Yeryüzünde yaşayan canlılar arasında sadece insanoğlu nefsiyle ve şeytanla imtihana tabi tutulmaktadır. Diğer canlılar için böyle bir durum söz konusu olmadığı için onlar iç güdüsel - fıtrî olarak yaşamlarını sürdürürler.

İnsanoğlunda ise sınav gereği diğer canlılardan farklı olarak ihtiras ve nefsanî temayül vardır. İnsanoğlu günaha ve kötülüklere sevk edici temayülü olan nefsiyle ve günah işleme ve kötülük yapma hususunda provakatif dürtüleri olan şeytanla nasıl baş edeceği ve Allah'ın rızasına uygun nasıl bir hayat yaşayabileceği ile ilgili kendisine elçiler ve kitaplar gönderilmiştir. İnsanoğlu muhatap olduğu değerler manzumesi olarak bu ilâhî öğreti ile hayatını şekillendirmek ve disipline etmek ödevindedir.

"Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.  Arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir." (Şems:7-10)

Ayetlerden anlaşıldığı üzere sınav gereği insanoğluna nefsanî temayül verilmiş olmakla birlikte nefsin dürtülerine karşı baş edebilme yeteneği de verilmiş. Zaten bu yetenek verilmemiş olsa sınavımız adil bir sınav olmazdı. Rabbimiz bize kaldıramayacağımız bir yük yüklememiş. "Allah, kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez. Herkesin yaptığı iyilik kendi yararına, işlediği günahlar da kendi zararınadır." (Bakara:286)

İnsanoğlunun nefsiyle baş etmesinin ve onu disiplin altına almasının yol ve yöntemlerin en önemlilerinden biri de oruç ibadetidir.

"Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız." (Bakara:183)

Oruç insana günahlardan ve serkeşlik (sorumsuzluk) duygusundan arınmayı öğretir. Oruç insana Rabbine ve çevresine karşı sorumlu olduğunu hatırlatır.

Oruçlu insan gün boyu aç kalmakla nefsanî temayüllerini zapt'u-rapt altına almaya muvaffak olur. Elbette bunun da kendine özgü kuralları vardır. Sadece aç kalmak yeterli olmamaktadır. İnsan oruç tutarken bunu kalbi, gözleri, kulakları, dili ile, hasılı bütün bedeni ile oruç tutmalı ki faydasını görsün. İnsan oruç ibadeti ile çok yönlü bir şekilde kendisini disiplin altına almayı, kendisini rehabilite etmeyi öğrenip, yüce erdemlere taalluk eden hasletleri kişiliğinin bir parçası hâline getirmelidir. Aslında oruç Müslüman bireyin kendisinde var olan pozitif kişiliğini ("emin" sıfatını), bir ay boyunca tutmuş olduğu oruç ile yeniden formatlamış, yeniden resetlemiş olmaktadır.

Oruç, insanın bedeninde birikmiş yağ ve toksinlere ilişkin maddî fazlalıklardan ve ruhunda birikmiş bir takım zararlı negatif temayüllerden arınmasını sağlar.

