Suriye sorununa uluslararası düzlemde çözüm bulmak amacıyla İsviçre’nin başkenti Cenevre’de düzenlenen uluslararası Cenevre-2 konferansı, ulusal/bölgesel güçler ve Suriyeli tarafların halihazırda yaşadığı karmaşa ve anarşiyi -‘kırılganlık’ demekten uzak duruyorum- bir kez daha ortaya koymuş oldu. Neticede, büyük-küçük tüm incir yaprakları döküldü.

Siyasete ve siyasi çözüm yollarına dair iki yıldır devam eden sistematik suikasttan sonra, Amerikan Başkanı Obama ile Rus lider Putin arasında Haziran 2013 tarihinde başlayan ve yaklaşık altı ay süren görüşmelerin ardından Cenevre-2 Konferansı’nın 22 Ocak 2014 tarihinde yapılması kararlaştırıldı. Ne ilginçtir ki her iki lider ne zaman Suriye konusunda bir araya gelseler, Suriye’de şu ana kadar öldürülenlerin %50’sinin, tahrip edilen altyapının %60’ının ve başka ülkelere sığınanların %65’inin Cenevre Bildirisi’nin ilan edildiği 30 Haziran 2012’den sonra meydana geldiğini görmemek için adeta üç maymunu oynarlar. Daha doğrusu bu acı hakikati itiraf etmekten çekinirler. Hâlbuki dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, Suriye ordusu ile ÖSO arasında, kolayca uygulanabilecek bir ateşkesi öngören 6 maddelik barış planını sunduğunda, şu an Suriye’de adeta cirit atan silahlı gruplar daha ortada yoktu.

Mısır’ın başkenti Kahire’de 2-3 Temmuz 2012’de Suriyeli muhalifler arasında düzenlenen konferansta “Cenevre Bildirisi” hakkında söz alan birkaç kişiden birisi de bendim. O dönemde Suriye muhalefetinin başlıca isteği, kuşatıcı ulusal bir anlaşmaya varmak ve ortak bir çalışma programı oluşturmaktı.

Suriye Ulusal Konseyi(SUK)’nin ise konferansta ne Suriye muhalefetini tek çatı altında toplayacak daha geniş bir yapı oluşturmak gibi bir hedefi vardı; ne de alınan kararların uygulamasını takip edecek bir İzleme Komitesi kurulmasını istiyordu.

O günlerde Fransız büyükelçi Eric Chevalier’in tek derdi, 6 Temmuz 2012’de Paris’te düzenlenecek olan Suriye’nin Dostları Toplantısı’na sunulmak üzere uygun kararlar almaktı.

Diğer yandan, Temmuz(2012) ayının ortalarında Ulusal Koordinasyon Kurulu’ndan bir heyetle beraber Paris’teki Eliza Sarayı’nın yakınında bulunan evinde bizleri ağırlayan İngiliz büyükelçi John Wilks, B Planı üzerinde çalışmanın önemine vurgu yaptı; çünkü, ona göre, Cenevre Konferansı’nın pek başarı şansı yoktu.

Açık yüreklilikle ve üzülerek söylemek istiyorum ki son aylarda kendimi, kaybedilmiş bir davanın yalnız avukatı gibi hissediyorum. Velev ki Ulusal Koordinasyon Kurulu Yürütme Heyeti, net ve savunmakta olduğumuz tarafın destekçisi olsa bile.  

Benim konu hakkındaki makale ve röportajlarımın yanı sıra, şu an her ikisi de tutuklu bulunan Abdülaziz el-Hayyer ve Recâ’ en-Nasır ile Hasan Abdülazim’in verdiği mülakatlara yeniden göz atmak yeterli olacaktır. Cenevre-1 konferansının en kısa zamanda yapılması konusunda en ciddi adımları belki de ilk biz attık. Bölgesel olarak tarafların geniş katılımını sağlamak üzere 16 ülkeye ilaveten Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ın da görüşmelere katılmasını sağladık.  Aslında bugün Suriye’nin, “Ulusu temsil ettiğini savunan işaret levhaları” durumundaki sınırlı grupların etkisinden kurtulmaya ve kendi geleceğini kendisi belirlemeye ihtiyacı vardır.  

Katar’ın başkenti Doha’da Suriye Ulusal Koalisyonu kurulunca, Suriye’de bizim savunmakta olduğumuz siyasi çözüm can evinden vurulmuş oldu. Bunun sebeplerine gelince; birincisi bu koalisyon Suriye halkının meşru ve tek temsilcisi olarak görüldü ve ardından Doha’da yapılan Arap Birliği toplantısında Suriye’yi temsil etmesine imkan verildi. İkincisi, bu koalisyon, Esed yönetimden çekilmedikçe anlaşma için masaya oturmayacağını açıkça belirtti. Bu ise Cenevre Bildirgesi’nin tabiri caizse dondurucuya atılması anlamına geliyordu. Ayrıca sadece siyasi çözümü ve Cenevre Bildirgesi’ni savunduğumuz için maruz kaldığımız suçlamaları burada zikretmeye gerek olmadığı kanısındayım.

