Diyanet İşleri Başkanı geçtiğimiz Cuma günü İslam’ın zinayı haram saydığını, zina ve eşcinselliğin hastalıklara neden olduğunu ve kuşakları çürüttüğünü söyledi. Başkanın Kur'an ve sünnete dayalı olarak yaptığı hutbe bir anda ülkenin gündemine oturdu. Aslında başka bir açıdan bakıldığında hutbe son derece ılımlı ve liberal görüşleri de içeriyor. Ancak konu bu değil. Konu hutbe üzerine başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bazı baroların ve sivil etki ajanlarının kopardığı yaygara.

Verdikleri tepkilere bakıldığında bu yapıların kendisini sadece ülkenin değil kâinatın hâkimi gibi algıladığını görebiliyorsunuz. Özellikle Ankara-İstanbul Barosu Prof. Erbaş’ın açıklamalarına kelimenin tam anlamıyla kin kustu. Bir anlamda içini döktü. Peki, ne dedi bu barolar.

Ankara Barosu Diyanet İşleri Başkanlığının yakın bir zamanda kadınların yakılmasına fetva verme ihtimali olduğunu iddia edecek kadar ahlaksız ve mantıksız bir açıklama yaptı. Diyanet İşleri'nin ifade ettiği ayet ve hadisler ile ilgili olarak " Çağlar öncesine ait"  dedi. Kullanılan sözler için "kan kokan" dedi. Kadim değerlerimiz için "kutsal sayılan ve doğma" ifadelerini kullandı.[i] İstanbul Barosu Ali Erbaş’ı toplumsal nefreti teşvik etmekle, halkı LGBT+ ve eşcinsel bireylere karşı kışkırtmakla suçladı ve acil olarak yaptırım uygulanmasını talep etti.[ii] Şu kine ve öfkeye bakar mısınız? Daha ne yapsınlar. Yüzümüze tükürmedikleri kaldı.

Ankara ve İstanbul Barosu'nun açıklamaları aslında malumun ilanıdır. Ortada tuhaf bir durum yok. İnançlarının gereğini ve destek aldıkları yapıların isteklerini yerine getiriyorlar. Geriye dönüp şöyle bir düşünelim. Sapkın lobilerin istediği konularda çalışma, panel, eğitim, hukuk düzenlemesi yapmaktan çekinmeyen Ankara ve İstanbul Barosu’nun halkımızın inançlarına ve değerlerine uyumlu bir açıklamasına ya da uygulamasına şahit olan var mı acaba? Ama 28 Şubat sürecinde başörtülü avukatları barolarına kaydetmemelerini, ordu göreve ve kahrolsun şeriat sloganlarının atıldığı eylemlere cübbeleriyle katılmalarını sanırım hepimiz hatırlıyoruz.

Olayın farklı bir yönüne dikkat çekmek istiyorum. Ankara barosu üyelerinin çoğu Ankara hukuk mezunu. İstanbul Barosu üyelerinin çoğu da İstanbul hukuk mezunu. Türkiye’nin en başarılı eşit ağırlık öğrencileri Ankara ve İstanbul hukuk fakültelerine gider. Çünkü şöyle düşünmektedirler. Ankara ve İstanbul hukuk mezunları hukuk sisteminde çok iyi yerlere geliyor. Çünkü eğitimleri çok iyi. Gerçekten de on yıllarca Ankara ve İstanbul hukuk mezunları çok iyi yerlere geldiler. Düşünün nerede önemli hâkim, savcı, daire başkanı varsa çoğu İstanbul Ankara hukuk mezunları idi. Bu işte bir tuhaflık yok mu?