Oruç, insanın fıtratında var olan şefkat ve merhamet duygularını güçlendirir. Oruç vasıtasıyla insanda Allah sevgisi kökleşir. Bu kökleşen sevgi ile insan Allah'ın rızasına uygun bir hayat yaşama çabası içerisinde olur. Aynı zamanda insan oruç ile Yüce Allah'a karşı haşyet duygularını geliştirir. Zira o bilir ki, nefsini disipline etmeyip serkeş bir şekilde bırakırsa kötülüklere saplanıp günaha girer ve günaha girmekle de Allah Teâlâ'nın gazabını celbeder. Onun için haşyet duygusu gereklidir. Bakınız yüce dinimiz İslâm'da hayat fenomeni "hafv ve recâ" olgularıyla kaimdir. Yani İslâm'ın insanoğluna sunduğu hayat tasavvurunda "havf ve recâ" (korku ve ümit) arası mutedil bir yaşam anlayışı vardır. İslâm'ın dışındaki dinlerde Allah tasavvuruna ilişkin ifrat ve tefrit söz konusudur. Bunlardan bir kısmı Allah Teâlâ'yı "gazap tanrısı" olarak tasavvur ederken, bir kesimi ise (Hıristiyanlıkta olduğu gibi), Allah'ı salt "sevgi tanrısı" olarak tanımlamaktadır. Hıristiyanlık inancında, "Tanrı insanları çok sevdiği için, işlemiş oldukları günahlarına kefaret olması için oğlu İsa'yı (haşa) kurban olarak çarmıha gerilmesine müsade etmiştir." Hıristiyanlar böylesi bir inançla, böylesi affedilmişlik duygusu ile her türlü günahı işleyebilmektedirler. Öte yandan, Doğu dinlerinin bazısında "gazap tanrısı" tasavvuru ön plânda olduğu için umutsuz bir şekilde dünya hayatından el etek çekip münzevilikten öte miskin bir hayat yaşamaktadırlar. Ne yazık ki, İslâm dünyasında da söz konusu ettiğimiz her iki inanç şekline ilişkin yaklaşımlar sergileyen kesimler var. Allah'ı "gazap tanrısı" gibi tasavvur edip  aile yapılarını ve çocuklarını böyle bir algı ile eğitiyorlar. Çocuk bir hata yaptığında, "yapma yoksa Allah seni yakar, Allah seni cehennemine atar," türünden ifadelerle çocuklarının,  psikolojilerini bozuyorlar. Diğer bir kesim var ki, "Allah de, gerisini bırak," yani "Allah de sonra ne istersen yap çünkü Allah affedicidir" kabilinden yaklaşımlar sergileyerek çocuklarını dinî disiplinden uzaklaştırarak nihilist ve deist yetişmelerine neden oluyorlar. İslâm ise yukarıda kaydettiğimiz gibi "havf ve recâ" kapsamında "mutedil" bir yol sunmaktadır. Evet; bir taraftan yasaklardan sakınmak için "haşyet" duygusuna sahip olacağız, diğer yandan edim ve ibadetlerimizi ümit ve sevgi ile yapacağız. Bizim için ölçü olacak birkaç ayet aktarmış olalım: "Allah'a karşı gelmekten sakının (Allah'tan korkun) ve doğrularla beraber olun." (Tevbe:119) Sakınmak haşyet duymakla olur. Haşyet "hûşû" (saygı) kelimesi ile adeta müteradiftir veya birbirlerinin türevidir. "Haşyet" sözcüğü, "saygısızlık etmekten korkmak" ve "tevazu sahibi olmak" anlamına gelmektedir. Yoksa "zalim birinden korkmak" anlamında değildir.

Bakınız, bütün bu açıklamalarımız bir yönüyle "edep" olgusuna taallûk etmektedir. Onun için şöyle bir darb-ı mesel var: "İslâm'ın şartı beş ise altıncısı da edeptir. İşte oruç ibadeti de nefs tezkiyesinin etkisiyle kişiyi edepli kılar.

"Zalimlere meyletme yoksa sana da ateş dokunur." (Hûd:113) Doğrularla beraber olmak ve zalimlere meyletmemek temel bir kriter olmaktadır. Teşbihte hata olmasın, bu uyarılar adeta trafik kurallarına riayet gibidir. Kurala uymayan ceremesini çeker. Trafik şubesini suçlamaya hakkı yoktur. "Biz onlara zulmetmedik, onlar kendilerine zulmetti." (Hûd:101; Zuhruf:76)

"Bu sizin kendi ellerinizle işlediklerinizin karşılığıdır. Yoksa Allah kullara zulmedici değildir." (Al-i İmran:182)

Bir başka ayet ise şu: "Ey Resulüm de ki: 'Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Al-i İmrân:31)

Ayetten anlaşıldığı gibi Allah sevgisinin karşılığı Peygamberimiz'in tebliğ ettiği buyruklara uymaktır. Zira, "O hevadan konuşmaz, ne söylerse vahyin dili ile söyler." (Necm:3-4)

Kısacası oruç ibadeti ile kazanmamız gereken disiplin "havf ve recâ" ölçüsü muvacehesinde olmalıdır. Oruç ile otokontrol mekanizmamızı geliştirirken uygulayacağımız nefs tezkiyesi ve disiplin ile ifrat ve tefrite sapmamalıyız.

Allah Teâlâ'nın sakınmamızı emrettiği günahlardan "haşyet" duygusu ile ictinap etmeliyiz. Yapmamız emredilen edim ve ibadetleri ise sevgi ve içtenlik duygusu ile yapmalıyız... (Yüce Rabbimiz'den Ramazan ayının bütün İslâm ümmetine suhulet ve bereket getirmesini niyaz ediyorum.)