"Balık baştan kokar" misali, çok açık bir şekilde ifade etmiş olalım ki, bu ümmet ne medeniyet bazında, ne aile yapısında tarih boyunca olması gerektiği yerde olmadı. Müslüman toplumların geçmişiyle ve günümüzde örf, adet ve ananelerine bakın, tam bir bulamaç. Elbette İslâm'dan neşet eden çok güzel örf ve kültürümüz var; fakat olumsuz töresel adetler biçok coğrafyada hâlâ baskın bir kültür olarak hayatiyetini sürdürmektedir. Aile facialarının, töre cinayetlerinin temelinde zaten bu cahiliyet dönemine ait yerleşik mantık yatmaktadır.

Oysa yüce dinimiz İslâm dünya insanlığına katışıksız bir şekilde mükemmel bir medeniyet projesi sunuyor. Fakat ümmet olarak biz bu projeye sahip çıkabildik mi, bu projeyi ne kadar hayata geçirebildik? Bu proje bizim hayatımıza yön, şekil ve renk vermeli değil miydi? Özellikle son yüzyıllık serencamımıza bir bakalım. Hem siyasî olarak, hem aile yapımızla ne tür savrulmalara maruz kaldık? Daha cumhuriyetin kuruluş yıllarında aile hukuku İsviçre'den alınmadı mı? Nasıl olur da (bizim nezdimizde kutsiyeti olan) aile yapımızı yeniden dizayn etmek için teharet nedir bilmeyen Avrupalı'dan normlar alarak şekillendiriyoruz?! Bu olacak iş mi? Her şeyden önce Batı'nın aileye bakışı ve etik değerleri farklı. Batının normları, Batı'nın ahlâk ve namus anlayışı bize uymaz.. Ama ümmet olarak yüz yıldır bir öykünmecilik furyası yaşıyoruz. (Değerlerden uzak insanlara müptezellik ve şatavatlı hayat cazip geliyor.)

Batı hayranlığı, Batı taklitçiliği sadece Türkiye'ye özgü değil. Uzun yıllardan beri Şah dönemindeki İran'ından tutun Fas, Cezayir, Tunus ve Mısır'a kadar taklit had safhaya varmıştı.

Kısacası son yüz yıldan beri sadece yaşadığımız coğrafyada değil İslâm dünyasının hemen hemen her yerinde büyük bir ahlâkî erozyon ve manevî savrulma yaşanmaktadır. Elbette bunda, geçmişe dönük tarihsel  siyasî sapmaların etkisi var. Sömürge ve yarı sömürge yılları asimilasyon politikaları ile geçmişti. Türkiye ise, sözüm ona sömürge olmadı, ama sömürgeden beter Batı'nın müptezel yaşam biçimine metazori adaptasyon politikalarına maruz kaldı...

Batı Avrupa ülkeleri ise, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyevî anlamda yaşamış olduğu ekonomik refah ve kapitalizmin dayatmış olduğu "eğlence, sefahat ve hazza dayalı (ben merkezci) yaşam biçimi" ile namus ve aile mefhumunu ortadan kaldırmış oldu.

33 yıl İsviçre'de yaşamış biri olarak ifade etmiş olayım, Batı’da artık uzun yıllardan beri evlilik dışı "partner hayat" tercih edilmektedir. Ahlâk ve etik değerler tamamen rafa kaldırılmış vaziyette. Üstelik Batılı toplumlar böylesi bir hayatı kanıksamış ve içselleştirmiş durumdalar. Namus kavramı olmayınca şiddet ve cinayetler de vuku bulmamakta.. İffetsizliği ve zinayı ihanet olarak değil fantezi olarak görüyorlar. Bu konuda evli barklı olanlar bile birbirlerine karşı gayet anlayışlı ve hoşgörülüler! Anlayacağınız nice zamandır Batı’da "aile mahremiyeti" diye bir şey kalmamış ve deyyusluk yaşam biçiminin bir parçası olmuş. Rahat bir şekilde eski eşler veya eski partnerler bir araya gelip nefsanî anlamda hoşça vakit geçirip eğlenebiliyorlar. Hatta uç örnek verecek olursak Batı’da swinger (eş değiştirme) kulüpleri de var.