Onlardan sadece 1-2 net az yapmış üniversite öğrencileri hiçbir yere gelemezken, bu üniversitenin devşirilen mezunları önemli noktalara geliyorlardı. Aslında cevap basit. Çünkü bu iki üniversite, malum ideolojik azınlığın adam devşirme merkezleri idi. Anadolu'nun çalışkan ve azimli çocuklarının beynini yıkayarak adam devşiriyorlardı. Tabii ki bileğinin hakkıyla istediği makama gelenler vardır. Bunları devre dışı bırakmak gerekiyor. HSYK'nın eski yapısını bilenler vardır. Öyle önemli yerlere, Yargıtay’a, Danıştay’a falan seçimle, sınavla hukukçu atanmıyordu.  Tesadüfe bakın ki bu mutlu azınlığın istediği kişiler atanıyordu. İki düzine insan Türkiye'de nerede kimin görev alacağına karar veriyordu. Kurdukları Çağdaş...., Atatürkçü... vb. isimli dernekler yürüttükleri ideolojik mücadelenin merkezleri idi. En büyük destekçileri de küresel siyasi ve ekonomik elitlerin içerideki aktörleri olan lions ve rotary kulüpleri idi. Bu dernekler ve kulüpler aracılığı ile hukuk sisteminde, üniversitelerde ve bürokraside örgütleniyorlardı. Zaten The Cemaat bu durumu fırsat bilerek HSYK'nın yapısını değiştirdi ve hukuk sisteminde etkin bir noktaya geldi.  Keşke tarihin tozlu sayfaları aralansa da hangi taktiklerle nereleri işgal ettiklerini daha net anlayabilsek.

Bugün acı gerçek şudur. Kültür ve düşünce dünyamız işgal altındadır. Bir sivil toplum kuruluşu ülkenin gündemini belirlemektedir. İktidara yakın hiçbir sivil toplum kuruluşu benzer bir etkiye sahip değildir. Kültür ve düşünce dünyamız iktidarın kendisinin ait olduğunu ifade ettiği temel ilkelere ve değerlere ait değildir. Hukuk, siyaset, sanat ve akademik hayatımız seküler, materyalist ve neoliberal değerlere sıkı sıkıya bağlıdır. Ve bu değerlere yönelik her eleştiri ve alternatif öneri hakaret, hafife alma ve iftira ile ötekileştirilmektedir.

Aslında mesele bazı baroların ve STK’ların yaptıkları açıklamalar değildir. Asıl mesele baroyu eleştirenlerin yaşadığı tepkisellik ve fikir kısırlığıdır. İngiliz yönetmen Ken Loach’un çektiği, İrlandalıların İngiliz faşizmine karşı verdiği mücadeleyi anlatan Özgürlük Rüzgârı adlı bir film var. Filmde İngilizlerin anlaşma teklifinin tuzak olduğunu söyleyen Damien yoldaşlarına "Bu anlaşmaya imza atarsak, değiştirdiğimiz sadece güçlülerin aksanı ve bayrağın rengi olur" der. İstanbul sözleşmesi ile yaşadığımız tam da budur. Bu sözleşme ile cinsiyetsiz toplumu planlayanların kullandığı dillerden biri de Türkçe olmuştur.

Hikâye bu ya eskiden bir köy evinde odada bir bebek ve yanında bir tas süt varmış. Sabaha kadar bir şey yememiş aç keçi sütü görünce içmek için koşar ama ipi kısa geldiği için süte yetişemez. Tepindikçe ve süte ulaşamadıkça sinirlenir keçi. Durumu gözleyen Şeytan keçinin ipini biraz gevşetir. İpi uzayan keçi koşarak bebeğe bir boynuz darbesi vurur ve sütü içer. Sesi duyan anne odaya geldiğinde ölen bebeğinin hıncını keçiyi öldürerek alır. Sesi duyan kayınpederi eve gelince çocuğun ve keçinin öldüğünü görünce öfkeden deliye döner ve gelinini bıçaklayarak öldürür. Ve yere yığılarak hallerine üzülür. Biraz sonra eve gelen koca babasının elindeki bıçağı ve ölüleri görünce, tüm bunları babasının yaptığını düşünerek babasını öldürür. Şeytan dostuna döner, sinsi sinsi güler ve “şimdi tüm bunlar için beni suçlarlar. Ben sadece ipi biraz gevşettim” der.

