Yapısal/radikal/tarihsel/geleneksel edilgenliklerle malûl olan İslam dünyası toplumları, Türkiye örneğinde de yakından takip edilebileceği gibi, maruz kaldıkları bu edilgenlikleri aşmak için neler yapılabileceğini, nasıl-hangi yönde bir irade oluşturulabileceğini konuşmak-tartışmak yerine, alışkanlıkları tarafından hep engelleniyor, ya mehdi bekliyor ya bir mucize ya da bir olağanüstülük gerçekleşsin istiyor. İslam toplumları kendi gerçeklikleriyle yüzleşmeleri gerekirken, bunu yapmıyor ve kendi kendilerine yalan söylemeye devam ediyor. Hemen şimdi yapılması gereken entelektüel/kültürel/siyasal hesaplaşmaları hep erteliyor.

Derin düşünme ve sorgulama yeteneğine sahip olmayan halklar/toplumlar, hamaset dili/söylemi/siyaseti aracılığıyla, siyasal iktidarlar, iktidar kadroları/kurumları tarafından sistematik olarak manipüle ediliyor, bu dil aracılığıyla derin sorunlar örtbas ediliyor, kitleler rahatlatılıyor. Derin sorunlarla, yapısal sorunlarla yüzleşmeyen/yüzleşemeyen halklar, aldanmaya/aldatılmaya açık hale geliyor. Aklı edilgen kılan gelenekler, insanın etkinliklerini ve üretkenliğini taklit yoluyla sınırlandırdığı için, toplumlarımız büyük hesaplaşmalar yapamıyor. Büyük hesaplaşmalar yapamayan İslam toplumlarında geleneksel ataerkil saltanat tarzları, bütün bayağılıklarıyla sürdürülebiliyor. Toplumlarımızda özeleştiri sorumluluğu/hassasiyeti bulunmadığı için, hiçbir şekilde, yüzleşilmesi gereken zaaflarımızla yüzleşemiyoruz. İnsan, özeleştiri yoluyla zaaflarının farkına varır ve kendisini tamamlamaya çalışır. Gerek bireysel anlamda gerekse politik anlamda kibir, insanları ve iktidar sahiplerini ahlakî alana yabancılaştırır. Her tür kibir, bireysel, ideolojik, politik kibir, kendi kendine tapınmayla sonuçlandığı için apaçık bir hayasızlıktır. İnsan tevazu ve haya sahibi olduğunda sınırlarının farkında olur.

İslam dünyası toplumları, üzerinde toprak işgal etmeden kurulan sömürgeci yapılar-zihniyet-egemenlik sebebiyle, toplumlarımızın varoluşsal sorunlarına cevap vermek, bu sorunları aşmak üzere hiçbir şekilde ortak bir entelektüel/kültürel gündem oluşturulamıyor. Emperyalistler/sömürgeciler, İslami bağımsızlık arayışlarını-girişimlerini, ya askeri darbeler ya da ambargolar yoluyla engelleyebiliyor.

Günümüzde, Türkiye’de de yaşandığı üzere, Müslümanlar, İslam’ı ancak kültürel-folklorik bir özgünlük olarak temsil ve tecrübe edebiliyor. Kendi bilincine-sesine-varoluşuna sahip olmayan nesneler, şeyler haline dönüştürüldüğümüz için, İslami varoluşun, epistemik statüye, otorite ve meşruiyete sahip olup olmadığını hiç kimse merak etmiyor. İslami varoluşun, epistemik statüye, otorite ve meşruiyete sahip olup olmadığı ya da epistemik otoritenin vazgeçilemezliği, istisnailiği, Türkiye’de, entelektüel-kültürel-siyasal gündeme hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kazandırılamamıştır.

