Medya, son zamanlarda sıkça gündeme gelen Suud-ABD arasındaki siyasi çekişmeye odaklanırken; analistler, iki ülke arasındaki para akışı sürdüğü müddetçe, askeri ve ekonomik ilişkilerin çok daha temel seviyede süreceği görüşündeler.

1933’te, Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO) petrol rezervlerini keşfederek geliştirmeye başladı ve henüz yeni gelişme aşamasında olan Vahabi Krallık ile Batı’nın gelişmiş süper gücü arasında ilişkiler filizlendi; neticede iki taraf arasında bir anlaşma yapıldı.

Anlaşma oldukça basitti: Petrole karşılık ‘himaye’. Amerika, Suudi monarşisini koruyup, güvenliğini sağlarken; Suudi Arabistan sabit bir fiyata petrol akışını garanti ediyordu. Bu, bugüne kadar bölgeyi idare eden güç yapılarını şekillendiren en önemli temel bileşenlerden biri oldu.

Fakat son aylarda iki ülke arasındaki gerilim gün yüzüne çıkınca, birçok kimse tarafından iki ülkenin gelecekteki ilişkisi üzerine spekülasyonlar yapılmaya başlandı.

Gizli Müzakereler

Kasım ayının son haftalarında;  aralarında Amerika’nın da bulunduğu dünyanın altı büyük gücü ile İran arasında, nükleer enerji programıyla ilgili daha fazla ‘uluslararası gözetim’ karşılığında yaptırımların azaltılmasını öngören bir anlaşma yapıldı. Söz konusu anlaşma, ABD ile İran arasında çalan savaş davullarının sesini kısmayı amaçlayan gizli görüşmelerin ardından gerçekleşti.

Suudiler için bu durum sürpriz oldu ve çok öfkelendiler. Herkes gibi onlar da gizli görüşmelerden haberdar edilmediler ve bu anlaşmanın, Batı’nın İran’ın bölgesel gücünü kontrol altına alma girişimlerinin sona ermesine işaret ettiği endişesi taşıyorlardı.

Suudiler zaten müttefikleri Amerika’ya Eylül ortasındaki Suriye’yi vurmama kararından dolayı oldukça kızgındılar ve bunun üzerine Suudilerde, Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek’in 2011 Mısır ayaklanması sırasında yeterince desteklenmediği şeklinde bir algı oluştu.

Bu arada Amerika’yı da Suriye, Yemen, Afganistan ve Irak'taki radikal silahlı grupları kışkırtma ve beslemede önemli bir rol üstlenen Suudi monarşisi aşırı derecede rahatsız etmişti.

Ancak analistler, mevcut gerginliğin geçmişte ortaya çıkan siyasi anlaşmazlıklar da hesaba katıldığında çok radikal bir gelişmeymiş gibi algılanmaması gerektiğini; zira bu tür anlaşmazlıkların ikili ilişkilerinin geleceği üzerinde derin bir etki bırakmayacağını söylüyorlar.

Carnegie Uluslararası Barışa Destek Kurumu’nda kıdemli ortak ve ABD Hava Kuvvetleri İhtiyatı’nda yarbay olan Frederic Wehrey, Beyrut’taki Carnegie Ortadoğu Merkezi’nde yaptığı bir konuşmada; “Bu yeni bir şey değil” dedi.

Wehrey sözlerine şöyle devam etti:  “Suudiler, özellikle 2007 yılında yapılan Irak-İran-ABD görüşmelerinden hiç memnun değildi. Bu, Suudilerin  [Mısır lideri] Cemal Abdunnasır ile çatışma içinde olduğu zamana gerisin geri gitmek anlamına geliyor.”

Esas rahatsızlık yaratan konunun, Suudilerin, bölgedeki en hegemonik tehdit olarak gördükleri İran konusunda kendilerine danışılmadığını hissetmeleri olduğunu öne süren Wehrey; ABD-Suud arasındaki esas gerginliğin, Suudilerin, “kendilerinin ‘küçük hissedar’ olarak adlandırılıp müttefiklik konumlarının düşürüleceği” korkusundan kaynaklandığını belirtti.

“Suudi Arabistan ve bir çok Körfez ülkesi her zaman güvenliğin uluslararasılaştırılmasını istediler; ancak İran bunu kabul etmedi. Körfez iki şeyden korkuyor: Amerikan savaşları ve politikaları sebebiyle ‘terk edilme’ ve ‘tuzağa düşürülme’.” şeklinde bir yorumda bulunan Wehrey, Suudluları yatıştıracak yeterli güvencelerin olmadığını belirterek, “ABD, her yolu deniyor. Obama’nın Mart’taki Suud ziyaretine atıfta bulunabiliriz” cümlesiyle endişelerin giderilmesine yönelik çabalara örnek verdi.

Kafa Karışıklığı Hali

Beyrut’ta ikamet eden (Suud) Kraliyet karşıtı Suudi gazeteci Fuad İbrahim, iki ülke arasındaki temel meselenin, Suud’un bölgede kendini nasıl sevk ve idare edeceği meselesi olduğunu söyledi.