İstanbul sözleşmesi cinsiyetçi yaklaşımıyla, sapkın eğilimleri meşrulaştırmasıyla, içeriği belirsiz bir şiddet tanımlaması yapmasıyla, dini ve ahlaki değerlerin tüm etkisinin ortadan kaldırılmasını talep etmesiyle ipi biraz gevşetmiştir.[iii] Nitekim sözleşmenin ve LGBT+ haklarının savunucularından biri olan Kaos GL derneği, “İstanbul Sözleşmesi silah, Grevio Raporu mermidir” diyerek sözleşmeyi sahiplenmektedir.[iv] Eşcinsel ve Feminist derneklerin çatı kuruluşlarından biri olan Türkiye Kadın Federasyonu başkanı Canan Güllü, “herhangi bir konuda sözleşmenin delinmesi durumunda canımız pahasına sokağa çıkarız”[v] diyerek kararlılığını ortaya koymakta ve sözleşmenin etkin uygulanması çağrısı yapmaktadır.[vi]     İstanbul ve Cedaw sözleşmelerinin gölgesindeki bir hukuk sistemi sadece aile yapımızı parçalamıyor. Çocuklarımızın da gittikçe özünden uzaklaşmasına neden oluyor. Yoksa bu ülkenin çocukları bu hale kendi kendine gelmedi. Şimdi soralım.

- Siyaset, ekonomi, aile ve eğitim hayatı İstanbul Sözleşmesinin cinsiyetçi ve sapkınlıkları meşrulaştıran ruhuyla yapılandırılırken baroyu eleştiren kişi ve kurumlar ne yapıyordu?

-   Bu barolar LGBT+ hakları merkezi açarken, okullarda toplumsal cinsiyete dayalı eğitimler verirken, yasa ve yönetmeliklerimizi belirlerken aklımız neredeydi?

-   İfadeler için özür diliyorum ama Allah gay’dır, İsa eşcinseldir, aileniz batsın, sevişirim sana ne,  pornoma dokunma… gibi ötesini yazamadığım aşağılık afişleri taşıyanlar hangi yasalardan güç alıyorlar?

-  Kur'an'ın, sünnetin ve kadim geleneğin önemli gördüğü tüm değerlerin tersi ekranlarda, kitaplarda, müziklerde, sokaklarda, yasalarda özgürce at koşturmuyor mu?

-   Etkisiz açıklamalar haricinde yapabileceğimiz başka bir şey yok mu?

Neden çağlar öncesine ait denilen “çağlar üstü değerlerimizi” merkeze alarak bir hukuk, eğitim, siyaset sistemi planlayamadık. Odaklanmamız gereken temel nokta burası değil mi?

Tabii ki yapılması gereken çok iş var. Ancak yapmamız gereken en önemli görev düşünce dünyamızdan başlayarak kültür, siyaset ve eğitim hayatımıza boy abdesti aldırmak. Kendi özümüze, kendi değerlerimize, kendi inancımıza özgü düşünme yeteneğine geri dönmeliyiz.

Rahmetli Bilge Kral Aliya’nın savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir diye nefis bir sözü var. Biz savaşı düşmana benzeyince kaybetmiştik işin aslı. AK Parti tabanındaki bazı kişi ve kurumlarda bir akıl tutulması yaşanıyor. Ne zaman İstanbul Sözleşmesi, Cedaw ve 6284 gibi yasalara yönelik bir eleştiri yapılsa cansiperane sözleşmeyi savunma anlamına gelecek yorumlarda bulunuyorlar. Neymiş efendim bizim de hatalarımız ve gelenekten kaynaklanan yanlış yorumlarımız varmış. Evet, var, ancak bunları savunan yok ki. Bunların giderilmesi için İstanbul sözleşmesine de gerek yok zaten. Sözleşmenin ruhu, içeriği ve yapılan uygulamalar küresel şirketlerin ve destekledikleri lobilerin ürünü. Bu noktanın gözden kaçırılmaması gerekiyor. Kaldı ki Ankara Barosu bile yaptığı son açıklamada Diyanet İşleri Başkanlığının hutbesine karşı yaptıkları açıklamanın temel dayanağının İstanbul sözleşmesi olduğunu söylüyor.[vii] İstanbul Sözleşmesi'nin korunması gerektiğini söylüyor. İHD genel merkezi İstanbul Sözleşmesini referans göstererek her türlü cinsel yönelim ve kimliğin doğal ve zorunlu olduğunu ifade ediyor.[viii] Baronun, İHD genel merkezinin ve benzeri yapıların savunması sözleşmeye yönelik eleştirilerin ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor aslında.