İslami varoluş; epistemik statü/otorite ve meşruiyete sahip olmadığı, epistemik özgürlük toplumlarımızın gündemine kazandırılamadığı için ulus-devletler, İslam’ı, araçsal meşruiyetler için barbarca-ahlaksızca-küstahça kullanabiliyor. Ahlaki-ilkesel meşruiyetlere ihtiyaç duymayan ulus-devletler, dünyaya/topluma/siyasete değerlerin ufkundan bakmak yerine, çıkarların ufkundan bakıyor. Modern dünyada tahakküm üreten seküler güçler, din’i alanı modernleştirmeye çalışırken, İslam dünyasında da ulus-devletler, içerisinde yaşadığımız toplumda da görülebileceği üzere, İslami çevreleri, Müslüman aydınları millileştirmeye çalışıyor. Yeni bir başlangıç, yeni bir umut, yeni bir yürüyüş ancak İslami bilinç alanının özgürleştirilmesiyle birlikte başlatılabileceği için millileştirme girişimleri, İslami bilincin özgürleştirilmesini bir kez daha engellemeye çalışıyor. Bugün, toplumlarımızda, entelektüel yoksulluk ve yoksunluk sebebiyle, İslami kavram ve kurumların bütünüyle toplumun ve tarihin dışına itilmesi konusu eleştirel bir direniş ve eleştirel bir hesaplaşma konusu yapılamıyor. Toplumlarımızda bir yanda seküler toplumsallaşmalar yaşanırken bir diğer yanda da yerli-milli toplumsallaşmalar yaşanıyor. İslam dünyası toplumlarında ulus-devletler, etnik merkezci bir tarih yorumu üzerinde yoğunlaştıkları için, Müslüman halklar bir kez daha birbirlerine yabancılaşıyor. Bu yabancılaşma sebebiyle İslam toplumları arasında İslami dayanışma gerçekleştirilemiyor, Müslüman halklar büyük-etkili ahlakî bir güce sahip olamıyor. Temel İslami ilke ve terbiyenin, biz Müslümanlara, hiç kimsenin toplumsal kökenini merak ve sorgulama konusu yapmamak gerektiğini öğrettiğini kaydetmek önemlidir.

Günümüzde, maalesef ümmet inancı/düşüncesi/bilinci de, araçsal meşruiyetler adına ancak zaman zaman gündeme getirilebiliyor. İslami ilgi’nin, dikkatin, araçsal meşruiyetlerle sınırlandırıldığı, sınırlandırılabildiği toplumlar, İslami özgürlükten feragat ettikleri, İslami özgürlüğün, özgünlüğün, otorite ve meşruiyetin ne anlama geldiğini idrak edemedikleri, bilmedikleri için bu sınırlandırmalardan rahatsız değiller. İslami bütünlük bilincinden yoksun olan zihinler, hangi konumda olduklarının farkına varamazlar.

İslam dünyası toplumları/kültürleri, “modernlik” ve “uygarlık” maskesi altında dayatılan sömürgeci referans çerçevelerini sorgusuz sualsiz kabul ettikleri, üzerinde kapsamlı bir şekilde düşünmedikleri, eleştirel sorgulamalara tabi tutmadıkları için, maruz kaldıkları entelektüel/kültürel soykırımın boyutları hakkında sesini/bilincini yükseltmek yerine, ısrarla sessizliğini sürdürüyor.

İslami zihin dünyasının, seküler/kapitalist bir modernlik tarafından, yabancı bir bilgi ve değer sistemi tarafından, ideolojik-felsefi anlamda karantina altına alındığı günden bu yana kendi sözcüklerimizle, kendi kavram ve referans sistemimizle, kendi kurumlarımız ve paradigmalarımızla, kendi değer ve anlam sistemimizle konuşamıyor, yaşayamıyor, kendimizi ifade edemiyoruz. Bu durum, mutlak bir kişiliksizleşme durumuna işaret ediyor. Sömürgeci bilgi ve değer sistemi, İslami bilgi ve değer sistemini karantina altına aldığı günden bu yana, İslami otorite, meşruiyet ve referans sistemi, toplumsal alana, kamusal alana, siyasal ve ekonomik alana çıkamıyor. İslami zihin dünyasının seküler/sömürgeci karantina altında tutuluyor olması sebebiyle, İslami düşünce/kültür hayatı, İslam’ın siyasal bir dünya sistemi olarak tarihe girdiğini, dünya düzeni kurmak üzere, siyasal misyon/vizyon ve işlevler temelinde örgütlendiğini açıklamaya cesaret edemiyor. İslam, siyasal bir dünya/din sistemi olarak tarihe girdiği ve bu doğrultuda örgütlendiği için, Müslümanlar fethettikleri ülke halklarına din’i tercihlerine/aidiyetlerine, hayat tarzlarına ve dünya görüşlerine müdahale etmediler. Fethedilen ülke halkları, Müslüman yöneticilere sadece vergi vermekle yükümlü tutuldular. Fethedilen ülke halkları, İslam’ı kendi özgür iradeleriyle seçtiler. Fethedilen ülke halkları ile hangi etnik kökene ait olurlarsa olsunlar, fatihlerle aralarında mutlak anlamda eşitlik sağlandı.

