İnşallah bugünden itibaren düzenli aralıklarla İslamî Analiz’de bana ayrılan köşede dünya ve yurt gündemine ilişkin güncel olaylar üzerine düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım. Güncel derken tabi ki kastım o günün popüler kısır ve belli bir süre sonra unutulacak siyasî tartışmalarına odaklanmayı kastetmiyorum. Güncel fakat yapısal bir mesele olarak uzun süredir ülke veya dünya gündeminde olup ve daha uzun bir süre kendini hissettirmeye devam edecek hayatî siyasî ve sosyal meseleler üzerine odaklanmak niyetindeyim.

Ve Bismillah diyerek ilk yazımı kronik bir mesele olarak karşımıza farklı coğrafyalarda sürekli çıkmakta olan İslamofobi/İslam karşıtlığı konusuna ayıracağım. Elbette İslamofobi meselesi bir yazıyla ve hatta tek bir cilt kitapla izah edilebilecek bir mesele değil. Bugünkü yazım bir giriş yazısı olacak. Lâkin çeşitli vesilelerle bu meseleyi farklı açılardan ve farklı coğrafyalar üzerinde durarak ele almaya çalışacağım.

İSLAMOFOBİ NEDİR?

İslamofobi aslında sorunlu veya tartışmalı bir kavram. İslam ve Yunanca “-phobos” kelimelerinden oluşmakta. Psikiyatride irrasyonel korku içeren zihni rahatsızlıkları ifade etmek için kullanılan –phobia ekinin İslam kelimesiyle birleştirilerek yapılan bu kavramı İslam ve/veya Müslümanlara karşı duyulan irrasyonel korku biçiminde tanımlayanlar var. Ancak bu tanım, bugün bu kavrama yüklenen anlamı tam olarak içermekten çok uzak.

İslamofobi denince günümüzde daha çok kastedilen şudur: İslamofobi, İslam ve/veya Müslümanlara karşı duyulan önyargı, nefret, düşmanlık ve [yersiz] korku gibi halleri, bu hallerden yola çıkarak dile getirilen aşağılayıcı ve şeytanlaştırıcı söylemi ve ayrımcı eylemleri ifade eden bir kavramdır. Bu kavram Müslümanlara/İslam’a karşı duyulan ve sadece dille ifade edilen halleri içermez. Bunun yanı sıra iş/çalışma hayatında veya hizmetlerden yararlanma durumunda ayrımcılık, şiddet suçları, ABD Başkanı Donald Trump’ın “Müslüman yasağı” uygulaması gibi seyahat özgürlüğüne mani olma, Müslümanlara ait ibadet yerlerine ve diğer mülklere zarar verilmesi, toplum hayatı ve uluslararası ilişkilerden dışlama yoluyla ifade edilen tahammülsüzlük, düşmanlık ve nefret hislerini de ifade etmektedir.

Yukarıda belirttiğiniz hallerin tümünü karşılamak amacıyla kullanılan İslamofobi’nin doğru ve uygun bir kavram olup olmadığına dair tartışma hâlâ devam etmektedir.  Bir kavram olarak İslamofobi ilk defa 1997’de İngiltere’de yayınlanan Runnymede Raporu’nda kullanılmıştır. Zaman içinde kavramın çok sık kullanılır olması genel kabul görmesi sonucunu doğurmuştur.

Bugün kavram genel olarak bir ötekileştirme halini ve İslam ve Müslüman karşıtlığını ifade etmek için kullanılmaktadır.

BİR İDEOLOJİK FENOMEN OLARAK İSLAMOFOBİ

İslamofobiden söz ettiğimizde sadece mikro, kişiler veya gruplar arası ilişkilere ve yerel durumlar üzerine yoğunlaşmak aldatıcı olacaktır. Olaya daha geniş bir zaviyeden baktığımızda ise durum şudur: Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990’lardan bugüne İslam ve Müslümanlara karşı özellikle Batı dünyasında hâkim olmaya başlayan tavır olarak İslamofobi,  teori, işlev ve amaçta bir ideolojik fenomendir.

