ek olarak, yapılan anlaşmayla birlikte iki yıl içerisinde 33 milyon dolar Abdulaziz'in kasasına aktı. Amerikalılar Arabistan'ı soyup soğana çevirirken, para sıkıntısı çeken Abdulaziz adeta altın damarı keşfettiğini düşünüyordu.  Bir derebeyi gibi petrolden elde edilen tüm geliri babasının malı gibi oğullarına, akrabalarına ve dalkavuklarına saçıyordu. Bu durum aynen bugün de devam ediyor.

1943'ten beri Amerikalılar pervasızca yaptıklarına devam ettiler. 50'lerde ve 60'larda Amerikan şirketleri petrolün variline istedikleri fiyatı ödüyorlardı. Mesela, 1960'ın Ağustos’ta, bugünkü adı ExxonMobil olan Esso Şirketi'nin CEO'su Monroe Rathbone, tek taraflı olarak şirketinin petrol üreticilerine ödediği rakamı 2 $'dan 1,8 $'a düşürme kararı aldı. OPEC henüz kurulmamıştı. Eylül 1960'tan, yani kurulduktan iki yıl sonrasında bile Amerikalılar bu kurumu tanımayı ve anlaşmaya oturmayı reddediyordu. Yalnız ABD'nin Arabistan'dan tek çıkarı petrolle kalmıyordu. Dönemin süper gücü İngiltere'nin tahtının varisi olarak ABD şimdi de dünyanın nizam koyucusu olmak istiyordu. İngilizlerin asrın başında fark ettikleri gibi Amerikalılar da Suudi Arabistan'ın Harameyn'i kontrol altında tutmaları hasebiyle İslam Dünyası için kilit bir rol oynadığını çok iyi biliyordu.

Petrol üretimi beraberinde teknisyenleri ve 'danışmanları' getirmişti. Sonrasında bu listeye ABD ordusu da eklendi. Ardından Suudi prensleri Amerikan modernizasyonu ve ahlaksızlıklarıyla tanıştırılmak üzere ABD'ye götürüldü. Suudiler öylesine etkilenmişlerdi ki gördükleri her şeyi, hatta Amerikan kumunu bile, ithal ettiler. Amerikalıların New York, Chicago ve Houston gibi yerlerde inşa ettikleri ucube görünümlü beton yığınları çölün ortasında bitmeye başlamıştı. Suudlar petrol servetine bürünmüş topraklarına Amerikan tarzı şehirleri ithal etmek için yeterince hızlı ödeme yapamıyorlardı.

Suudi Arabistan'ın önemi ABD nezdinde azalırken, iki önemli gelişme onları yeniden düşünmeye icbar etti. Birincisi 1973 Kasım'ında Mısır ve Suriye'nin Siyonistlere karşı yaptığı kısıtlı savaştan sonra OPEC'in petrol fiyatlarını arttırmasıydı. Diğeri, ve de daha önemlisi, Şubat 1979'da İran'da İslam Devrimi'nin gerçekleşmesiydi. Araplar ve Siyonistler arasında ardı arkası kesilmeyen savaşlar Siyonist rejimin yenilmez bir devlet olduğunu; aksi taktirde daha da fazlasını kaybedeceklerini kabul ettirmek amacıyla yapılmıştır. Bu anlayışla ABD Suudileri OPEC'in gücünü kırmak adına kullanmak istiyorlardı. 1981'de varili 36 $ olan petrol fiyatlarının, 1987 başında 10 $ dolaylarına düşürülmesi büyük oranda Suudiler vasıtasıyla başarıldı.

1967 ve 1973'te Siyonistler ve Araplar arasında gerçekleşen savaşlar Arap liderlerin İsrail'i kuşatmasına zemin hazırladı. Arapların 1973'teki geçici ve kısıtlı zaferi yitirdikleri onurlarının bir kısmını geri kazanabilmek adına ziyan edildi. Enver Sedat'ın Kasım 1977'de, Balfour Deklarasyonu’ndan tam 60 sene sonra, Kudüs'e yaptığı manidar ziyaretle Müslümanların kaderlerine mağlubiyeti kazımış oldu. Ancak, 1978'de İran'da Şah'a karşı başlayan direniş ve İslam Devrimi'nin Şubat 1979'da zaferle sonuçlanması Amerikalıların İslam Dünyası hakkındaki emellerini altüst etti. Yine de kibirlerinden dolayı İslam Devrimi'nin de, Cezayir devrimi ya da Nasır'ın ulusalcı devrimi gibi geçici bir olgu olduğunu düşünüyorlardı.

