Türkiye dış politikada çok yönlü bir sıkışmışlık yaşıyor.

Bazı siyaset bilimciler tarafından ‘yalnızlaşma’ olarak ifade edilen bu sorunun altında son 10 senedir başta Suriye olmak üzere bölgede yürütülen inişli-çıkışlı politikaların yattığı gerçeği ile yüzleşmemiz gerekiyor.

Amerika ile ittifak ederek Suriye iç savaşını tetiklediğimizde ortaya çıkabilecek sonuçlarla ilgili hiçbir ciddi analizin yapılmadığını söylemek abartı değildir.

Yüzbinlerce insanını kaybetmiş, nüfusunun yarısı yerini değiştirmiş, ekonomik sefaletin dibine vurmuş, mezhebi ve etnik farklılıklarını düşmanlığa dönüştürmüş bir Suriye halkı bugünün gerçeğidir.

Amerika güdümlü bir iktidar değişikliğine karşı gösterdiği direnç ve buna bağlı olarak Esad’a verdiği destek üzerinden İran’ın ve tüm Şiilerin başta Türkiye olmak üzere Sünni coğrafyada şeytanlaştırılmasına, mezhebi fay hatlarının ümmet bilincini yerle bir edecek şiddette kırılmasına şahitlik ettik, etmeye de devam ediyoruz.

İslami hassasiyete sahip kimi gençlerin ruhi ve zihni boşluklarının ve mevcut dünya düzenine isyan potansiyellerinin; Selefi-Harici karışımı, ‘önce tekfir et, sonra katlet’ şeklinde özetlenebilecek Suudi destekli Neo-Selefi ideoloji uğruna öncelikle Irak ve Suriye olmak üzere tüm İslam coğrafyasında nasıl acımasızca kullanıldığına şahitlik ettik, etmeye de devam ediyoruz.

Türkiye’nin 2015 öncesi Suriye politikasının açtığı, yukarıda özetlenen derin yaralar hala fiziki ve ruhi olarak canlılığını devam ettiriyor. Bu yaraların kapanması için uzun ve olumlu bir sürece ihtiyaç olduğu açıktır.

Diğer taraftan Türkiye’nin 2015 sonrası Suriye politikası değişiminin ilkesel ya da konjonktürel olduğu ayrı bir tartışma konusudur.

Türkiye özellikle de 15 Temmuz 2016 sonrası darbenin mimarı olan Amerika ve sadık müttefiklerine karşı ilkesel bir tavır mı almıştır yoksa konjonktürel bir tavır almakla mı yetinmiştir?

Türkiye’nin Astana bileşenleri ile ilişkileri hangi düzeydedir? Stratejik ilişkinin gereği olan güven ne ölçüde sağlanmıştır?

Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda Amerika ve Rusya’yı birlikte idare etme politikası ne kadar sağlıklıdır?

Suriye’nin kuzeydoğusunda Amerika tarafından bir PKK devletçiği yerine Kuzey Irak muadili bir Barzanistan kurulursa Türkiye parçalanmış Suriye modelini onaylar mı?

Amerika’nın Suriye’ye uyguladığı ekonomik yaptırımlarda kapsam dışında tutulan İdlib ve Kuzey Suriye’de Suriye Lirası’nın yerine Türk Lirası’nın tedavüle sokulması, elinde tuttuğu topraklarda kendi kurumlarını inşa çabalarının yoğunlaştırılması ne anlama geliyor?

Türkiye İdlib’te M4 ve M5 karayollarının güvenliğinin sağlandığı bir çözümü niçin baştan değil de acı tecrübeler sonrasında kabul etmiştir? Türkiye’nin İdlib politikası tam olarak nedir?

Yukarıdaki sorular çoğaltılabilir. Tüm bu soruların doğru şekilde cevaplanması çok önemlidir.

Uluslararası ilişkilerde güven tesisi elbette tek taraflı değildir. Ancak önce çuvaldızı kendimize batırarak yaptığımız hataları, izlediğimiz zikzaklı politikaları görmek zorundayız.

Dostlarımızı arttıracak isek, işe önce komşularımızdan başlamalıyız. Türkiye’nin İran, Irak ve Suriye ile gerçek bir dostluk ilişkisine ihtiyacı vardır. Bunun için de bu ülkelerle aramızdaki sorunların tüm şeffaflığı ile ortaya konulması ve samimi diyalog ile masada çözülmesi gereklidir.