Bir ideolojik fenomen olarak İslamofobi, Müslümanlar ve İslam hakkındaki negatif anlamları sürekli ve sürdürülebilir kılmakta. Bu ideolojik fenomen tam şeklini Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra almış, Müslümanlar hakkındaki kin dolu stereotiplerin yaygınlaştırılmasıyla uluslararası düzende var olan hegemonya meşru ve doğal gösterilmek istenmiştir.

İdeolojik boyut açısından bakılınca üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus da İslamofobinin bir ırkçılık biçimi olarak karşımıza çıkmasıdır: Hedeflenen bir grup var ve ona karşı diğer insanlarda nefret aşılanmakta. Irkçılık artık sadece biyolojik üstünlük üzerinden değil, dini inançlar, kültürel gelenekler ve etnik kimlik faktörlerinin tümünü içerecek şekilde kendini ifade etmekte.

Müslümanları tanımlamayı ‘gayri medeni, barbar, otoriter, despot, şehvet düşkünü ve şiddet yanlısı’ gibi ifadeler üzerinden kurgulama, etnik ve dini aşağılamaların iç içe sokulduğu ve İslamofobi olgusuna ırkçı karakter kazandıran bir durumdur.

İSLAMOFOBİNİN GÜNÜMÜZDE YÜKSELİŞİNDE ROL OYNAYAN ETKENLER

Aslında tek bir İslamofobi yok, İslamofobiler var. Bir başka deyişle, İslamofobi çok katmanlı bir bir olgu. İslamofobiden söz ederken bazen bütün durumları kapsayan genellemeler yapmak zor olabilmekte. Örneğin, Avrupa’da İslamofobinin bir yönü göçmen sayısında olan artış iken, ABD’de Müslümanlar çoğunlukla göçmenlik odaklı bir tartışmanın unsuru değiller. ABD’de göçmenlik sorunu denince akla genelde Latin Amerikalılar, özelde de Meksikalılar gelmekte.

İslamofobiden söz etmeden önce hiç aklımızdan çıkarmamamız gereken husus şudur:  Gerek ABD’de gerekse Avrupa’da İslamofobinin yeni ortaya çıkmış bir durum olmadığı, aksine köklerinin oldukça derinlerde olduğudur. Diğer bir husus da, günümüzde İslamofobinin yükselişinden bahsedilirken genelde 11 Eylül’ü milat alınıyor. Oysa hem ABD’de hem de Avrupa’da 11 Eylül öncesinde İslamofobinin canlı ve güçlü ve hatta yapısal ve kurumsal olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Ancak 11 Eylül saldırıları önceki dönemlere göre bir kırılmaya sebep olmuş ve daha önce olmayan yeni gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Bu gelişmelerin neler olduğuna bakmak aynı zamanda günümüzdeki yükselişi de izah eder.

1- Soğuk Savaş sonrası döneminin daha çok dış tehdide dayalı “Yeşil Tehlike” söylemi yerini  “iç tehdit olarak Militan İslam ile Müslüman nüfus bombası” söylemlerine bırakmıştır. ABD’de daha çok orta sınıf profesyonel kesime mensup Müslümanların sistemi içinden ele geçireceği iddiaları her çeşit yayıncılık kullanılarak işlenmeye başlanmıştır. Avrupa’da ise “Eurobia”(Avrobistan) olarak formüle edilen Müslüman tehdidi daha çok demografi odaklı bir söylem olarak gelişmiştir.

2- Milyonlarca doların harcandığı, sistemli ve organize bir faaliyet içerisinde İslamofobi çabaları hız kazanmış,  özellikle pro-İsrail çevreler hem mali hem de entellektüel olarak yoğun gayretler sarf etmiştir.

3- Gerek ABD’de gerekse Avrupa’da hükümetlerin benimsediği ve genelde Müslümanları hedef alan güvenlikçi politikalar ve bu doğrultuda çıkardıkları yasalar, bu ülke vatandaşlarının bir kısmında vahim bir tehlike ve tehditle karşı karşıya oldukları düşüncelerini pekiştirmiş ve zaten var olan Müslüman karşıtı tepkileri güçlendirmiş ve yaygınlaştırmıştır.

