Bundan iki gün önce skandal bir tabloyla karşılaştık. Tablonun skandallığı evvelâ koronavirüs sebebiyle mahkûm olduğumuz tecrit hayatıyla ilgiliydi. Yetkililer, devlet büyükleri (!), halka bangır bangır bir araya gelmeyin, sosyal mesafeyi koruyun duyuruları yaparken, ülkede eğitimden dine kadar tüm önemli hareketlilikler dahî yasaklanmışken, bu kuralların hiçbirine riayet etmeyerek 23 Nisan ritüelini gerçekleştirdiler. Tam bir skandaldı. Kimseden ses çıkmadı. Sosyal medyadaki nadir eleştirilerin haricinde ne televizyon programlarında ne de haberlerde eleştirel bir tepki koyulmadı. Aksine coşkuyla yayınlarda verildi.

Umre ziyaretinden gelen vatandaşların karantinaya alınıp gözetim altında tutulmasına rağmen bazı çevreler “koronavirüsü yaydılar”, “umreciler işi mahvetti” gibi aslı astarı olmayan bir takım şâyiaları yaymışlardı. Amaçları belliydi tabi. Bir vesile dine, mü’minlere dil uzatmak.[1] Onların “Cehaletlerini” göstermek! Oysa aynı çervreler, 23 Nisan skandalı hakkında tek bir kelime etmedi. Beklerdik ki “cehaletten uzak aydın tavırlarını” bu olay için de göstersinler. Ama bu beklentinin beyhûde olduğunu da biliyoruz elbette. Eğer bu süreçte, yasağa rağmen bir grup Müslüman bir camide toplanıp namaz kılsaydı, eminim ki aynı çevreler yaygara kopartırlardı. Üstelik bu çevrelere entegre olan “modern-muhafazakârlar” da az değil. Zaten asıl tepkimiz de onlara... Zira diğer malûm çevreler kimliğini ortaya koyuyor, siz neyinizi ortaya koyuyorsunuz?

Bahsi geçen bu olaya, gerek içinde bulunduğumuz koşulları gerekse tutarlı olmanın gerekliliğini gözeterek ciddi bir tepkinin verilmemesi evvelâ ne akla ne iz’an’a sığabilecek bir davranış değildir.

Skandalın diğer yönü ise kendisini Müslüman, muhafazakâr olarak tanımlayanların artık bu ritüellere maruz kalmanın ötesine geçip aktif katılımla destek vermeleri, böyle bir durumda dahî tepki göstermemeleridir. Sahi, şu yirmi yıllık süreçte ne değişti de Müslümanlar, muhafazakârlar bu ritüellere “cân u gönülden” destek verir oldu? Destek vermese bile tepki vermez oldu? Bu ritüelleri bizim “camiada” bu kadar normalleştiren şey nedir? Bu sorular üzerine düşünmek, sorgulama yapmak gerekiyor. Siyasî, sosyolojik, ekonomik, psikolojik birçok sebepten bahsedilebilir ancak tüm bu yönleriyle ele almak bir yazıda elbet mümkün değil. Biz sadece bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. O da henüz Mekke döneminde Peygamber (a.s)’a iletilen bir “ilke”dir.

Peygamber (a.s) Mekke’de risâlet görevini üstlendikten sonra Allah’ın dinini yaymaya ve ona uygun yaşamaya başladı. Taviz vermiyordu. Bu durum elbette Mekke’de ona tâbi olmayan, İslâm’ın hayat anlayışını benimsemeyen, özellikle de onun ilke ve prensiplerine apaçık karşı hayat anlayışını ve nizamını savunanlar, yaşayanlarca kabul edilemiyordu. Evvelâ organize sert tepkiler göstermediler. Anlaşmaya, uyuşmaya, ortak bir zemin bulmaya çabaladılar. Peygamber (a.s)’a Mekke’deki gücü, statükoyu, malı, mülkü paylaşmayı teklif ettiler. Böylece onu kendilerine çekebileceklerini düşünüyorlardı. Ancak Allah û Teâlâ ayetleriyle bu duruma âdeta bir set çekti.

Artık (seni ve Kur’an’ı) yalanlayan (ve bu tavırda olan)lara itaat etme! (Çünkü) Onlar arzu ettiler ki sen yumuşak davranasın da, (uzlaşasın ve hoşlarına gidecek işler yapasın da böylece) kendileri de (sana) yumuşak davransınlar.” (68/9)[2]

Mekke’deki bu çevreler Peygamber (a.s)’a teklif götürüyorlardı. “Yeter ki putlarımıza söz söylemesin. Bir yıl o bizim putlarımıza tapsın/saygılı olsun bir yıl da biz onun Allah’ına ibadet edelim” diyorlardı.[3] Şüphesiz bu tavırlarının sebebi, dünya hayatını sevmeleri, ondan vazgeçememeleri, ahireti ise asıl yurt olarak görmemeleriydi. Dünyadaki düzenlerinin bozulmaması için biraz kendileri taviz verebilirdi.

Peygamber (a.s) ise ahireti öncelediği için “Bir elime ayı bir elime güneşi verseniz vazgeçmem” diyerek bu teklifleri kabul etmedi. Daha sonra da Peygamber (a.s) ve ona tabi olmayanlar arasında Kâfirûn sûresinin ayetleriyle net bir çizgi çekildi.

Tüm bunları neden anlattım? Bu olayla ne ilgisi var?

Evvelâ ifâde etmek gerek ki derdimiz birilerini İslâm’a dahil edip diğerlerini çıkarmak değildir. Bunu en iyi Âlemlerin Rabbî olan Allah bilir. Ancak bilhassa Müslüman olduğunu iddia edenlerin ki Müslüman demek İslâm’a teslim olunduğunu ifade eder bu da sorumluluk gerektirir, nasıl bir dalgınlık içerisinde olduğunu, davranışlarının tutarsızlığını ortaya koymak ve uyarmak gerekmektedir. Bu bir Müslümanın üzerine düşen vazifedir.

Yukarıda da tespit ettiğimiz gibi Müslümanlar, muhafazakârlar 100 yıldır süregelen bu ritüellere zaten maruz kalmışlar, tepkilerini sürdürmekle birlikte bir yönüyle de alışmışlardı. Özellikle son 20 yılda bu süreç daha farklı bir yöne doğru evrildi. Ancak içinde bulunduğumuz şartlar göz önünde bulundurulduğunda bu kadar akla ve iz’an’a aykırı bir seferde dahî bunu bir fırsat bilip ciddi tepki gösterilmemesi çok farklı bir sosyo-psikolojik duruma, soruna işaret ediyor. Kayıtsızlık, umursamazlık! İşte bu kayıtsızlığın sebebini de hemen yukarıdaki âyette ve Peygamber (a.s)’la ilgili anlatılanlar arasında aramak gerekiyor. Kafa yormak isteyenler için bir de Tâlut-Câlut kıssasında!

Allah û âlem, vesselâm û aleykum.

    

[2] Hasan Tahsin Feyizli, Tefsirli Kur’ân-ı Kerîm Meali, Server Yay., İstanbul 2017, s. 563.

[3] Bkz. Feyizli, Tefsirli Kur’ân-ı Kerîm Meali, s. 603.