Cenevre-1 Konferansının başarıya ulaşamaması sebebiyle sonunda, Suriye’de güç dengeleri değişti. Cihadî gruplar Özgür Suriye Ordusu’nun önüne geçti ve Hizbullah örgütü de cihat gruplarının karşısında Suriye yönetimine destek olmak amacıyla “el-Kusayr” çatışmalarına dâhil oldu. Suriye’ye komşu onlarca ülkenin, sınırlarını açmasıyla yönetime karşı savaşmak üzere on binlerce Selefi Suriye’ye giriş yaptı. Buna karşılık rejim yanlısı beş bini aşkın Şii savaşçı da ülkeye girmiş oldu. Böylece Suriye toprakları, dünyada ilk kez Şii-Sünni çatışmasının yaşandığı bir savaş meydanı haline gelirken, Suriye halkının haklı mücadelesi demokrasi uğruna yabancıların ayakları altında kaybolup gitti.

Cenevre-1 konferansının ayaklar altına alınan itibarını iade etmek amacıyla Amerika Dışişleri Bakanı Kerry ve Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov 5 Temmuz’da bir araya geldiler. Fakat uluslararası oyalama taktikleri ve bölgesel kaprisler, ikinci bir konferansın düzenlenmesine imkân tanıyan bütün yolları tıkadı. Ardından Esed, halkına karşı Kimyasal Silah kullanmakla suçlandı ve işte o zaman Cenevre-2 Konferansı için bir mucize meydana gelmiş oldu.

Uluslararası kamuoyu, Suriye’deki olaylarla ilgili bilinç halini kuşanarak Cenevre’de yapılacak ikinci bir konferansla Suriye’de siyasi çözüm imkânının yeniden hayata geçirilmesi gerektiğini savunmaya başladı. Ve sadece bir gün içinde (tüm dünyanın gözünü boyamak için) “Uluslararası Yalan Rüzgarı”[1] dizisi yeniden yayına başladı. Ne hikmetse Amerika Başkanı Obama “Askeri müdahalenin demokrasiyi getiremeyeceğini” keşfetmişti. Fransa Cumhurbaşkanı Holland ise: “Bir an önce Cenevre Konferansını toplamak gerekir.” diye açıklamalarda bulundu. Hemen ardından da Birleşmiş Milletler Genel sekreteri Ban Ki Mun “Askeri müdahale çok vahim sonuçlar doğurur.” dedi. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise, Esed’e karşı sert söylemlerde bulunan Başbakan Erdoğan’dan farklı olarak: “Suriye’de daha fazla kan akmaması için bir an önce savaşı durdurmak gerekir.” şeklinde konuştu.

Neticede sekiz devlet, terörizme karşı mücadelenin önemi konusunda anlaştılar. Ne var ki Suudi Arabistan eski istihbarat şefi Bender bin Sultan ve Katar Dışişleri Bakanı Halid el Atiyye bu ittifakın dışında kalarak Suriye’deki terörü desteklemeye ve savaş tamtamlığı yapmaya devam ettiler.

Suriye’de İslami Cephenin kurulması, ÖSO’nun temellerine vurulan son darbe oldu. İslami Cephe kurulmasının ardından ilk iş olarak ÖSO’nun silah depolarını ele geçirmeye çalışmakla kalmadı, Cenevre-2 konferansına katılacak herkesle hesaplaşacağı tehdidinde bulundu.

Suudi Arabistan’da Bender bin Sultan’ın görevi bırakmasının ardından Cenevre-2 konferansının oluşturulmasına dair muhalif tutum sona erdi ve konferansın için pek bir engel kalmadı.

Cenevre-2 konferansı öncesinde üç sponsor devletin dikkatini önemli bir takım hususlara çekmek istedim. Yazı ve konuşmalarımda söylediğim şeyleri bir kez daha tekrarladım: “Esas olan Cenevre konferansının yapılması değil, başarılı olmasıdır. ‘Müzakereler” kavramı ve iki buçuk senedir hüküm süren “Cenevre Bildirgesi” kavramının üzerindeki kötü görüntünün yok edilmesi, konferanstan önce birtakım pratik hazırlıklar gerektiriyor. Konferanstan daha önemli olan bu ön hazırlıklar, konferansın başarılı olmasını temin edebilecek ve Suriye mücadelesine ulusal/yerli bir kimlik kazandıracaktır. Ulusal Koordinasyon Kurulu olarak BM’den, tüm yabancı savaşçıları Uluslararası Hukukun dışına çıkaracak bir karar almasını talep etmiştik.

Görüştüğüm herkese şunu söyledim: “Bugün itibariyle ateşkesi gerçekleştirmek sorunlu bir iştir. Yapılacak şey tarafların savaş suçu işlemesine mani olmak ve savaş hukukuna riayet etmelerini sağlamaktır. Aslında her şey ‘taraflar arasında güveni tesis etmek’te düğümleniyor. Suriye’deki güç dengelerini etkilemeyen, ulusal güvenliği tehdit etmeyen, kadın, çocuk ve yaralıların şiddet ortamından bir an önce uzaklaştırılması; faili kim olursa olsun kaçırılma olaylarına son verilmesi ve şu ana kadar kaçırılanların serbest bırakılması gerekiyor. Ayrıca uygulanan gıda ve ilaç vb. kısıtlamaların bir an önce kaldırılması hayati önem taşıyor. Fakat ne yazık ki sonuç tıpkı şairin dediği gibi:

“Sesin canlılara ulaşır; ama seslendiğin kimselerde can yoksa ne fayda!”

