4 Ağustos’ta Beyrut limanında yaşanan büyük patlamayla dünyanın gözü Lübnan’a çevrildi. Ortaya çıkan tablo, tarifi imkânsız acıları beraberinde getirdi. Dünya medyasında zaman zaman patlamanın insani boyutu gündeme getirilirken, çoğu zaman ise ülkedeki siyasal ve ekonomik kriz tartışıldı. Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu ve kırılgan yapısıyla ön plana çıkan Lübnan’ı tanımayanlar için, ülkenin siyasal sitemine ilişkin ortaya çıkan anlatı, dış aktörlerin müdahalesinden çok iç aktörlerin çekişmesine sahne olan ve bu yüzden iflas eşiğine gelen bir ülke fotoğrafı resmetmiş olabilir. Dolayısıyla dışarıdan izleyenler açısından, ülke için İsrail’den çok Hizbullah’ın bir tehdit olduğu vehminin oluşması doğal bir sonuç gibi görünebilir. Peki, filmi biraz geriye sararak izlediğimizde Lübnan’da nasıl bir hikâyeyle karşılaşıyoruz?

1920’de Fransız manda yönetimi altına giren Lübnan, 1943’te ‘misak-ı milli’sini oluşturarak yeni bir döneme girse de, kolonyalist siyasetin mirası olan konfesyonalist siyaset modelinin zaaflarının muhatabı olmuştur. Mezhepsel kompartımanlara bölünmeyi icbar eden bu sisteme göre, anayasal olarak garanti altına alınmış 18 resmi mezhebin bulunduğu ülkede siyasi ve bürokratik makamların hepsinin mezhep merkezli parsellenmesi durumu söz konusudur.

Burada, Büyük Lübnan Devleti kurulana kadar ülkenin sahil kesiminde yer alan pek çok şehrin Şam vilayetine mensup olduğunu ve Cebel-i Lübnan denilen bölgede ise Marunî Hristiyanların hâkimiyetinin olduğunu ifade etmek yerinde olacaktır. Şam vilayetine bağlı bazı şehirleri Lübnan’a katarak yeni devleti kuran Fransızlar, ülke nüfusuna dâhil ettikleri Müslümanların siyasal sistemdeki etkinliğini engellemek için Marunî Hristiyanların hâkimiyetini ön gören bir sistem kurmuşlardır. 1932’de yapılan ve o günden bu güne bir daha tekrarlan(a)mayan nüfus sayımına göre mezhep kotaları oluşturulmuş; Cumhurbaşkanının Hristiyan, Başbakanın Sünni ve Meclis Başbakanı’nın Şii olması güvence altına alınmıştır. Aynı nüfus sayımı ışığında, mecliste Hristiyanların Müslümanlara karşı temsiliyetinin 6’ya 5 oranında olması öngörülmüş; böylece Hristiyan hâkimiyeti garanti edilmiştir. Neticede, Fransa’nın ve ABD’nin ülkeye müdahaleleri ve Nekbe sonrası ülkeye iltica eden Filistinlilere karşı yürütülen politikaların da etkisiyle, toplumsal fay hatları tetiklenmiş ve 15 yıl süren iç savaş ülke halkının kolektif hafızasında unutulması zor izler bırakmıştır. İç savaş dâhil olmak üzere ülkenin kuruluşundan itibaren yaşanan toplumsal ve siyasal çatışmalar Hristiyan-Müslüman ayrımı etrafında şekillenirken; iç savaşı sona erdiren Taif Anlaşması’yla birlikte Müslümanlar arası mezhepsel ayrışmalar başta olmak üzere, yeni anlaşmazlıklara yol açan başka bir vasat oluşmuştur. 1989’da imzalanan Taif Anlaşması’yla, meclisteki Müslüman-Hristiyan dağılımı eşit oranda temsiliyet imkânı bulurken, daha önceden sembolik bir konumda olan Sünni başbakanın yetkileri arttırılmıştır. Sosyo-ekonomik açıdan ülkede en dezavantajlı konumda olan Şiiler açısından ise ortaya çıkan yeni tablo, çok tatmin edici olmamıştır.

