Her kasabada şehirde vardır Ramazan Hoca gibi saf yalın gariban kişiler. Kimi cami önlerinde kimi Pazar yerlerinde otururlar konuşurlar, insanlar yemek verir ekmek verir ve onları incitmekten onları kırmaktan çekinirler , saflıklarından mıdır yüreklerinden dökülen nağmelerin basit ama etkileyici olmasından mıdır, kendileri gibi mal mülk hevesleri olmadığından mıdır  bilinmez. Bu kişilere genellikle deli yerine veli muamelesi de yapılır her ne kadar kendilerinin böyle bir iddiası olmadığı halde.

Bazı İslamcı geçinenler bile, Ramazan hocanın konuşmalarında çelişkiler olduğu, ayetleri bağlamında kullanmadığı, kıyafetlerinin düzgün olmadığı, tıraşının nizami olmadığı, ayakkabısının boyalı olmadığı, ağzından köpükler çıkararak insanları azarladığı ve aslında bu kişinin düpe düz bir tacizci olduğunu söyleyebilecek kadar da muhafazakarlığa evirilmiş durumdadırlar. Ramazan hoca mehdiyim demiyor, mesihim demiyor bu dini sadece ben bilirim havasında değil, resmi bir görevlide değil, üniversitede Prof. veya Doç. da değil. Belki de Müftülüğün bu hususta duyarsız kalmasından oluşan boşluğu doldurmaya çalışan gönüllü birisi olarak  yürek yangısından dökülen nağmeleri, analitik çözümleme yapıp çürütmeye çalışanların neredeyse hiçbir konuda ittifak edemeyen din adamlarının kitap veya konuşmalarına kayıtsız kalmalarının da arka planını anlamak gerek.

Ramazan hocanın tacizci olduğu, camiye uygunsuz kıyafetle giren bayanları taciz ettiği ,gözlerini haramdan sakınması gerekirken , bilakis kıyafetlerinin uygunsuz olduğunu söylediği bayanlara bakıp bir de onları uyardığı için Kuran ayetlerine  de muhalefet ettiğini söyleyebilecek kadar muhafazakar ve bilimsel İslamcı yazarlarımız bile var.

Ramazan hocanın akıl hastanesine yatırılmasının Ramazan hocaya kaybettireceği veya onun durumunu rezil edebileceği bir durum oluşturmaz. Konuşmalarını dinlerseniz bunu anlayabilirsiniz. Kendisi zaten doğruları söyleyenlere deli muamelesi yapıldığının bilincinde. Sosyal medyada Allah velisi bir kulu tımarhaneye kapattılar bu bize veya size yakışır mı tarzı tepkiler oldukça yayıldı. Her kesimden insanlar tepki ortaya koydular. Bazıları da  siyasal iktidara bir leke gelmesin,beka sorunu yaşanmasın, adam Allah kelamı söylüyor ama vardır bir bit yeniği bekleyelim de görelim diye ya ses çıkarmıyor ya da edilgen cümlelerle meseleyi anlamaya çalışıyor.

Tepkiler çoğalınca Diyarbakır Başsavcılığı bir basın açıklaması yaparak meseleyi aydınlatmaya çalışıyor. Ramazan hoca, Diyarbakır Ulu Camiye camii adabına uygun olmayan kıyafetle girmek üzere olan bayanı uyarıyor ve bayan ise kendisini Ramazan hoca denilen kişinin taciz ettiğini ihbarda bulunuyor. Zaten Ramazan hocada kendi ifadesinde camii avlusunda bir dini mekanda inananların ibadet ettiği bir yer de İslam dini kurallarına uygun olmayan kıyafet giyen bayana etek giymesi uyarısında bulunduğunu ifade ediyor ve mahkeme bu delillerle bayanı taciz etme suçunun sabit olduğunu 5237 sayılı TCK’nın 105/1-1.fıkra ve 53.madde gereğince cezalandırılmasına , okuma yazma bilmeyen babasının verdiği dilekçeye istinaden de cezai ehliyeti olup olmadığının tespiti için Dicle Üniversitesi Psikiyatr bölümüne sevkine ve şizofreni tanısı konulmasından dolayı 5237 sayılı TCK 32/1 kapsamında değerlendirilerek taciz suçunu hem kadının beyanından hem de Ramazan hocanın ifadesinden işlediği sabit olmasına rağmen bir psikiyatr merkezinde tedavi edilmesine ve durumun raporlanmasına karar veriliyor.

