Edgar Morin-Sami Nair’in “Bir Uygarlık Siyaseti” isimli kitabını yıllar önce okumuştum. Herhalde yirmi sene olmuştur. Morin Fransız sosyalistlerinin önemli isimlerinden. Avrupa Birliği'nin fikir babası olduğu yönündeki rivayetlerin yanı sıra pek çok ünvana sahip biri. Edgar Morin ile ilgili benim en çok dikkatimi çeken batı dünyasının içinden biri olmasına rağmen Batı'ya yaptığı ciddi-dürüst eleştiriler olmuştur. Şu günlerde bu ismi bana hatırlatan AB ülkelerinin bırakın dayanışmayı, virüs sebebiyle başka bir ülkeye gelen tıbbi malzemeye el koyarak yaptıkları korsanlık mı,yoksa kendileriyle beraber tüm dünyayı felakete sürüklemeleri mi bilemiyorum.

Yukarıda zikrettiğim kitabı siyasi, felsefi, ekonomik alanda haklı eleştirilerden oluşmakta. Bu eleştirileri daha da anlamlı kılan tam bir haddini bilme ve tevazu uslubuyla eleştirilerini yapmış olması. Bunun yanı sıra insanın acziyetini kitabın muhtelif bölümlerinde sıkça itiraf etmesi bir başka önemli özellik.

Merhum Roger Garody’nin Müslüman olmadan önceki ekolünden bir isim. “Eleştiri muhayyileyi, muhayyile eleştiriyi doğurur” cümlesi ona ait. Bu cümlenin hakkını vererek Batı'ya yaptığı eleştiriler hala geçerliliğini koruyor. İçinden geldiği siyasi ekolün de, batılı ilerlemeci tarih anlayışının da aksine olarak “ne ilerlemesi ,her şeyi berbat ettik; insani alanda hiçbir ilerleme yok” diyerek içinden çıktığı batıyı dürüstçe eleştirmeyi biliyor. Özellikle son bir-iki ayda bir kez daha ortaya çıktı ki, batılı hümanist değerler ve kapitalizm vaad ettiği dünya cennetini insanoğluna veremedi. Dünyayı cennet yapma vaatlerinin tamamen içi boş olmasının yanı sıra ,küresel bir avuç zenginin hırsları uğruna cehenneme çevirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Dünyayı cennete çevireceklerini iddia ederek dini olan her şeyi reddedenlerin cehenneme çevirdiği bir dünya… Bugünler nispeten iyi günlerimiz.

Başlangıçta belki de çok iyi niyetlerle geliştirilen yeni buluşlar ve bilimsel yöntemler ne yazık ki bitmek bilmeyen hırs ve sömürülerinin bir aracına dönüştü. Bugün bu sömürü çarkına hizmet etmeyen bilim dalı, teknolojik gelişme ve yeni buluşlar neredeyse yoktur. Mesela aşıyı salgın hastalıkların önlenmesi ve insan sağlığı için ürettiler; ancak bugün insanların toptan büyük kitleler halinde yok edilmesi için kullanılan bir araç olması söz konusudur. Aşı ile insanların kısırlaştırması, genetiği ile oynanması ve benzeri etkiler ayrıca konuşulmaktadır.

Geçenlerde sosyal medyada izlediğim bir videoda uluslar arası üne  sahip Amerikalı bir doktor korona virüsden ölenlerin büyük çoğunluğunun son on yıl içinde grip aşısı yaptıran kişiler olabileceğini ve bunun bilinçli olarak araştırılmadığını söylüyor. Düşünebiliyor musunuz ya şu an “korona virüs aşısını bulduk” deyip aşıladıkları milyonlarca insanın geleceğini.

Yeni buldukları gıda geliştirme ve tarım teknikleriyle  ilk önce dünyada açlığı ortadan kaldıracaklarını vadettiler ancak açlık ve açlıktan ölümler her yıl daha da artıyor. Sağlıklı beslenme diyebileceğimiz her şeyi hırsları uğruna tüm dünyada ortadan kaldırıyorlar. Küresel şirketlerin patronlarına, emperyalist ülkelere ve onların yerli işbirlikçilerine gereken dersi bizlerin vermesi gerekiyor.

Batının bilim ve teknoloji çağı tanımlamasını Morin “teneke çağını yaşıyoruz” diyerek eleştiriyor. Gerçekten de gelişen bilim ve teknoloji dünya insanının hangi problemlerini çözebildi, hangi refahı sağladı?