Hizbullah, Lübnan İç Savaşı’nın icbar ettiği bir realite olarak, İsrail’e karşı verdiği destansı mücadeleyle 1970’lerin sonunda Lübnan coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Başta Fethi Yeken önderliğindeki Lübnan İhvanı (Cemaat-i İslamiyye) olmak üzere bazı Sünni hareketlerle İsrail’e karşı omuz omuza mücadele eden Hizbullah, yola çıkarken siyaset dışı bir mücadele stratejisi belirlerken, Lübnan’daki siyasal koşulların gerekliliği olarak uzun tartışmalardan sonra parlamenter sistemde mücadele kararı almış ve 1992’de parti hüviyetiyle siyasete girmiştir. Aynı dönemde Lübnan İhvanı da daha aktif olarak siyasete girme kararı almış, Cemaat-i İslamiyye 1992 seçimlerinde Fethi Yeken dâhil olmak üzere 3 milletvekilini meclise göndermiştir. Ancak, Suudi Arabistan’da edindiği servetiyle iç savaşın son yıllarında ülkesine geri dönen Refik Hariri, 90’lı yıllarla birlikte Lübnan’daki Sünni topluluğun liderliği misyonuna talip olmuş, böylece Şiiler arasında yaşanan seküler-İslamcı(Emel-Hizbullah) ayrımı Sünniler arasında da ortaya çıkmıştır. İslamcı çizginin temsilcisi olan Cemaat-i İslamiyye, zaman içerisinde Sünniler arasındaki ağırlığını seküler çizgiden gelen Refik Hariri’ye kaptırmıştır. Servetini edindiği Suudi Arabistan’a bağlılığı ve iç savaş sonrası Lübnan’ın yeniden inşasında isminin pek çok yolsuzluk iddiasına karışması sebebiyle şaibeli bir isim haline gelen Hariri, Lübnan İhvanı içerisindeki bazı ayrılıkların da fitilini ateşlemiştir. İki dönem başbakanlık görevinde bulunmasının da etkisiyle, edindiği toplumsal destek sayesinde meclisteki pek çok Sünni koltuğu elinde tutan Hariri, Lübnan İhvanı’na ittifak çağrısında bulunmuş; bu çağrı Cemaat-i İslamiyye tarafından karşılık görmüştür. Hariri’yle ittifaka şiddetle karşı çıkan Fethi Yeken’in, kurucusu olduğu Lübnan İhvanı ile fiilen yollarını ayırmadan önce yaşadığı ilk duygusal kopuş bu süreçte ortaya çıkmıştır.

Yaşanan bu ittifak ilişkileri, 90’lı yıllarda Hariri’nin Suriye ile arasının iyi olması sebebiyle somut bir kamplaşmayı beraberinde getirmemiştir. Ancak 2000’li yıllarda Suudi Arabistan’ın Suriye ile yaşadığı sıkıntıların bir yansıması olarak Hariri’nin tavrına yaşanan değişiklik, 2005 yılında oluşacak kamplaşmaların ilk sinyallerini vermiştir. İç savaş sonrasında, Hizbullah’ın -istisnai bir pozisyon olarak- İsrail’e karşı verdiği mücadele sebebiyle silahlarını muhafaza etmesi, 2000’de Siyonist askerlerin ülkeyi terk etmesinin ardından tartışma konusu olmuş; neticede 1559 no’lu BM Güvenlik Konseyi kararıyla ‘Hizbullah’ın silahsızlandırılması’ gündeme taşınmıştır. Bugün ülkede yaşanan tartışmaların temeli aslında bu karara dayandırılmaktadır. 14 Şubat 2005’te Refik Hariri’nin suikastla öldürülmesi, bir kuvve olarak bekleyen ve bir süredir ertelenen ihtilafların/fay hatlarının tekrar tetiklenmesini beraberinde getirmiştir. Bu süreçte ortaya 2 kamp çıkmıştır: 1) İran ve Suriye’nin desteklediği Hizbullah önderliğindeki 8 Mart koalisyonu, 2) ABD-Batı ve Suudi Arabistan’ın desteklediği Hariri’nin Mustakbel Partisi önderliğindeki 14 Mart koalisyonu.