4- ABD’de milyonlarca doların döndüğü İslamofobi Endüstrisi’nin doğması ve bu sektörün özel şahısların/vakıfların kurduğu işbirliği ağı ve hükümetin yaratmış olduğu yeni güvenlik yapılanması ile devamlı çarklarının yağlanması, her daim güçlü bir İslamofobik söylem ve faaliyetlerin varlığını etkili kılmıştır.

5- Günümüzde Trump örneğinde de bariz görüldüğü gibi, politikacılar söylemleri ve politikaları ile İslamofobinin değirmenine su taşımışlardır. Ayrıca, özellikle ABD’de 11 Eylül sonrası dönemde, İslamofobi devletin dış müdahalelerini ve trilyonlarca dolara mal olan yeni güvenlik-istihbarat-sanayii kompleksini meşrulaştırmada etkin bir rol oynadığı için, duruma göre hem açıkça pratiğe dökülmüş, hem desteklenmiş ve hem de teşvik edilmiştir.

 6- Farklı ülkelerdeki İslamofobik ögeler işbirliği ağları kurarak çabalarını uluslararası düzeyde sürdürür hale gelmişlerdir.

Yukarıda saydığımız etkenler İslamofobinin giderek hemen hemen tüm Batı ülkelerinde anaakım bir hal almaya başlaması sonucunu doğurmuştur.  Batıda göçmenlerin sayısındaki artış ve uyum sorunları gibi etkenlerin etkisini kabul etmekle beraber, yukarıda belirttiklerimizin yanında tali unsurlar olduklarını söyleyebiliriz.

İSLAMOFOBİNİN TARİHİ KÖKLERİ

Günümüzde şu tip sorularlar sık sık karşılaşıyoruz: Bugün İslamofobi dediğimiz şey, geçmişte Haçlı Seferleri’ne sebep olmuş İslam korkusunun bir uzantısı mıdır? Haçlı seferlerindeki zihniyet ile bugünkü İslamofobi arasında bir bağ kurulabilir mi? Bunlara başkalarını da eklememiz mümkün.

Bir hususun üzerinde tekrar ısrarla duralım: İslamofobi kavramının vurgusu korkudan ziyade irrasyonel veya yersiz korku üzerinedir. Ancak daha önce de belirtmiş olduğum gibi, kavrama yüklenen ilave anlamlarla, bugün kavram çok daha kapsayıcı bir içerik kazanmıştır. Aslında zihin karışıklığına sebep olmamak için İslamofobi yerine, Türkçe’de İslam nefreti veya İslam karşıtlığı gibi bir kavramın benimsenmesi daha doğru olabilir.

İslamofobi diye adlandırdığımız olgunun kökenlerinin oldukça derin olduğuna hiç şüphe yok. Hatta Haçlı seferlerinin de öncesine, Müslümanların daha ilk dönemlerindeki hızlı yayılma sürecinde Hıristiyanlarla olan erken temaslarına kadar gitmektedir. Fuat Aydın’ın Batı İslam Algısının Arkeolojisi adlı eserinde listesini sunduğu erken dönem Doğu ve Batı Hıristiyanlarının İslam algısı aslında bugün hala hâkim olan ama 19. ve 20. Yüzyıllarda sekülerize edilmiş İslam algısının tam bir prototipi şeklindedir. İslam’ın ve Müslümanların monolitik olarak kabul edilmeleri, İslam’ın cinsiyetçi ve kadın düşmanı telakki edilmesi, Müslüman zihnin rasyonaliteden yoksunluğu, İslam’ın özü gereği şiddeti yücelttiği, Müslümanların despot veya zalim yönetimlerde yaşamaya mecbur oldukları ve İslam’ın dinsel olmaktan çok siyasal olduğu temaları, Müslümanların Hıristiyanlarla ilk temasa geçtiği döneme kadar gitmektedir.

