04.08.20 tarihinde Beyrut limanında meydana gelen patlama sonucu 154 kişi hayatını kaybetmiş 6 bin dolayında insan yaralanmıştı.

2750 ton amonyum nitratın bulunduğu depoda meydana gelen patlama ile çevredeki yüzlerce bina tahrip oldu. Büyük bir infiâle neden olan bu patlama, "İhmâl sonucu meydana gelmiş bir kaza mı yoksa sabotaj mı?" sorusunu gündeme getirmiş oldu. Görüntülere bakıldığında, ufak patlamalar esnasında roket gibi bir cisim binaya giriyor ve akabinde büyük patlama meydana geliyor. Yani bu veriden yola çıkarak sabotaj olduğu kesinleşmiş durumda. Peki bunu hangi güçler veya hangi mihraklar yapmış olabilir? Olayı Lübnan'ın bölge ülkeleri nezdinde ve coğrafî olarak jeo-stratejik konumunu tahlil etmeden önce 2750 ton amonyum nitratın Beyrut Limanı'nda bir depoya nasıl yerleştirildiğine bakalım! 2013 yılında Gürcistan'ın başkenti Batum'dan Mozambik'e gitmek üzere 2750 ton amonyum nitrat yüklü gemi yola çıkıyor. Bu gemi Beyrut açıklarına gekdiğinde arıza yapıyor ve Lübnan'dan yardım talebinde bulunuyor. Bu talebe olumlu cevap veren Lübnan hükümeti kendi onayı ile Beyrut Gümrük Müdürlüğü tarafından 2750 ton amonyum nitratı güvenli bir şekilde limanda bir depoya yerleştiriyor. Gemi kısa sürede tamir ediliyor fakat nakliye şirketi ile alıcı firma arasında ihtilaf meydana geliyor. Sorun çözülmeye çalışılsa da bir sonuca ulaşılamıyor ve 2750 ton amonyum nitrat 7 yıla yakın bir süredir söz konusu depoda bekletiliyor...