El-Ahbar’a konuşan İbrahim şunları söyledi: “Tarihsel olarak pek çok konu var; fakat bence Amerika bugün daha çok, Suriye’ye yönelik Suud-İsrail planlarıyla ilgileniyor. Suudiler de İran gibi Amerika’yla girecekleri bir çıkar savaşından galip çıkmaya çalıştılar; ancak bu, mümkün değil.”

Suud Monarşisi’nin halihazırda kafa karışıklığı içerisinde olduğunu belirten İbrahim, politik hesaplardan ziyade duygusal hesaplar üzerinden yönlendirildikleri imasında bulunarak şu cümleleri sarf etti: “Suudiler, bölgedeki güç dinamiklerinin toptan bir değişim içerisine gireceği üzerine bahis oynadılar. Bu olmayınca, Suud Krallığı’nın siniri bozuldu.”

İbrahim’e göre, iki ülke arasındaki anlaşmazlık, doğrudan Suriye gibi bölgelerde radikal silahı grupları kışkırtma noktasında Suud’un üstlendiği rolle ilişkili.

“Amerikalıların Obama’nın ziyaretini duyurmadan önce, neden Suud Kralının, ülke dışında savaşan kişilerin hapsedileceğini ilan etmesini beklediklerinin cevabı buradadır.” diyen İbrahim; Kralın bu açıklamasından sadece saatler sonra Obama’nın Suudi Arabistan’ı ziyaret edeceğinin açıklandığını hatırlattı.

“Bu, konunun ne kadar hassas olduğunu ve Suud Krallığı üzerindeki ABD baskısını gösteriyor.”

Aynı şekilde Frederic Wehrey de, “Suudilerin oynadığı rol sayesinde ciddi miktarda yabancı savaşçı çekme özelliğine sahip olan Suriye savaşının, bu özelliğiyle Irak Savaşı’nı gölgede bıraktığı” şeklindeki inanışın ABD’de revaçta olduğunu vurguladı.

Afganistan ve Irak’ın hala Washington’ın hafızasında tazeliğini koruduğunu söyleyen Wehrey, “Buradaki esas endişe, Suriye’deki bu savaşçıların savaştan sonra nereye gideceğidir.” diye ekledi.

İki ülke arasındaki mevcut gerilimden bağımsız olarak, medya ve siyaset yorumcuları, “Suud ve geri kalan Körfez ülkeleri, en azından politik olarak, ABD’yle daha bağımsız ve daha az güvenen bir ilişki içerisine girme çabasında olacaklar” şeklinde bir öngörüde bulunuyorlar.

Ancak Wehrey ve İbrahim’e göre, bu eğilim neredeyse imkansız.

“Diğer güç odaklarıyla –eğer bu terimi kullanabilirsem- ‘çok eşlilik ilişkisi’ içerisine girmek oldukça zorlaşıyor. Hiç kimse, ABD’nin üstlendiği ‘güvenlik garantörü’ görevini yerine getirebilecek altyapıya sahip değil – Çin, AB veya Rusya, buna aday değiller.” diyen Wehrey sözlerini şöyle sürdürüyor: “Körfez’de dış politika hedefleri bakımından ciddi bir ihtilaf söz konusu. Ortaya konan çabaların çoğu; drakon kanunları çıkartarak, göçmenleri def ederek vs. iç hoşnutsuzluk ve diğer ideolojik tehditlerle mücadeleyi hedefliyor.”

Wehrey, Pentagon’a göre; Suud’la askeri ilişkilerin eskisi gibi sağlam şekilde devam edeceğini aktarıyor.   

“Bir yere gittiğimiz yok” diyen Wehrey, “Suud, bölgenin geri kalanı üzerinde ABD’nin ‘güç projeksiyonu’ için açık kapısı mahiyetindedir. Bu hala birçok düşünceye rehberlik yapmaktadır.” diye sözlerini sürdürdü.  

Fuad İbrahim ise konuyla ilgili şunları söylüyor: “Ortadoğu, ABD için çok masraflı hale geldi. İstikrarlı ve geniş ekonomik potansiyeli olması bakımından Asya, ABD için cazip bir bölge oldu. Her ne kadar Suud ve ABD’nin eskisi gibi aynı siyasi ilişkilere sahip olacağını düşünmesem de, tamamen parayla ilgili olması bakımından, askeri ilişkiler aynı şekilde güçlü olacaktır. Suudilerin Amerika için sağladığı tek avantaj, ABD silah endüstrisi için para haznesi konumunda olmasıdır. “

Nitekim 2010 yılında Suudi Arabistan’la, ABD açısından en büyük silah anlaşması olan 60 milyar dolarlık anlaşmaya imza atıldı. Anlaşma kapsamında Suud’a askeri eğitimin yanı sıra son model savaş uçakları, Bunker Buster bombaları ve diğer gelişmiş askeri teçhizatlar tedarik edilmesi bekleniyor.

Bu ilişkiden doğan –en azından Amerikalılar açısından- bu kadar bereketli ve kazançlı bir alışveriş söz konusuyken, siyasi sürtüşmelerin lafı bile olmaz. Söz konusu ilişki, yakın zamanda da her zamanki gibi iki ülke arasındaki ilişkinin ‘iş ilişkisi’ şeklinde olacağı sinyalleri veriyor.   

Çeviri: Büşra Epözdemir