Kimi yorumcular tarafından bu koalisyonlar Şii ve Sünni endeksli kamplar olarak telaffuz edilse de, bunun ne kadar yanlış olduğunu Fethi Yeken’in yeni partileşme sürecine girmesinden anlayabiliriz. Rahmetli Yeken, koalisyonların oluşmasının ardından, bir süredir duygusal kopuş yaşadığı Lübnan İhvanı’ndan ‘partinin kuruluş ilkelerinin tam tersi bir şekilde Batı ve ABD yanlısı partilerle(14 Mart koalisyonu) birlikte olması’nı gerekçe göstererek fiili bir kopuş yaşamış ve Tevhid Hareketi, Fecr Kuvvetleri ve Sınırsız İslam Hareketi gibi Sünni örgütlenmeleri altında toplayan ‘İslamî Eylem Cephesi’ni kurmuştur. Dolayısıyla, 8 Mart ve 14 Mart ittifaklarına baktığımızda mezhepsel bir saikten ziyade, ‘anti-emperyalist/anti-Amerikancı’ bir saikin belirleyici olduğunu ifade edebiliriz. Bugün her iki blokta da Sünni, Şii, Marunî, Dürzi yapılanmalar mevcuttur.

4 Ağustos’ta yaşanan Beyrut patlamasının Hizbullah’a fatura edilmek istenmesinin arka planı, 2005’te şekillenen böyle bir bloklaşmaya dayanmaktadır. İç aktörler arasında gibi görülen bu rekabetin arka planında ise, Lübnan’da İran’ın değil, ABD’nin, Fransa’nın ve Suudi Arabistan’ın çıkarlarına hizmet edecek bir siyasi atmosfer inşa etme hedefi yatmaktadır. Şartların nötr olduğu ve herhangi bir müdahalenin bulunmadığı bir vasatta, ülkedeki tüm dış aktörlerin nüfuz alanından vazgeçtiği ve sahayı yerel aktörlere bıraktığı bir düzen herkesin talep ettiği bir şeydir. Ancak Fransa’nın Lübnan tarihi boyunca kolonyalist siyasetini ülke üzerinde her fırsatta usulen hissettirdiğini, ordunun askeri zaaflarının farkında olan İsrail’in ülkeye saldırma potansiyelinin yüksek olduğunu, ABD’nin İsrail ve Doğu Akdeniz’in güvenliği için ülkede yoğun askeri diplomasi yürüttüğünü ve Suudi Arabistan’ın elindeki para gücünü kullanarak ‘adam satın alma’ gibi ucuz siyasetlere başvurduğunu hesaba kattığımızda, Lübnan’da dış aktörlerin etkisinin kırılacağını beklemek aşırı iyi niyetli bir yaklaşım olur. Dolayısıyla, İran’ın Lübnan’daki varlığını sorgulayanların, başta Fransa, ABD ve Suud olmak üzere diğer ülkelerin çok daha geçmişe dayanan angajman stratejilerini görmezden gelmeleri samimiyetle bağdaşmamaktadır.