Yani Ramazan hoca ya şizofren olamaya razı olup Elazığ’da Tımarhanede kalacak, ya da akıllı olduğuna hükmedilip tacizci olarak ceza alıp tecavüzcülerle cezaevinde kalacak. İşte CEDAW ile başlayan, 5237 sayılı TCK ile devam eden ve en sonunda ise İstanbul sözleşmesi ve uygulamada 6284 sayılı yasa ile kemale eren, kadınları koruyacağız toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacağız diye kurduğumuz mengenede öğütülen sadece bir örnek.

Gerek uluslararası anlaşmalar olan CEDAW ve İstanbul Sözleşmesine, gerekse bu doğrultuda uygulamaya konulan yasalara; usul, içerik ve süreç açısından yıllardır yapılan itirazları önemsemeyen dikkate almayan kitleler cemaatler STK’lar ,son günlerde mağdurlar çoğalınca , sonuçlar üzerinden tepki geliştirmeye başladılar. Henüz Siyasal iktidarın kör savunucuları ile trolleri ve batılı bilimsel değerlere saygı duymayı meşruiyet ve gereklilik görenler kadına şiddeti ve ayrımcılığı önlemenin en iyi yolunun CEDAW ve İstanbul sözleşmesinin tam uygulanması ile sağlanabileceğini ve karşı çıkanların ise kadını yok saymaya çalışanlar olduğunu, kadınlara her türlü şiddetin reva görülmeye  çalışıldığını savunmaya devam etmektedirler.

Feministlerin, farklı siyasi yapıların, insan hakları savunucusu dernek ve vakıfların, Soros destekçilerinin, FETÖ’nün, LGBT taraftarlarının, vekâleten iş yürüten trollerin bu sözleşmeyi savunması anlaşılabilir. Fakat, CEDAW ve İstanbul sözleşmesinin gerekliliği hatta yeterli şiddette uygulanmadığını, manşetten girilen kadına şiddet haberleri ile savunan yılların İslamcı, gelenekçi , muhafazakar ,cemaatçi, sofi bireylerine ne demeli. Dinimizin esaslarından olan ve Kuran’da Müslümanın vasfı olarak belirtilen  Emri Bil Maruf ve Nehyi Anil Münkeri (İyiliği emr etmek ve kötülükten sakındırmak) ve yine İslam’ın ibadet yeri olan camii ortamında dahi yapmanın şiddet, ayrımcılık ve taciz kapsamına alan yaklaşım, yasa, anlaşma  ve uygulamalarını kabul edecek kadar akıl tutulması yaşayan bir kitle ile karşı karşıyayız. Bir ibadet alanında, ibadet eden insanları rahatsız edecek şekilde kıyafeti giyinen kişiyi uyarmak , neden taciz olarak kabul edilebilmektedir.

Kadınlara karşı işlenen cinayet, fiziksel şiddet ve ayrımcılığın kaynağını din veya dindar insanlar olarak kabul edildiğini görenlerin, bunu töre olarak niteleyenlerin, egemen güç olan devletin tüm organları ile hatta adına zorunlu eğitim denilen süreçte dahi  toplumu gençliği ve insanları eğitemediklerini, şiddettin kaynağını kurutamadıklarını bilakis şiddeti beslediklerini görememektedirler. Mevzu, hırsızın elini kesme konusuna gelince asıl olanın hırsızlığı ortadan kaldırmak veya hırsızlığa sebep olan faktörleri ortadan kaldırmaktır diyenler, yoksula balık verme balık tutmayı öğret diyenler, ne oluyorsa konu kadına şiddet, kadın beyanı ,toplumsal cinsiyet eşitliği olunca, elini kesmeyelim de hırsızlık yapmaya devam mı etsin, balık ver yanından uzaklaştır rahat et mantığını uygulamaya koymaktan zevk alıyorlar. Şiddetin kaynaklarını ve şiddete götüren süreçleri ortadan kaldırmak için mücadele etmeli, eğitim verilmeli, ayrıştırıcı dil ve uygulamalar terk edilmeli, batılı paradigmanın dayatmalarının oluşturduğu travmaları çok iyi tespit edebilmeliyiz. Yıllardır şiddeti yok edemiyor sıfırlayamıyor oluşumuzun aczi yetinin sorumlusu olarak dini veya dindar anlayışı görenler ile, siyasal iktidarların, kralların, şahların, padişahların iktidar hırsı uğruna kurban ettikleri değerleri çarpıtmalarından , halkı sadece daha kolay idare ve sevk edilen, ölmeye ve öldürmeye hazır taburlar olarak eğitmekten başka bir müktesebat geliştirmeyen ve küresel hesaplar karşısında da varlık ortaya koyamayan edilgen kitleler oluşturanlara söyleyecek sözü olmayanlarda aynı kişilerdir.