İngiltere, Fransa ve ABD’nin Suriye konusunda tek amacı, kendi kontrollerinde olmayan veya (Türkiye, Suud, Katar gibi) başkaları tarafından finanse edilen tüm muhalif unsurları veto etmektir.

ABD’nin eski Suriye Büyükelçisi Robert Ford, Ulusal Koalisyonun 120 asıl üyesinden 58’nin katılımıyla bir heyet oluşturdu. Yani katılması düşünülen 120 kişinin sadece yarısı Cenevre-2 görüşmelerine katıldı. Bu ise, kendi heyetini oluşturması bakımından Suriye muhalefetine yapılan büyük bir haksızlıktır. Ayrıca Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov Suriye’deki tüm tarafların katılımını sağlayacak geniş katılımlı bir Suriye Hükümetini heyetinin oluşturulmasındaki koordinatörlük rolünden istifa ettiğini açıkladı. Bu istifa kararı, “Suriye’nin kararına saygılıyız.” başlığıyla verildi.

Muhalif heyet oluşturma işi Amerika’nın vesayeti altında Avrupa ve Körfez ülkelerinin inisiyatifine bırakılmış oldu. Yani 16 no’lu salona bir Molotof kokteyli konmuş oldu. Ve artık Suriye’de siyasi çözüme bağlanan umutların, büyük bir patlamayla yok olması an meselesidir.

Çünkü Suriye muhalefetini temsil eden heyet, meşruiyetsizlik ve temsil edememe hastalığına düşmüş haldedir. Bu heyet siyasi pazarlık tecrübesinden yoksun kimselerden oluşmuştur. Konferansa katılmasını talep eden 11 ülkenin çağrılarına kulak vermesini haklı çıkarmak için siyasi taleplerin çıtasını yüksek tutacaktır.

Öte yandan Suriye hükümetini temsilen konferansa katılan heyet ise, evdeki hesabın çarşıya uymadığını insanlara göstermek, Michel Kilo ve diğer müzakereci heyetin iddia ettiği gibi, söz konusu muhalif delegasyonun arkasında 185 bin Özgür Suriye Ordusu(ÖSO) savaşçısının olmadığını, bu iddianın reel ve coğrafik şartlar bakımından hiçbir inandırıcılığının bulunmadığını, koalisyon güçlerinin Cenevre-2 konferansının yapısıyla alakalı gösterdiği zafiyeti, terörle mücadelenin gerekliliğini vs. ispatlamaya çalıştı.

Özetle, Suriye’yi temsilen Cenevre-2 konferansına katılan taraflar konferansın canına kıydılar ama hiçbiri onu gömmeye cesaret edememektedir.

22 Aralık 2013 tarihinde yapılması planlanan konferansa dair hayali hazırlıklar yapıldığını görünce, Rus tarafına, olabilecekler konusunda çok fazla umutlu olmadığımı ilettim. Çünkü programlanmış başarısızlıktan nefret ederim. Ulusal Koordinasyon Kurulu’nun gözlemci olarak bu konferansa katılmam konusundaki ısrarına rağmen Kahire’de Ahmed Carba ile görüşmeyi ve her iki tarafla diyaloğu sürdürmeyi reddettim. Hazırlık heyetiyle birlikte planımızı hayata geçirmek için ulusal istişari toplantılar yaptık. Bu konferansa siyasi ve toplumsal katılımı en üst düzeyde sağlamak için görüşmelerimizi daha da yoğunlaştırdık. Çünkü Cenevre-2’nin başarısız olması, siyasi, insani ve ulusal bazda büyük bir felaket anlamına gelir. Suriye’de rasyonel ve metodolojik temellere dayalı siyasi ve barışıl çözümün tekrar gündeme gelmesi gerekir. Bu seçenek, Suriye halkına bu karanlık tünelin bir sonunun olduğu ümidini kazandıracak, Suriye halkının muhayyilesinin asla yok olmayacağını, savaşlardan ve diktatörlükten kurtulmak için kendi yol işaretlerini resmetmeye güç yetireceğini açıkça göstermeye izin vermelidir. 

 

                                        Çeviren: Mehmet Seri DOĞRU

 

[1] Yazar makalesinde Suriye’de uzun yıllar yayınlanan “Sahhu’n-Nevm” (iyi uykular) dizisini hatırlatmaktadır. Bu dizi, Suriye asıllı ünlü sanatçı Düreyd Lehham’ın başrolünde yer aldığı 80’lı yılların popüler bir dizisidir. Bu dizide Suriye’deki sosyal, siyasi ve ekonomik problemler ironik bir üslupla ele alınır. Biz de daha anlaşılır olması için bunu “Yalan Rüzgarı” tabiriyle kullandık. (Çevirmen)