Lübnan’da en temelde sorgulanması gereken, mevcut siyasal sistemin varlığıdır. ‘Zaim’ denilen eski feodal dönemleri andıran büyük ailelerin siyaset ve ekonomideki ağırlıkları bir yana, mevcut kota sistemine zemin teşkil eden ‘1932 nüfus sayımı’nın tekrarlanamaması, mevcut sistemin kokuşmuşluğunu ortaya koymaktadır. 1932’de yüzde 60 Marunî ve yüzde 40 Müslüman bir nüfus varken; son seçim sürecinde Lübnan İçişleri Bakanlığı’nın verilerinden yola çıkarak tahmin edilen gayr-i resmi nüfus oranlarına göre, bugün ülkenin yüzde 65’inin Müslüman, yüzde 35’nin Marunî olduğu tahmin edilmektedir. Müslümanların tüm nüfus içerisindeki karşılığının ise; yüzde 32 Şii, yüzde 28 Sünni, yüzde 5 Dürzi-Alevi şeklinde olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla, bugün nüfus sayımı yapılarak mevcut kota sistemi oluşturulsa, yönetimdeki temsiliyet makamlarının bugünkünün tam zıddı şekilde dağıtılması; yani Şii Cumhurbaşkanı, Sünni Başbakan, Marunî Meclisi Başkanı olması gerekmektedir. Tabi bu, sadece vakayı ortaya koymak için verilmiş bir örnektir. Yoksa, bu gerçeklik üzerinden kota sisteminin devam etmesini istemek Lübnan’a ve Lübnan halkına yapılacak en büyük haksızlık olacaktır. Ülkenin gerçek manada ayağa kalkması; tüm dış aktörlerin pençelerini Lübnan siyaset sahnesinden çekmelerinden, mevcut siyasal sistemin komple değişmesinden ve hizmet sektörüne dayanan Lübnan ekonomisinin Ortadoğulu ve Batılı baronların para aklama merkezi olmasının önüne geçilmesinden geçmektedir.

Beyrut patlamaları sonrası Suud ve Batı medyasının hızlı bir şekilde Hizbullah’ı hedef göstermesi, Lübnan’a dair planların devam ettiğini ve yukarıda bahsettiğimiz gibi bir çözüm yolunun çok olası olmadığını göstermektedir. Patlamanın nasıl olduğuna dair iki farklı senaryo (amonyum nitrat ve İsrail saldırısı) medyada sıklıkla konuşuldu. Hangi senaryo gerçek olursa olsun, patlamanın, nedenleri bakımından Hizbullah üzerinden açıklanmaya çalışılması, uzunca bir zamandır devam eden mücrimleştirme çabalarının yeni bir boyutu olmaktan ibarettir. ‘Hizbullah’ın silahları’ meselesi ABD ve müttefikleri açısında hayati önem arz etmektedir. Hizbullah’ın silahlarını bırakması durumunda hem İsrail rahatlayacak hem de ABD, Lübnan’da istediği siyasi manevraları gerçekleştirme imkânı bulacaktır. Nitekim Batılı ülkelerin Lübnan ordusunun güçlendirilmesi için yapacağı maddi yardımı, Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartına bağlaması, bu hedefin en önemli göstergelerindendir. Lübnan sokaklarını bilenler, Hizbullah’ın Lübnan’da kolayca elimine edilemeyecek bir realite olduğunu kabul edeceklerdir. Ancak buna dair hayal kuran Batı’daki ve Körfez’deki ülkeler, bunu gerçekleştirmek için çok çabalamalarına rağmen, beklediklerinin aksine, siyasette gittikçe güçlenen bir Hizbullah realitesi ile karşılaşmışlardır. 9 yıl aradan sonra 2018’de yapıla(bile)n Lübnan genel seçimleri bunun en önemli göstergesi olmuştur. Suudi Arabistan’ın doğrudan müdahalesi ile Kasım 2017’de yaşanan başbakanlık krizi, Suud’un ülkedeki müttefiki Saad Hariri ve Mustakbel Partisi’ni Lübnan toplumu gözünde zayıflatmış; seçim sisteminde yapılan kısmî iyileştirmenin de etkisiyle, Mustakbel Partisi’nin elinde bulundurduğu Sünni kota tekeli kırılarak, 27 Sünni milletvekilinin 6’sı Hizbullah’la yakın isimlerden oluşmuştur. Bu süreç, Hizbullah’ı askeri olarak engellemeye çalışanların, siyaset arenasında daha da güçlenen bir Hizbullah’la karşılaşmalarına neden olmuştur.