Kısacası Batı ülkelerinde deyyusluk revaçta. Peki bizdeki Batı öykünmecilerine ne demeli? “Hedefimiz muasır Batı medeniyetidir.” “Amacımız ve tek gayemiz çağdaş Batı medeniyetine ulaşmaktır.” 100 yıla yakın süredir Batı vari öykünmeci seküler mantıkla nakarat hâle getirilmiş bu gibi söylemlerle kısmen de olsa hedefe yaklaşıldı sanırız.. Zira öylesine bir ahlâk erozyonu yaşanmaktadır ki, diğer Müslüman ülkelere de "rol model" olarak adeta öncülük etmekteyiz. Elbette diğer Müslüman coğrafyalarda da manevî savrulma yaşanıyor fakat bu derece değil. Bu konuda Türkiye seküler bir yönetim anlayışına sahip olduğu için daha hızlı bir şekilde Batı yaşam biçimi ile entegre olma yolunda ilerliyor. “Kopenhag Kriterleri” “Avrupa Uyum Yasaları” derken şimdi de önümüze “İstanbul Sözleşmesi”ni koydular. İstanbul Sözleşmesi ile sözde kadına şiddetin önü alınmaya çalışılmakta, oysa maddeler tek tek tahlil edildiğinde “cinsel eşitlik" adı altında iş Lût kavmine özgü cinsel sapkınlıkların meşrulaştırılmasına kadar varıyor. Nitekim, İzmir ve İstanbul örneğinde olduğu gibi eşcinseller utanmadan, sıkılmadan, arlanmadan medyanın karşısına geçip düğün merasimleri tertiplemeye başladılar bile.. Bu sapkınlığın had safhası değil de nedir? (Başımıza taş yağsa yeridir!) Toplum olarak bu sapkınlığa nasıl sessiz kalabiliyoruz? Batı bu sapkınlığı tamamen kanıksamış vaziyette. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Almanya'da 30.06.2017 tarihinden itibaren meclis onayı ile eşcinsel evlilik yasal olarak yürürlüğe girdi...

Şunu bilmiş olalım ki Batı’nın değer yargılarıyla bizim aidiyet değerlerimiz asla örtüşmemekte. Şu hâlde biz Müslüman bir toplum olarak kendi evrensel ilâhî değerlerimize dönmek zorundayız. İslâm’ın insanı erdemli kılan yüce ahlâk anlayışı ile Batı’nın müptezel ve gayr-i ahlâkî yaşam biçimi asla kıyas kabul etmez. Biz erkekler İslâm’ın kadına verdiği değeri bilirsek ve bu kurallara riayet edersek, bayanlar da kendi değerini bilip iffet ve vakarlarına sahip çıkarlarsa ne şiddet olur ne de cinayet. Elbette bu konuda aymazlar ve nobran tıynetliler için caydırıcı yasalara da ihtiyaç var.

Fakat şu da bir gerçek ki, (bugünlerde çok gündemde olan) "evden uzaklaştırma cezası" sorunu tek başına halletmiyor. "Kadının beyanı asıldır" demek de yeterli değil ve istismara açık bir konu. Nitekim art niyetli bazı bayanlar bunu istismar edip eşlerinin veya kurban seçtikleri kişilerin hayatlarını karartmaktadırlar. Medya sektöründe çalışıyor olmamızdan dolayı konu ile ilgili görüştüğümüz avukat arkadaşlar "kadının beyanı esastır maddesinden birçok mağduriyetler yaşanmaktadır" diyorlar.

Kısacası palyatif çözüm önerileri ile hiçbir sorunu hâlledemeyiz..

Köklü bir eğitim formasyonuna ihtiyacımız var. Kabul edelim ki, genel anlamda şiddete teşne bir toplumuz. Şu hâlde toplum olarak değişmeliyiz. Aile içi ve sosyal hayatta sevgiyi, merhameti, hoşgörüyü, kibarlığı vel hasılı nezaket kurallarını kişiliğimizin bir parçası hâline getirmeliyiz. Ancak bu şekilde kadına şiddetin önü alınır ve aile hayatı insicama kavuşur. Unutmayalım, kızgın bakmanın ve ses tonunu yükseltmenin haram olduğu bir dinin müntesipleriyiz.

"Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez." (Raf:11)

Başlıkta da ifade ettiğimiz gibi, sorun sadece İstanbul Sözleşmesi değil. Onu behemehâl iptal etmemiz gerektiği gibi ivedilikle aile hukukumuzu da Kûr'ân ve sahih sünneti referans alarak yeniden dizayn etmeliyiz...