Okulların kurulmaya başladığı on sekizinci yüzyıla kadar Müslümanların yaşadığı tüm coğrafyalarda yegane eğitim-öğretim kurumu medreselerdir. Eğitim Öğretim alanında günümüzde okul olarak adlandırılan kurumlar, Halifeliğin merkezi olan İstanbul’da 18. Yüzyıldan itibaren “mektep” adıyla kurulmaya başladı. İlk kurulan mektepler (okullar) şunlardır: Müdendishane-i Bahri-i Hümayun 1773, Mühendishane-i Berr-i Hümayun 1796, Mekteb-i Tıbbiye 1827, Mekteb-i Harbiye 1834, Rüştiye Mektepleri 1839, İdadiler 1845 Sultaniler1868, Darülmuallimin ve Darülmuallimat 1870, Mülkiye Mektebi1859, Ziraat Mektebi 1847, Hukuk Mektebi 1859, Darülfünun 1863.

Kurulmaya başlayan okullar, faaliyetlerini, medreselerin kaldırılıp yasaklandığı Cumhuriyete kadar paralel sürdürdüler. Halifeliğin kaldırıldığı 1924’ten itibaren İslami eğitim-öğretime son verilerek modern okullar tek seçenek haline getirildi. İslam Tarihi boyunca ana kurum olan medreselerin faaliyetlerine resmen son verildi. Bundan sonra medreseler varlığını gayrı resmi olarak sürdürebildi.

Müslümanlar ilk dört-beş yüzyılda; dünyada hala aşılamamış çok güçlü, etkin ve dinamik bir eğitim öğretim sistemi ve kurumlarını hayata geçirmeyi başardılar. Sivil, özgür ve bağımsız özelliklerini koruduğu sürece kalitede üst seviyeyi yakalayan bir model geliştirdiler. Beyin, zekâ ve hafızanın kullanımında ortalamanın üstünde bir orana ulaştıklarını, kendi semasında birer yıldız olan ilim adamlarının bıraktıkları eserlerden anlayabiliyoruz. Zamanın araç, gereç, ulaşım, iletişim imkansızlıklarına rağmen hayatının her bir gününe bilimsel değeri tartışılmaz kırk-elli-altmış sayfa düşen ilim adamları bulunmaktadır.    

Daha sonraları; resmi müdahalelerle sivil, özgür ve bağımsız hareket etme özelliklerini kaybeden medreseler ve ilim adamları statükoculukla içe kapandı ve gerilemeye başladı. Böylece, giderek zaafları büyüyen medrese sistemi işlevinden uzaklaştı.

Çıkış yolu arayan Müslümanlar giderek güçlenen Batı sistemine her alanda olduğu gibi eğitim-öğretimde de özendiler ve tümüyle okul sistemini benimsediler. Ancak her alanda olduğu gibi bunda da başarısız oldular. Hatta okulların yaygınlaşması ile durumun daha da kötüye gittiğini söylemek yaşayarak gördüklerimiz karşısında yanlış olmaz.

Okul, Batı’nın seküler/dindışı sisteminin eğitim-öğretim kurumudur. Dolayısıyla son tahlilde; dindışı ideolojiye, yaklaşıma, bakış açısına ve beyaz ırkın egemenliği teorisine göre şekillenmiştir. Günümüzde, dünyanın tüm ülkeleri bu sistemi uygulamakta, dolayısıyla bir Batı’lı gibi düşünmeyi ve yaşamayı benimsemekte, farklı olan her şeyi yadırgayan bir zihinle hareket etmektedirler. Yerel olanı, ilkellik ve gerilik nedeni sayarak reddetmekte, böylece kendilerini boğmayı hedefleyen küresel egemenliğe güç vermektedirler.

Medrese ise, okullar yokken geçen bin yılı aşkın sürede altın çağını yaşamış ve inişe geçmiş olsa da varlığını sürdüren İslami Eğitim-Öğretim Modelinin geliştirdiği kurumdur. İslam algısının yozlaşmasına paralel olarak zaafları oluşmuş ve ihtiyaca cevap veremez hale gelmiş olmakla birlikte kökleri itibarıyla İslamî yaklaşımın ürünüdür.

Medresenin Müslümanların İslami Eğitim Öğretim Modeli olarak çağlar boyunca büyük bir misyon ifa ettiğini ve Peygamberlerin varisleri sayılması gereken dört imam başta olmak üzere birçok öncü, lider ve önder alim yetiştirdiği biliniyor. Ancak genelini düşündüğümüzde bu özellikteki medrese ehlinin büyük bir sayıya ulaşmadığı, özellikle günümüzde onlardan eser kalmadığı da ortadadır. İlk yüzyıllardaki kalitenin giderek bozulduğu ve misyonunu ifada yetersiz kaldığını hep beraber gözlüyoruz.

Günümüzde Müslümanların içinde bulunduğu acıklı durum da bunu ortaya koymaktadır. Son zamanlarda, fiziki şartların iyileştirilmesi, öğrenci sayısının arttırılması ve kamu otoritesine paralel bir anlayışı savunarak sorunların çözüleceği yönündeki eğilim de medreselerdeki yozlaşmayı durduramamıştır. Zira sorunu şekilde görmek büyük bir yanılgıdır. Çözüm, anlayış ve içerikle ilgilidir.  İlk yüzyıllarda olduğu gibi; sivil, özgür ve bağımsız bir anlayış ve amacı aracın önüne geçiren bir yöntem benimsenmeden medreselerin işlevini yeniden kazanmasının mümkün olmadığı anlaşılmak zorundadır.

Hasbelkader bu meselelere ilgi duymuş ve bununla ilgili çeşitli girişimlerde bulunmuş bir olarak diyebilirim ki, Medrese ve ehli, olması gerektiği noktanın çok gerisinde bulunuyor. Kendisini alim sayanların Peygamberlerin varisi sıfatıyla hareket edip topluma önderlik, öncülük, liderlik yapması; başkalarına tabi olmaması gerekir. Çünkü hiçbir peygamber, başkasına tabi olmamış, hep yaşadığı topluma önderlik etmiş, değişim dönüşümün öncülüğünü yapmıştır. Ne yazık ki; uzun zamandan beri, Medrese ve ehli, bu vasıfları taşımaktan oldukça uzaktır. Devlete, örgütlere, varlıklı çevrelere yön vermeleri gerekirken onların yol göstericiliğinde hareket etmekte ve himayelerine sığınmaktadırlar. Medresenin bu haliyle misyonunu ifa etmesi beklenemez.

Modern seküler eğitim öğretim sisteminin bir kurumu olması hasebiyle İlahiyatların da İslami Eğitim Öğretim Modelini temsil etmesi zaten söz konusu edilemez. Öyleyse, mevcut zihin yapısının değişmesi ve konunun yeni baştan ele alınmasında zaruret vardır. Dünya çapında toplum önderleri yetiştirirken izlenen yolu güncellemek Medrese sisteminin tek çıkışıdır.

Her inancın, ancak kendi kavram ve kurumları üzerinden varlığını sürdürebileceği anlaşılmadığı sürece akıntıya kürek çekmekten kurtulmak mümkün değildir.