***

Türkiye, Doğu Akdeniz ve Ege’de tüm haklılığına rağmen geniş bir cephe ile mücadele ediyor.

Bu cephenin görünen unsurları Yunanistan, Fransa başta olmak üzere Avrupa Birliği, İsrail, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan olsa da, görünmeyen ve perde arkasından liderlik yapan ana unsurun Amerika olduğu açıktır.

Amerika, Türkiye’nin Astana İttifakı ve S-400 füze alımı ile zirve yapan bağımsızlık arayışlarından ciddi manada rahatsızdır. Türkiye’nin Amerika ve Rusya’yı birlikte idare etme politikaları güven bunalımına yol açmıştır.

Amerika, NATO’nun güney kanadında yarı bağımsız bir ortak değil, eskiden olduğu gibi mutlak itaat eden bir ortak talep etmektedir. Bu amaçla da Türkiye’yi hizaya getirmek için ekonomik ve politik tüm kozları adım adım devreye sokmaktadır.

Amerika, Türkiye’nin muhalefetinin ilkesel olmadığını bilmektedir. Diğer bir deyişle; Amerika Suriye’nin kuzeydoğusunda Türkiye’yi ikna edeceği bir çözüm geliştirirse, iktidarı ve muhalefeti ile Amerika’nın yanında yer alan bir Türkiye göreceğinin farkındadır. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de sıkışan Türkiye’nin kendisine yanaşmak zorunda kalacağı ve Suriye’nin kuzeydoğusunda daha kolay ikna edilebileceği bir zeminin oluşmasına çalışmaktadır.

Türkiye, Doğu Akdeniz ve Ege’de ne kadar çok sıkıştırılırsa ya da şeytanlaştırılırsa, Amerika’nın istediği kalıba girme ihtimali o denli yüksek olacaktır.

Türkiye yol ayrımındadır. Ya dostlarını arttırarak bağımsız bir politika uygulayacaktır ya da Amerikan kapanına teslim olacaktır.

Son günlerde medyada boy gösteren bazı akademisyenlerin ya da kalemşörlerin İsrail ve Mısır ile ilişkilerin düzeltilmesi çağrısı yaptıklarına tanıklık ediyoruz. Bu şahıslar İsrail ve Mısır’ın Amerikan cephesinin değişmez iki unsuru olduğunu ve bu tekliflerinin Türkiye’yi Amerikan kapanına sokmaktan başka bir işe yaramayacağını bilmiyorlar mı acaba? Bağımsız bir Türkiye istiyor görünüp, bağımlı bir Türkiye isteyenlerin değirmenine su taşımak ne kadar da hazindir.

Türkiye öncelikle yakın komşuları ile dostluk ilişkilerini geliştirmelidir.

Son Türkiye-İran İşbirliği Konseyi toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘’Türkiye-İran diyaloğu bölgesel sorunların çözümünde belirleyici olacaktır’’ sözünün uygulamada samimi ve ciddi karşılığının olmasını umut ediyoruz.

Türkiye’nin Suriye’de anayasal düzenin kurulması ve adil seçimlerin yapılması şartı üzerinden Esad ile görüşme dahil tüm yapıcı diyaloglara açık olması gerekiyor. Suriye’nin parçalanmasını dışlayan federatif ya da üniter devlet çözümlerinin tümü müzakere edilebilmelidir.

Irak’ta da mezhebi ve etnik ayrışmayı dışlayan bir politika üzerinden merkezi hükümet ile oluşturulacak stratejik ortaklık da büyük önem arzetmektedir.

Kürt sorununu barışçıl bir şekilde çözmüş Türkiye-İran-Irak-Suriye ittifakı bölgede Amerika’nın etkisinin kırılmasında, adaletin tesis edilmesinde önemli rol oynayacaktır.

2017 yılında Barzani’nin Kuzey Irak’ta tek taraflı ilan ettiği ve Amerika’nın da perde arkasından destek verdiği bağımsızlığın Türkiye-İran-Irak ittifakının oluşturduğu bariyere çarparak nasıl durdurulduğu hafızalarımızda tazeliğini koruyor.

Bugün de benzeri ittifaklarla Amerika ve sadık müttefiklerinin Doğu Akdeniz dahil tüm bölgemizde sahneye koydukları oyunlar bozulabilir. Yeter ki çıkarları değil adaleti uluslararası politikanın temeli yapalım, yeter ki ümmet bilincini kuşanalım, yeter ki mezhebi ve etnik farklılıkları zenginlik olarak değerlendirelim.