2018 seçimlerinden Hizbullah’ın önderliğindeki 8 Mart koalisyonu üstün çıkmasına rağmen, Hizbullah’ın Başbakan’ın kim olacağı ve bakanlık dağılımları konularında ihtiras göstermemesi, hareketi hedefe koyanların iddialarında çok da tutarlı olmadığını göstermektedir. Hizbullah’ın askeri gücüyle değil siyasi gücüyle öne çıkması gerektiğini savunanlar, Hizbullah siyasi arenada güçlenince de başka yöntemlere başvurmaktan geri durmamaktadır. Ekim 2019’da başlayan ekonomik kriz merkezli halk protestoları Saad Hariri’nin başbakanlıktan istifa sürecini getirmesinin ardından, mevcut enkaza talip olarak başbakanlık koltuğuna oturan Hasan Diyab’ın Hizbullah’a yakın bir isim olması, Hizbullah muhaliflerine Beyrut patlamasını hükümetin beceriksizliğine bağlama fırsatı doğurmuştur.  Patlamanın hemen ardından Hizbullah’ı ve bununla paralel olarak Diyab Hükümeti’ni suçlayanlar, Lübnan’daki kokuşmuş sistemin köşe başlarını tutan, tüm yolsuzluk iddialarında isimleri yer alan yandaşlarıyla hesaplaşmayı akıllarından ucundan bile geçirmemektedir. Zira, gerçekten patlamanın faillerini bulmak istemeleri durumunda, 7 yıllık ihmalin faturasının başta Saad Hariri olmak üzere Suudi Arabistan taraftarlarına çıkma ihtimali çok yüksek görünmektedir. Bu maliyetten kaçanlar, bin bir türlü manipülasyona başvurarak, meseleyi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına bağlayacak kadar pervasız davranabilmektedir.

Diğer yandan, sistemin iflası üst başlığıyla halkı bakanlıklara yönlendirenler, bakanlıklardaki yolsuzlukları ifşa eden belgelerin yayımlanmasını değil, yakılmasını teşvik ederek, bir taşla iki kuş vurma çabası içerisinde olmuştur. Refik Hariri’nin suikastından sonra kurulan ve 2009’da faaliyetlerine başlayan Uluslararası Lübnan Mahkemesi’nin 18 Ağustos’ta açıkladığı nihai kararda, ‘suikastın Hizbullah’la irtibatlı olmadığı’ ifade edilmesine ve Hizbullah’la ilişkili olduğu iddia edilen 4 kişinin aklanmasına karşılık, yine Hizbullah’la ilişkili olduğu iddia edilen 1 kişinin suçlu bulunmasını malzeme edenler, niyetlerinin hakikati anlamak değil, bir şekilde ‘düşmanları’nı etkisizleştirmek olduğunu zımnen faş etmişlerdir. Dolayısıyla, Beyrut patlamalarına ilişkin uluslararası soruşturma talep edenler, tıpkı geçmişte talep ettikleri Refik Hariri soruşturmasından istedikleri sonucu alamayınca feryat etmeleri gibi, mevcut durumdaki ihmallerin sorumlularını öğrenmeyi değil, tâbi oldukları dış aktörlerin ajandalarını işletmeyi hedeflemektedir.

Yakın gelecekte Lübnan’da siyasal ve ekonomik bir istikrar zor görünmektedir. Başta ABD olmak üzere küresel emperyalizmin temsilcileri, kendilerine karşı direniş ortaya koyan tüm ‘çatlak sesleri’ kısmanın yollarını aramaktadır. Lübnan’da da boğazlarına takılan ve nefeslerinin tükenmesine sebep olan ‘kılçıkları’, can havliyle çıkarma/eritme derdindeler. Ama unutmasınlar ki, her yok etme hamlesinde daha da derine saplanan bu ‘kılçıklar’ küresel emperyalizmin anatomisini bozacak; yavaş yavaş yok oldukları bir travma sürecini hızlandıracaktır.