Ancak Batı ve/veya Hıristiyan dünyasında her daim statik ve de hep olumsuz İslam algısı ve imajı hâkim olduğunu iddia etmek yanlıştır.  Olumsuz bakışın yanı sıra olumlu bakışın da var olduğu, hatta olumsuz bakışa ağır bastığı dönemler de olmuştur. Dolayısıyla, satırların yazarının “Müslümanlar ile diğerleri arasındaki kaçınılmaz ilişki biçimi çatışmadır” diye bir iddiası yoktur. Zaten tarihi verilerin bu iddiayı desteklemediği, bunun İslamofobik çevrelerin bir iddiası olduğu aşikârdır.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEMDE İSLAMOFOBİNİN TIRMANIŞI

Yalnız Soğuk Savaş sonrası dünyada İslamofobinin tırmanışa geçmesi kayda değer bir hadisedir. Aslında bu durumu doğal mecraya dönme şeklinde yorumlamak mümkündür. 1950’lerde Batı bloğunun ‘Tanrısız komünist Sovyetlere’ karşı geliştirmiş olduğu Soğuk Savaş söylemi, Haçlılar zamanında Müslümanlara karşı var olan söylemin bir tezahürüdür: Sovyet komünizmi de aynen İslam gibi yayılmacıdır ve cihan hâkimiyeti amaçlamaktadır; barış içinde bir arada yaşamak için güvenilemez ve Batı Medeniyetine yönelik bir tehdittir. 1940’larda Fransız sosyolog Jules Monnerot komünizmin “Yeni İslam” olduğunu iddia etmiştir. Her ikisi de doğaları gereği totaliter, bireyi tam kontrol altında nesneleştiren, teoride eşitlikçi fakat pratikte baskıcı birer dindir. Bernard Lewis’e göre de komünizm de İslam gibi, dünyada ve cennette her soruya nihai cevabı olan totaliter bir öğretidir. Lewis’e göre bireyciliğe nefrette bir Müslüman ile bir komünist arasında hiç bir fark yoktur.

Soğuk Savaş’ın bitmesi ABD’yi dünya güç dengesinde, her tarafa uzanan deniz aşırı üsleri, silah sanayi, Pentagon bürokrasisini besleyen muazzam savunma bütçesi ve istisnacılık geleneğiyle eğitilmiş diplomatik bakış açısı ile ayrıcalıklı bir konuma sokmuştur. Ancak ortalıkta ABD’ye ne kafa tutan vardır ne de karşısına çıkabilecek bir bölgesel güç. O dönemde ihtiyaç olan düşman tipini “Medeniyetler Çatışması” tezini daha sonra geliştirecek olan Samuel Huntington şöyle tanımlamıştı: “ Amerika için ideal düşmanın ideolojik olarak hasım, ırk ve kültür olarak farklı ve Amerikan güvenliğine karşı inandırıcı tehdit kapasitesi olan askeri güç sahibi olmalıdır”.

1991’da savaş açılan Irak bu tarife büyük ölçüde uyuyordu. Ayrıca Irak bölgedeki tek sorunda değildi. İran Devrimi ve peşinden gelen rehineler krizi hala hatıralarda canlı idi. Listeye Kaddafi ve bölgede yükselen İslami hareket de eklenebilir ve böylece Sovyetler’in sahneden çekilmesinden doğan “tehdit boşluğu” doldurulabilirdi.

Bu arada Ortadoğu’nun otoriter rejimleri de bölgede ciddi bir İslamcılık tehdidi olduğu konusunda ABD yönetimine telkinde bulunmaktaydı. 1990’ların başınca Cezayir’deki çok partili hayat denemesinden İslamcıların ezici bir üstünlük sağlayarak çıkmalarının ardından, “Yeşil Tehlike” edebiyatı hayat bulmuştur. Onu Bernard Lewis’in “Kutsal Öfkenin Kökleri” ve Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” adlı eseri izlemiştir.  Ayrıca Eski CIA başkanlarından James Wooley 1994’te, İslam’ı komünizmden sonra Batı’nın başına musallat olan yeni tehlike olduğunu söylemiştir. 

Lewis ile Huntington bildiğiniz gibi 11 Eylül sonrası dönemin adeta fikir babalığını etmişlerdir. Bu da boşuna değildir. 1990’lar ile 11 Eylül sonrası arasındaki sürekliliğe baktığımızda, İslamofobinin 11 Eylül sonrasının eseri olmadığı ortaya çıkmaktadır. Daha öncede dediğimiz gibi, 1990’ların İslamofobik literatürü, tehdit boşluğunu dolduran bir ideolojik inşa işlevi görmüştür.

***

Devam edeceğiz...