Patlamadan sonra liman gümrük müdürlüğü yetkililerinin ve Lübnan hükümetinin ihmâlkâr davrandığı üzerinde duruluyor.  Fakat bizim kanaatimize göre, olayın sabotaj olması hasebiyle failin kim ve hangi şer odağı olduğu ve sabotaj ile nasıl bir amaç güdüldüğü üzerine durulmalıdır. Bilindiği üzere Lübnan üzerinden ABD, Fransa ve Siyonist İsrail'in kuyruk acısı var. Öyle ki, 1982 yılında Siyonist İsrail Beyrut'a varasıya dek Güney Lübnan topraklarını tamamen işgal etmişti. Bu işgal esnasında yapılan bombardımanlarla binlerce insan ölmüştü. Köyler, kasabalar ve Beyrut başta olmak üzere birçok yerleşim birimi büyük yıkımlar yaşamış nice binalar enkaz yığınına dönmüştü. İslâm dünyası ve Birleşmiş Milletler ise bu işgal ve saldırı savaşını sadece seyretmekle yetinmişti. Bu sessizliği, bu vurdum duymazlığı fırsata dönüştüren Siyonist işgal çetesinin Genelkurmay Başkanı Ariel Şaron Sabra ve Şatilla kamplarında insanlık dışı vahşet örneği sergileyerek korkunç katliamlara imza atmıştı. Bu zalim canavar Ariel Şaron Batılı gazetecilerin gözleri önünde esir alınmış, elleri/kolları bağlı yüz dolayında kadın, çocuk ve yaşlı insanlara (askerin elinden aldığı taramalı silahla) bizzat kendisi kurşun sıkarak katlediyor. (O tarihte bu vahşete tanık olan Batılı bir gazeteci bu olayı kendi gazetelerinde gündeme getirmişti.) O esnada Lübnan'da konuşlanmış bulununan ABD Deniz Piyade Birlikleri ve Fransa Askerî Karagâhları ise işgalci İsrail'e muhaberat ve lojistik destek sağlamakla melguldü. Lübnan Ulusal Ordusu ise acziyet içerisinde hiçbir varlık gösteremiyordu. Hatırlayalım Osmanlı dağılma sürecinde iken yedi düvelin saldırıları karşısında bidap düştüğünde Anadolu halkı seferberlik başlatarak "Kuvâ-yı Millîye"yi kurmuş ve düşman denize dökülmüştü. Lübnan'da da benzeri bir "de fakto" durum olmuş ve Lübnan'ın Güney bölgesinde meskün bulunan halkın içerisinden bir mukavemet, bir direniş cephesi oluşturulmuştu. Bazı ihtilaflardan dolayı Emel Hareketi içerisinden ayrılan bir kesim insan Hizbullah'ı kurmuştu. İşgale uğramış Lübnan halkının doğal olarak Müslüman ülkelerden yardım beklentisi vardı. Ne yazık ki hiçbir Müslüman ülkeden müspet bir cevap gelmemişti. Uluslararası anlaşmalara göre ve Birleşmiş Milletler nezdinde Suriye'nin Lübnan üzerinde garantörlük hakkı vardı. Hatta buna istinaden Suriye Lübnan'da kısmî olarak asker de bulunduruyordu. Fakat Suriye de tek başına bir varlık gösteremiyordu. Hizbullah'ın çalacak tek kapısı kalmıştı o da İran İslâm Cumhuriyeti idi. Hizbullah'ı temsilen bir heyet İran İslâm Cumhuriyeti mesulleri ile görüşmek üzere Tahran'a gidiyor. Heyet büyük bir memnuniyet içerisinde Lübnan'a geri dönüyor. Hizbullah Kuvâ-yı Millîye örneğini verdiğimiz gibi bir seferberlik başlatıyor. Oluşturduğu gönüllü/nizamî silahlı güçlerle Siyonist işgal çetesine karşı amansız bir gerilla savaşı başlatıyor. Bilindiği üzere Hizbullah ilk eylemini Siyonist çeteye lojistik destek veren ABD ve Fransa karargâhlarına yönelik yapmıştı. ABD Vietnam Savaşı'ndan bu yana ilk defa böylesine büyük bir darbe yemiş ve 320 dolayında deniz piyadesi askerini kaybetmişti. Fransa'nın ise 80 dolayında askeri cehenneme yollanmıştı. Hizbullah'ın bu istişhadî eyleminden dolayı bütün dünya parmak ısırmıştı. Hizbullah kısa sürede yapmış olduğu eylemlerden ve askerî başarısından dolayı düşmana korku, dosta güven aşısı yapmıştı. İran'dan ve kısmen de olsa Suriye'den aldığı silah, eğitim ve lojistik destekle düşmana üst üste darbeler indirerek bu savaşı 18 yıl sürdürdü. Tarih 20 Mayıs 2000 yılını gösterdiğinde yenilmez denilen Siyonist İsrail tarihinde ilk defa büyük bir mağlubiyet tatarak zillet içerisinde Güney Lübnan topraklarını terk etmişti. Beş Arap ülkesinin yapamadığını bi iznillâh yapan Hizbullah sadece Lübnan halkının değil direniş cephesini temsil eden tüm İslâm dünyasını hatta anti emperyalist ülkelerin sevgi ve takdirini kazanmıştı. Hıristiyanı, Müslümanı, Maruni ve Durzisi ile Lübnan halkı topyekûn haftalarca sevinç gösterilerinde bulunmuştu. Yenilgiye doymayan işgalci İsrail 2006 Temmuz'unda tekrar Lübnan'ı işgale koyulmuş fakat yine çetin bir mukavemetle karşılaşınca hezimet içerisinde geri çekilmişti. Şimdi sormuş olalım, anti emperyalist halkların gönlüne taht kurmuş Hizbullah'a ABD, Fransa ve Siyonist İsrail düşman olmasın da kim olsun?

Bu sabotaj ile güdülen amaç Lübnan halkı nezdinde Hizbullah'ın itibarını sarsmak.. Yıllardır sürdürülen ekonomik ambargolar ve Lübnan hükümeti içerisinde oluşturulmak istenen istikrarsızlık ve kaos çabaları hep bu amaca matuftur. Bakınız patlamanın hemen akabinde uluslararası Siyonist güdümlü medya kuruluşları Hizbullah'ı hedef gösterip suçlamalarda bulunmuşlardı. Hizbullah'a ait silah fabrikası imiş vs..

Patlamadan kısa bir süre sonra, yani limanda henüz dumanlar tüterken Suudi el-Hades televizyonu Beyrut limanındaki Hizbullah’a ait bir silah deposu patladığını iddia etmesi oldukça manidar değil mi? Suudi Arabistan sadece rejim olarak değil medyası ile de Siyonistler'e "kolluk kuvveti" vazifesi yapmaktadır. Bize ve aklı selim her Müslümana, "İhanetin ve alçaklığın böylesine lânet olsun." demek düşer!