Zamanla Suudilerin rolü de görülmemiş bir dönüşüme uğradı. Nasır devrimci söylemlerinden dolayı Suudiler tarafından büyük bir tedirginlikle izleniyordu. Irak ve Suriye'deki Baas Partisi ise Nasır'ın benimsediği ulusalcılığın daha da uç bir mutant versiyonuydu. Dolayısıyla Baasçılık Suudiler için hep bir tehdit olarak algılandı. Bu onları bir başka ABD yandaşı olan Şah'la birlikte, Sovyetler Birliği yanlısı radikal Baasçılara karşı sıkı işbirliği yapmaya itti. Ancak İran İslami Devrimi ve Saddam Hüseyin'in de Irak'taki tek güç olarak sivrilmesinin hemen ardından Suud politikası radikal biçimde değişti. Bu Saddam'ın bulunduğu konumun yumuşamasından kaynaklanan bir durum değildi; değişim Suud Ailesinin algısında gerçekleşti. Suudiler İran'dan neşet eden İslam'ın gücüyle yüzleşmek yerine nefret ettikleri Baasçılarla bile masaya oturmaya hazırlardı.

Batı, özellikle de ABD, kanatlanan İslam Cumhuriyeti'ni yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptı. İç ayaklanmalar, İslam Devrimi'nin önde gelen liderlerine sabotaj ve suikastlar İslam Cumhuriyeti'ne diz çöktürme politikalarının bir parçasıydı. İran halkının İslam'a olan inancını sarsmak için yapılanlar başarısız olunca, Irak tarafından tam teşekküllü bir işgal başlatıldı. Bu işgal İslam Cumhuriyeti'ni yok edip yerine ABD'nin belirlediği bir diktatörlüğü getirmeyi amaçlıyordu. Yaklaşık sekiz yıl boyunca Arap yandaşları tarafından finanse edilen; Sovyetler Birliği, Fransa, İngiltere ve Romanya tarafından silahlandırılan; ABD tarafından istihbari destek sağlanan Irak Baas Rejimi'ne karşı İran İslam Devleti sadece Allah(cc)'a ve iç gücüne dayanarak tek başına birleşmiş kafirlere karşı koydu. Sadece Baaslı işgalcileri sürmekle kalınmayıp, Irak topraklarında da askeri operasyonlar yapıldı. Arap rejimlerinden gelen 181 milyar $ desteğe rağmen Irak Baas Rejimi İslam Devleti'ni karşı hezimete uğradı.

Suudilerin ABD’nin İslam aleyhinde kuruduğu komplolara büyük katkısı oldu. 1981 başında alelacele Suudi Arabistan'a gönderilen AWAC uçakları Suudi petrol yataklarını korumak için değil, İran birliklerinin hareketleri konusunda istihbarat toplayıp Irak'a getirmek içindi. ABD 1986 yılının ortasında Baas Rejimi’ne İran'ın Basra Körfezi'ndeki ana petrol yükleme merkezi olan Hark Adası'nın tüm yerleşim detaylarını verdi. Aynı zamanda Suudilere piyasayı petrole boğmaları emredildi. Plan şuydu; Suudiler piyasadaki açığı telafi ederken, İran'ın petrol ihraç gücünü yok etmekti. Bundan da ötesi Suudiler ve Kuveytliler Irak için günlük 300.000 varil petrol fazladan ürettiler. Ancak, İran'a karşı yapılan petrol savaşı İran'dan daha çok ABD ve Suudilere zarar verir hale geldi. ABD'de Texas, Oklahoma ve Louisiana gibi petrol üreticisi eyaletler petrol fiyatlarındaki ani düşüşten büyük zarar gördü.