Problemlerin çözümü için buldukları her uygulama onlarca yeni probleme yol açmakta, her yeni onlarca problem için yeni çözümler üretmeye çalbalıyorlar. Sağlık sektöründe kullanılan ilaçların bir hastalığı iyileştirirken pek çok yan etki ile zarar vermesi gibi. Güya insan sağlığı için çalışan, ilaç firmaları ve sağlık örgütleri insanları en küçük bir rahatsızlıklarından yakalayıp hayatı boyunca ilaç ve tıbbi gereçlerin müşterisi durumuna getiriyor. Tedavileri genellikle iyileştirmeye dönük olmuyor. Çünkü iyileşmiş her hastaya kaybedilmiş müşteri gözüyle bakıyorlar. Sizin üzerinizden olabildiğince kar etmek asıl hedefleri. Belli bir yaşa gelmiş hemen herkesi en azından şeker ve tansiyon haplarının düzenli müşterisi olarak ölünceye kadar, yani ortalama 20 yıl boyunca sömürülerinin nesnesi yapıyorlar.

Eleştiri mantığının ve sorgulamanın yasak olduğu muhafazakar kafa yapısı ise tüm dünyada küresel emperyalist politikaların mazlum halklara uygulanmasından başka bir şey yapmamaktadır.Batıdan gelen her şeyi tartışmasız benimseyen sağ ,sol ya da Muhafazakar Kemalistler her geçen gün milletimizi-Müslümanları biraz daha köleleştiriyor.

Aydın'ı- Entelektüel’i “batının etki ajanı”, profesörü “modern dinin rahibi" olan, hükümetleri icazetini ABD veya İngiltere'den alan, her kademedeki yöneticileri batıdan gelen her şeyin altına tereddütsüz imza atan insanlardan ve onların yönettiği toplumdan ne beklenebilir ki?

Batıya bakmaktan sadece “boynumuz ağrımıyor” artık. Her tarafımız tamamen felç olmuş ve “zihinsel-kültürel felç” sebebiyle hiçbir irademiz, hareket kabiliyetimiz kalmamış durumda…

Anıtkabirde Kemalist seçkinlere serbest olan saygı duruşu-ibadet ; camilerde, cenaze namazında Müslüman halka yasaklanıyor ve hiç birimizin sesi çıkmıyor. Bugün LGBTİ derneklerinin sesi toplumdaki bütün seslerden daha fazla çıkmakta. Çünkü arkalarında batılı efendilerinin ve bunların yerli işbirlikçilerinin olduğunu, hukuki ayrıcalıklara sahip olduklarını çok iyi biliyorlar. Bunların küçük yaşta zina ve homoseksüellikleri serbest, ama aynı yaştaki nikahlı yasal evlilik yasak. Sadece boynumuz ağrımıyor artık ülkemizde ve tüm dünyada insanlar da insanlık da yok ediliyor. Parası olmayanı ölüme terk eden, kendi insanını bile süründüren, batılı olmayan toplumları insan olarak bile görmeyen, virüs için bulunan aşıyı Afrika'da denemeyi rahatlıkla konuşan, medya organları ile insanları büyüleyip sürü haline getiren, insanlık dışı canileri vicdansızları mı örnek alacağız?

Sömürge ve sürü olmaktan, nesne olmaktan ancak kendi değerlerimize sımsıkı sarılmakla kurtulabiliriz. Kaynağı Kelime-i Tevhid olan İslami değerler bizleri her çağda gerçek anlamda özgür ve bağımsız kılacaktır. Kendi değerlerimizden uzaklaştığımız oranda başkalarının ya da nefsimizin kölesi haline geliyoruz. Sadece kendi değerlerimizi yaşatarak var olabiliriz. Aramızdaki dostluk, kardeşlik, dayanışma, paylaşma, birbirimizin derdiyle dertlenme, birlik olma, birbirimize tahammül etme ve benzeri insani-ahlaki ilişkilerinin yaşatılması bile sömürgecilerin çarklarını etkisiz hale getirmeye yetecektir.

Merhum Mutahhari’nin bir kitabında okuduğum, şair Ahtal’in yüzlerce yıl öncesinde söylediği şu cümle çok şey anlatıyor bizlere... "Ben bağlanmış bir köleyim, ama yeryüzünde ne kadar bağlılık varsa hepsinden azade olmuş bir köleyim."

Allah’a bağlılığımız diğer tüm bağlardan bizi özgür kılmıyorsa Morin'in deyimi ile "kendimizi bir nesne gibi karşımıza alıp" sorgulamalıyız.

Allah'a ve Resulüne bağlı mıyız?