Kadına,çocuğa, yaşlıya, hayvana, bitkiye, doğaya ve hatta erkeğe şiddet kötüdür ve her zaman cezalandırılmalıdır. Ancak, Şiddete ve tacize öyle bir tanım getirildi ki; çevrenizdeki  insanlara yapacağınız her uyarıyı veya tavsiyeyi  psikolojik, ekonomik, dini ,manevi şiddet olarak değerlendirip  size tacizci suçlaması ile ceza verip , ya hapishanede tecavüzcülerle aynı koğuşa yada  tımarhaneye delilerle aynı koğuşa mahkum edecekler. Ramazan hoca örneğinde olduğu gibi.

Uluslararası şirketler, küresel kampanyalar, reklamlar, filmler, araştırmalar ,teoriler, kapitalizm kadınlara her türlü düşünce, yaşam ve harcamayı tavsiye ediyor, özendiriyor ve dayatıyorken; bunu bir erkek olarak en yakınınızdaki kız kardeşinize , eşinize, kızınıza, annenize , komşunuza, iş arkadaşınıza sizin yapma şansınız yok siz karışamazsınız çünkü onlar çağın gereği gibi en doğru şekilde karışıp istediklerini taciz etmeden elde edebiliyorlar. Küresel vampirler istedikleri toplum yapısını küresel uygulamalar, sözleşmeler ,filmler, reklamlar, eğitim ve öğretim ile dayatıyorken senin sadece izlemeni ve gördüklerine tabii olmanı istiyorlar.

Camide uygunsuz kıyafet giyen bayanı uyaran deli raporu verilen Ramazan hoca değil de , resmi bir görevlide yapsa aynı taciz suçlamasına maruz kalacaktı. Söz konusu rahatsızlık Ramazan hocanın uyarı üslubu değil, bir bayanın ibadet mahallinde bile din kurallarına göre uyarılmasıdır. Söz konusu taciz suçlaması Ramazan hocaya özel bir ceza değil, bir ibadet alanında dinin kurallarını hatırlatan kişiye karşı verilmiştir. İlerde kimlere ne tür suçlamalar yapılabileceğini kestirmek bile imkansız hale gelmektedir.

Keşke boşanmalar, aldatmalar, cinayetler , dağıtılan aileler, sahipsiz kalan çocuklar, evden uzaklaştırılan kocalar, tecavüzcü koğuşuna atılan masumların sayısı yüzbinleri bulmadan ,hiçbir ücret talep etmeyen, ihale istemeyen, koltuk peşinde koşmayan, ütülü marka kıyafet giymeyen saf sıradan mahallenin Ramazan hocaları tımarhaneye mahkum edilmeden önce bu sürece neden ve nasıl geldiğimizi tespit edebilseydik veya tespit edenlere kulak verseydik. Söz konusu yasalar ve sözleşmeler hakkında esaslı çalışmalar yapılsaydı, tartışılabilseydi, batılı formlara mahkum edilmektense ortak ve barış içinde yaşamamızı sağlayacak Medine Sözleşmesini konuşuyor olsaydık, evlenmeleri kolaylaştırsaydık, toplumsal cinsiyet eşitliğini değil, Toplumsal eşitliği sağlamayı, sosyal adaleti nasıl sağlayabileceğimizi, gelir dağılımını nasıl eşitlerizi, çalışma saatlerini, eğitim ve öğretimi, ortak kullandığımız  havayı suyu toprağı konuşabilseydik derken  Ramazan hoca saflığında ve sadeliğinde konuşanların bile tımarhaneye razı olması gerçekliği tüm çıplaklığı ile karşımızda durmaktadır.

Ramazan hocanın tedavisinin kısa sürede tamamlanıp raporlanarak tımarhaneden çıkarılıp tacizden ceza alması engellenerek yaşamasına mı razı edileceğiz ve bununla mutlu olacağız yoksa bu maruz kalınan şiddet ve taciz komedisine bir son verecek bir sürece mi gireceğiz?