1986, Başkan Ronald Reagan ve ABD için zorlu bir yıl olmuştu. Birincisi Irak Faw Yarımadası'nı Şubat ayında kaybetti. Bunu Kürdistan’daki önemli kayıplar takip etti. Kasım'da, Reagan'ın İran İslam Devleti'yle gizli ilişkiler kurmaya çalıştığına dair haberler patlak verdi. Reagan'ın eski ulusal güvenlik danışmanı Robert McFarlane'in liderlik ettiği bir ekip, sahte İrlanda pasaportlarıyla İran'a gizlice girmeye çalışmıştı. Önceleri ABD yönetimi haberleri yalanladı ancak, İran Meclis Sözcüsü Haşimi Rafsancani McFarlane'in ziyareti aracılığıyla ABD'nin diyalog çabalarını doğruladıktan sonra Beyaz Saray'da bir kriz patlak verdi. Reagan'ın üst düzey yardımcılarından pek çoğu ya istifa etmek zorunda kaldılar ya da kovuldular.

ABD'nin Avrupalı müttefikleri oyuna geldikleri konusunda endişelenmeye başladılar. Şöyle ki; ABD görünürde İran’a silah ambargosu önerirken alttan alta İran'a silah gönderiyor. Araplar daha da rezil duruma düştüklerini düşünüyorlardı. Yıllardır kendilerini ABD'nin kadim müttefiki olarak takdim ettiler. Bu aynı zamanda pek çok lideri kendi halkı gözünde de büyük riske atıyordu. Mamafih, ABD gizlice İran'a silah yolluyordu. Araplar bunu büyük bir aşağılama olarak gördüler. Fakat ne yapabilirlerdi ki? Bir süre öfleyip pöfledikten sonra, ABD'nin kalan onurlarıyla bazı şeyleri telafi edeceğini umarak sakinleştiler.

Basra Körfezi'ndeki kriz, Kuveyt tankerlerinin hedef alınma kararı ve ABD'nin 1987 başında İran'a karşı savaş tehdidi iki şeyi için tasarlandı: dikkatleri tekrar İran-Kontra skandalından eve çekmek ve ABD'nin Arap müttefikleri nezdinde itibarını onarmaktı. Arap rejimleri, özellikle Suudi Arabistan ve Bahreyn, İran'a rest çekmek için tüm üslerini ve teçhizatlarını ABD'nin emrine sundu. 31 Temmuz 1987’de Mekke'de İranlı hacılara yapılan katliam bu melun planın bir parçasıydı. İran sadece savaşta yaptıklarından dolayı değil, aynı zamanda ABD'nin Arap rejimlerinin İsrail'i işgali için yaptığı planı boşa çıkarmasından dolayı da cezalandırılmalıydı.

Mekke katliamı ABD'nin sonuç ne olursa olsun kazananın yanında yer alacağı dahiyane bir plandı. Eğer plan başarıya ulaşır da bir Şii-Sünni çatışmasına döndürülse ABD İran'a yapılacak saldırıda Sünni Müslümanları desteklediğini iddia edebilirdi. Başarısızlık durumunda ise Amerikalılar hiçbir sorumluluk üstlenmeyip, Suudi Kral Fahd'ın sonuçlara katlanmasına izleyecekti.

Mekke katliamından dolayı, Suudi rejiminin kirli propagandalarına rağmen, İslam Dünyası'nın gündeminde Harameyn'in geleceği ve Suudi Hanedanlığı'nın oranın 'muhafızı' olarak gayri meşruluğu var. Bob Woodward'ın kitabı, The Veil, Suudilerin gerçek yüzünü, CIA'in kirli savaşlarında yer almalarını, ABD’nin lehine olacak şekilde komplolara desteklerini ve Şeyh Seyyid Fadlallah'ın, Mart 1985'te, uğradığı suikasta yataklık etmelerini ifşa ediyor. Şeyh Fadlallah'ın suikast planını tezgahlayan isim Bender bin Sultan'dı. CIA direktörü William Casey’nin de bir parçası olduğu bu kirli tezgah, Seyyid'in cuma namazının hemen ardından daha bomba yüklü araç infilak etmeden mescidden ayrılmasıyla başarısızlığa uğradı.

Suudiler ABD'nin lehine başka cürümler de işlemişti. İslam Dünyası'nın gözünde ABD ajanları olarak bilinmenin yanında şimdi de Siyonist ajanları olarak da yaftalandılar. Paralı uşakları bile artık Suudi yönetimini hiçbir platformda savunamaz hale geldi. Müslümanların büyük bir kısmı bu ailenin bir sonunun gelmesini ve Arap yarımadasının kutsal mekanlarının oraları kirletenlerden arındırılmasını istiyor. Son gelişmeler belki de bu düşüşü hızlandıracaktır. Bu hiç de çabuk olmayacak.

Çeviri: İslamî Analiz