İslami düşünce/kültür/ilahiyat hayatının, her şeyden önce, ulus devletin, ulus-devlet kutsallarının ötesinde, bir toplum tasavvuru üzerinde çalışmaları gerekirken, bugün Türkiye’de de yaşandığı üzere, bu alanların bütünüyle devlet muhafazakarlığına, devlet fetişizmine dahil olmaları ya da dahil edilebilmeleri toplumlarımızın vülgarize edilmiş bir din algısına mahkum edilebilmiş olmalarından kaynaklanıyor. İslam’a, Müslümanlara yönelik olarak içeriden, İslami bünye içerisinden yapılabilecek en büyük saldırı/kötülük; politik/ekonomik iktidar ihtirasları ve ayrıcalıkları adına, iktidar çıkar ve ayrıcalıklarını sürdürebilmek için, İslam’ı, Müslümanları, İslami akımları, oluşumları, Filistin ve Kudüs sorunlarını, İslami bütün kutsalları, araçsal meşruiyetler için sistematik bir biçimde kullanmaktı. İslam’ı araçsal meşruiyetler için kullanarak Müslümanların derin ulus-devlete katılmalarını sağlayan iktidarlar, bu yolla, Müslümanların bilinç alanlarını terk ederek, çıkar alanlarına yönelmelerini temin etmiş ve bu yolla bilinç özgürlüğü gündemini yok etmişlerdir.

İslam’ın araçsal meşruiyetler için, barbarca ve hunharca istismar edildiği ülkelerde, Türkiye’de de, emperyalizmin retorik düzeyde bile kınanmasının bütünüyle gündemden düşürüldüğünü hatırlamak ve hatırlatmak hayati önemi olan bir konudur. Günümüzde, güç siyasetleri ve ulusal çıkar ideolojileri ahlaktan, vicdandan ve hukuktan tamamen bağımsız toplumlar oluşturuyor. Bilinç alanında, kültürel anlamda nabzı durmuş olan toplumlar, kültürel/entelektüel özgüven kaybıyla malul bulundukları için, temel varoluşsal soruları, yakıcı soruları soramıyor, yakıcı sorgulamalar yapamıyor. Varoluşsal sorgulamalar yapamayan kültürel hayatımız sebebiyle, kültürlerimiz, sömürgeciler tarafından yargılama nesnesi haline getirilebiliyor. Her durumda yargılama nesnesi haline getirilen kültürlerimiz sebebiyle, evrensel yankısı, değeri, içeriği olabilecek hiçbir şey söylemiyoruz, hiçbir şey üretemiyoruz. Sömürgeciliğin kültürel şovenizmine katlanmaya devam ediyoruz.

Bilgi akışının sınır tanımadığı, dijital dönüşümün bütün toplumları etkilediği bir dönemde hamaset dili/söylemi/siyaseti ile yönlendirilen genç kuşaklar çok derin öngörü yetersizlikleri ile malul hale geliyor. İslam dünyası toplumları, büyük ölçüde, nostaljide teselli aradıkları için, yirmibirinci yüzyıla ait İslami bir gündem belirleyemiyor. Kağıt üzerinde özgürlüklerini koruyan, kültürün merkezi rolünü-işlevini gereği gibi kavrayamayan İslam toplumları, bilinç özgürlüğü mücadelesini gündeme alma iradesini gösteremedikleri için kimi dönemlerde toplumlarımız ya seküler-sol hurafelere, kimi dönemlerde de sağ-muhafazakar hurafelere mahkum ediliyor, bu hurafeler yoluyla pasifize ediliyor. Maço toplumlar ve kültürler, her dönemde kendilerini yönetmek üzere karizmatik-otoriter politik figürlere ihtiyaç duyuyor.