Hükümete destek veren yapılar alkışlamak, talep etmek, övmek ve savunmak dışında bir şeyler yapmalı. İktidara yakın bazı kesimler insani ve İslami sorumluluklarını hükümete, cumhurbaşkanına havale ederek kendini rahatlatıyor. “Bunu yapanlara en ağır cezalar verilsin” benzeri cümlelerle sorumluluğu hükümete atan bir taraftarlıktan kurtulmak gerekiyor. Senin işin hâkimlere akıl vermek değil ki… Bu durum şuna benziyor. Allah bizden muhtaçlara yardım etmemizi istiyor (Fecr/17-20). Biz de Allah’ım muhtaçlara yardım et diyerek sorumluluğumuzu haşa Allah’a iade ediyoruz.

Bu ülkeye yapılacak en büyük iyiliklerden biri İstanbul sözleşmesini iptal etmektir. Ayrıca sözleşmeye dayalı olarak çıkarılan kanunları da revize etmektir. Yetkililerin ve etkililerin bu konuda inisiyatif alması gerekiyor. İktidar ait olduğu değer sisteminin etkin olmasını istiyorsa acilen bu konuya eğilmeli. Sözleşmenin iptali hem doğru bir iş olur hem de bir sonraki seçimleri garanti eder. Ak Partinin yükselişinin başörtüsü mağduriyetinin ve dini değerlere yapılan saldırıların savunulmasıyla olan ilişkisini hatırlamak gerekir.

Bununla birlikte sapkın lobilerin eşitlik ve özgürlük bahaneleriyle çocuklarımızı ve insanlarımızı kirletmelerine engel olunacak yasal ve pedagojik önlemler acilen alınmalıdır. Falancalara özgürlük diyenler gerçekten özgürlük değil üstünlük elde etmek ve mevzi kazanmak istiyorlar. İnsan hakları tanımının yetersiz kaldığı, karşılamadığı bir kavram zaten yok. İslam evrensel insani değerlerin diğer adıdır. Hal böyle iken neoliberal kültürün temel sayıltılarını, eşcinsel-feminist lobilerin dayatmalarını, cinsiyetsiz toplumu kurgulayanların hayallerini neden evrensel kabul edelim? Hukukun meşruiyet kaynağı neden sapkın ideolojilerin sapkın fikirleri olsun. Meşruiyetini ahlaktan almayan bir hukuk toplumu ifsat eder.

Yapılması gereken en önemli işlerden biri de nitelikli akademik çalışmalar ortaya koyacak kurumsal yapılar oluşturmak. Ünlü birini çağırıp konuşma yaptırmakla sorunlarımız çözülmüyor. Eleştirel bir akıl ile var olan durumu ortaya koymak, inanç ve medeniyet değerlerimize dayalı bilgi, fikir, proje, üretmek gerekiyor. Bu konuda çalışan bağımsız ve müstakil üniversiteler, araştırma kuruluşları, dernekler kurulmalı. Yıllarca bazı yapılar üniversitelere kadın araştırma merkezleri kurdurdu. Aile araştırmaları merkezi, toplumsal değerler merkezi, gençlik araştırmaları merkezi gibi merkezler kurulmalı örneğin.

Yapılacak pek çok iş var. Önce salih bir niyet lazım. Atmaya niyeti olmayan taşın büyüğüne sarılırmış. Bahanelere sığınmayalım. Besmeleyi çekelim. Niyet hayır, akıbet hayır olsun.

Selam ve dua ile.