Aslında bu sabotajla Hizbullah'ın hedef alınacağı bilinen bir gerçekti. Öyle ki, bu olayın kamuoyu nezdinde psikolojik alt yapı oluşturmak için 2018 yılında İşgalci Siyonist çetenin başındaki Netanyahu Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıkıp eline aldığı Beyrut limanının krokisi ile Hizbullah'ın hayali yani olmayan silah depolarını gösteriyordu. Aslında gösterdiği yer Hizbullah ile hiçbir alakası olmayan 2750 ton amonyum nitratın bulunduğu depoydu. Netanyahu'nun hedef gösteren açıklamaları bu iğrenç saldırının gerekçeli kararından başka bir şey değildi. Bir başka ifadeyle, bu insanlık dışı sabotaj malumun ilamı olarak iki yıl öncesinde Birleşmiş Milletler kürsüsünde dile getirilmişti. Oysa Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullah, 7 Ağustos’ta yaptığı konuşmada

Hizbullah’ın Beyrut limanında değil silah deposu tek bir mermisinin bile bulunmadığını belirtti. Ayrıca patlamadan dolayı ülkedeki tüm kesimlerin zarar gördüğünü ve bu patlamayı bir felaket olarak tanımlayıp, Lübnan halkına dayanışma çağrısı yaptı... Maksat üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olunca her türlü hile, her türlü tezvirat ve kumpaslar devreye sokulmaktadır. Başta da belirttiğimiz gibi Hizbullah'ın kuruluş gayesi ve varlık sebebi bellidir. Hizbullah kurulduğu günden bu yana Lübnan için şeytanî güçler karşısında muhafızlık ve koruyucu kalkan vazifesi görmektedir. Üstelik bunu ilk günden itibaren durumdan vazife çıkararak gönüllü olarak yapmaktadır. Bu gerçekten basit bir iş değil. Bugüne kadar binlerce civanmert evlâdını bu yolda şehid verdi. Seyyid Hasan Nasrallah'ın oğlu Hadi bizzat ileri cephede savaşırken şehid oldu...

Hizbullah Lübnan'da sadece askerî varlığı ile temayüz etmiş bir örgüt değildir; Hizbullah Lübnan parlamentosunda siyasî grubu olan ve her türlü sivil/sosyal etkinliklerde bulunan faal bir sivil toplum kuruluşudur. Bakınız, Hizbullah bu yönüyle yani bir sivil toplum kuruluşu olarak din, mezhep ve etnik köken ayırımı gözetmeksizin bölgede yapım-onarım, sağlık ve bayındırlık hizmeti vermektedir. Özellikle Siyonistler'in saldırılarında tahrip olan, yıkıma uğrayan köy ve kasabaların onarılması ve yaraların sarılması için Hizbullah büyük hizmetlerde bulunmuş ve halkın gönlüne taht kurmuştu. Hıristiyan bir ses sanatçısı olan Julia Boutros'un şarkı sözlerinde Hizbullah'a meth-ü senalarda bulunup, Hizbullah'ın Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'a "Vaad'u sadık eşref insan" (vaadini yerine getiren şerefli insan) demesi bir takdir ifadesi, bir teşekkür değil de nedir? Doğal olarak şer cephedekiler Hizbullah'a düşman olmasın da kime olsun? Onun için bir taraftan ekonomik ambargolarla, diğer taraftan bu tür sabotaj ve entrikalarla akılları sıra Hizbullah'ın halk nezdindeki itibarlı imajını sarsmaya çalışıyorlar. Neymiş efendim, "Hizbullah silahsızlansın!"

Bir ironi yapacak olursak, evet biz de Hizbullah'ın silah bırakmasından yanayız! Ancak bizim bir ön koşulumuz var! Hizbullah'ın silahlanmasına neden olan unsurların ortadan kalkması, işgalci Siyonist çetenenin gayri meşru varlığı tamamen bertaraf edilmesi koşulu ile.. Kısacası bölgede "Arz-ı Mevud" adına kesintisiz olarak kendisini işgale kitlemiş bir şirret düşman varken Hizbullah'tan silah bırakmasını istemek aymazlıktan değil küstahlıktan ve ham hayalcilikten ibarettir. Bir atasözü ile ahir kelâm diyelim: "İt ürür kervan yürür."