Toplumlarımızı belirleyen devlet muhafazakarlıkları;  devlet romantizmleri ve araçsal meşruiyetler adına, Neruda’nın bir dizesinde, çarpıcı bir biçimde ifade ettiği üzere ‘Jilet kadar keskin ihanetleri bile anlayışla karşılayabiliyor, hikmet-i hükümet adına sorgusuz sualsiz içselleştirilebiliyor. Sözünü ettiğimiz keskin ihanetler sebebiyle, bugün İslam dünyası toplumlarında siyasal kadrolar, Siyonist ırkçılığın yeni işgal-ilhak politikaları karşısında tayin edici bir siyasal cesaret tavrı geliştiremiyor. Hamaset dili, söylemi ve siyaseti, İslam toplumlarında, İslami özgürlük gündemini , bilinç mücadelesi gündemini sistematik bir biçimde engellemeye devam ediyor. Toplumlarımızda yaşanan zihinsel-ahlaki dönüşümler, altüst oluşlar çözümlenemeyen gerilimlere ve travmalara işaret ediyor.

İçerisinde yaşadığımız uzmanlaşma ve ticarileşme çağında, Müslüman aydınların, entelektüellerin ve dava adamlarının rolü bütünüyle belirsiz hale geliyor. Günümüzde, özellikle de Türkiye’de, özgün/muhalif/eleştirel kamusal entelektüeller , sorumluluk ve bilinç alanlarından çekildikleri için, Müslümanlar devlet muhafazakarlıklarıyla özdeşleşiyor. Devlet muhafazakarlıklarının meşruiyet çerçevesi, uzman kültü tarafından oluşturuluyor. Entelektüel anlamda boşalan sorumluluk ve bilinç alanları, bütünüyle güncel politik propaganda dili tarafından ele geçiriliyor. Sorumluluk ve bilinç alanları güncel politik propaganda dili tarafından ele geçirildiği için, bugünün karmaşık gerçekliğini anlayabilecek-yorumlayabilecek özgün-bağımsız zihinler yetişmiyor.

Toplumlarımızda, dayatılan suskunluklar sebebiyle aydınlar/entelektüeller iktidarlara gerçeği söylemekten, gerçeklere ve adaletsizliklere tanıklık etmekten imtina ediyor. Yanıltıcı iyimserliklere neden olan devlet muhafazakarlığı ve devlet romantizmi yoluyla toplumlarımız üzerinde duygusal bir tahakküm biçimi oluşturuluyor. Bu nedenle de, toplumlarımızda hiçbir yeni entelektüel keşif ve özgün inşa gerçekleştirilemiyor.

Bugün, ne yazık ki, Müslümanlar tarafından da kullanılabilen, araçsal meşruiyet fikri-ideolojisi modern zamanların icadıdır. Soyut bir söylemle sınırlı modernlik ve modern uygarlık, tahakküm üreten bir kibir ve tahakküm üreten bir akılcılıkla insanlığa karşı sınırsız ve korkunç suçlar işledi. Modernlik ve modern uygarlık insanlığın nihai anlamda yok oluşunu gerçekleştirebilecek tekno-bilimsel araçlar geliştirdi. Sanayi Devrimi’yle ilgili bütün harcamaların sömürgeci yağmacılık, hırsızlık ve talan yoluyla sağlandığı bilinen tarihi bir gerçektir. Bugün bile, modernlik ve modern uygarlık, ırkçılık-sömürgecilik gibi arkaik yapıları aşamamıştır. Bu nedenledir ki, ideolojik ve entelektüel nüfuz yoluyla sömürgeleştirme sürdürülebilmektedir.

Hangi toplumda ve kültürde olursa olsun, araçsal meşruiyetler, ahlaki anlam ve ahlaki amaçların bütünüyle dışına çıkıldığını gösterir.

Ahlaki anlam ve amaçlar doğrultusunda ahlaki bir değişim yaşanmadan hiçbir zaman iyi bir şey olamayacağını bilmek ve anlamak gerekir.

Bugün, hangi gerekçeyle olursa olsun, araçsal meşruiyetlere yönelerek İslami alandan, ahlaki alandan hızla uzaklaşıyoruz. Çıkar ve iktidar mülahazalarıyla, ahlaki ve hukuki bağlayıcılıkları hiçbir şekilde umursamıyoruz.

İslami bilincin imhası, ümmet projesinin suikasta uğraması, İslamcılık gündeminin terk edilmesiyle birlikte, Türkiye’de somut olarak tecrübe edildiği üzere, Türk-İslam sentezi merkezinde, kültürel muhafazakarlık, otoriter popülist milliyetçilik, seküler-neoliberal ideolojiyle birlikte, araçsal amaçlar doğrultusunda savrulmaya, hayatlarımızı şekillendirmeye devam ediyoruz.