25 Aralık tarihi merhum Sadrettin Yüksel hocanın vefat tarihidir. 2004 yılında vefat etti. Sadrettin Hocayı 80 li yılların ilk yarısında tanıdım. İsmini ise 1979 yılının Şubat ayında oğlu Metin Yüksel'in şehadeti vesilesiyle duymuştum.

Seksenli yıllar pek çok tartışmanın hararetle yapıldığı yıllardı. En çok tartışılan konulardan biri de cuma namazıydı. Pek çok arkadaş cuma namazı kılmamaya o yıllarda başlamıştı. Sadettin hoca o yıllarda bir fetva yayınladı. O fetvaya göre yaşadığımız ülkede cuma namazı kılınamazdı; çünkü  İslam Ahkâmı uygulanmadığı için cumanın farziyyeti kalkmıştı.

Hocanın bu risalesini okuyunca gençlik heyecanı ve cesareti ile “farziyyeti kalkmıştır” cümlesini tartışmaya ve hocayla tanışmaya gittim. 22-23 yaşlarında, tefsir ve hadis usulünden sonra fıkıh usulünü yeni okumanın verdiği bir cesaretti belki de...

"Hocam cuma namazı kıyamete kadar farzdır; diğer farzlar gibi. Ancak şartlar olmadığı için cuma kılınamaz demeniz gerekir. Farziyyeti kalkmıştır cümleniz yanlıştır." dedim.

Hoca ;”Evet farziyet kalkmıştır, ama şu an bu farzı yerine getirmeyi sağlayacak şeyler farzdır” diyerek itirazımı boşa çıkarmış oldu. Fıkıhtan tasavvufa, İbni Teymiye’den muhyiddin-i Arabiye pek çok şey sordum, uzunca cevapları konulara hakimiyetini gösteriyordu. Bu ülkenin ulemasının büyüklerindendi, rahmetle ve saygıyla alıyoruz.

Sadrettin Yüksel hoca ile ilgili asıl anlatmak istediğim konu bu tartışmamız değil. Bahsettiğim yıllarda bütün yabancı paralarda olduğu gibi ABD doları ve Alman markının da  serbest piyasada alım satımı yasaktı. Bugünkü gibi her caddede 1-2 döviz bürosu yoktu, yasak olduğu için el altından alınıp satılırdı.

İstanbul’da bu şekilde döviz alıp satan bir arkadaşımız, yabancı paraların vadeli alım satımının caiz olup olmadığını sormaya hocanın yanına gider. "Hocam altın ve gümüşün vadeli alım satımının caiz olmadığını biliyoruz, doların vadeli alım satımı da öyle mi? Biz bazen doları alıp karşılığı Türk parasını iki gün sonra veriyoruz veya tersini yapıyoruz bu şekilde alışveriş caiz mi değil mi?" diye sorar.

Sadettin hoca merhum, yanında oturanın kulağına eğilip "dolar çiye" diye sorar. Bu soru Kürtçe; "Dolar nedir" demektir, yani demek ki hoca dolar denen para biriminden habersiz.

Bu soru bir alimin geleneksel İslami ilimler bilmesine rağmen günümüz dünyasından ne kadar habersiz olduğunun-olabileceğinin ifadesidir. “Dolar nedir” başımıza gelenlere, yaşadığımız problemlere, İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunlara varıncaya kadar pek çok konunun sebebine dair bir cevap da gizlidir aslında.

Bir alimin "dolar nedir" sorusu müslümanların pek çok probleminin cevabını içinde bulunduran bir sorudur.

Benzer bir durumla 2013 yılında da karşılaştım. Bu değerli hocamla da bir dostumuzun iş yerinde tanıştık. Hoca alim bir insan ve halen medresesi olan biri. Talebeleri var, müderris. İki gün art arda saatlerce konuştuk, pek çok soru sordum. İkinci günün sonunda; "Hocam, batı tüm dünyaya demokrasiyi insanlığın ulaştığı en güzel yönetim modeli olarak pazarlıyor- dayatıyor, ekonomide de liberalizmi... Biz Müslümanlar yönetim şekline dair bugünün dünyasına ne önereceğiniz" diye sordum. Hocanın cevabı üç kelime oldu: "İslami yönetimde adalet, şura ve liyakat esastır" dedi.

İslam’dan biraz haberi olan herkes yönetimde bu üç kelimenin esas olduğunu bilir. Günümüz dünyasında bir alimin İslami yönetim biçimine dair pek çok şey söyleyebilmesi; tabii olarak İslam tarihini, geleneğini, İslami uygulamaları vb. konuları bilmesini gerektirir. Bunun yanı sıra, bugüne dair konuşması için şunları da bilmesi gerekmez mi?

- Demokrasiye yapılan eleştiriler nelerdir?

- Günümüz siyaset felsefecileri neyi tartışıyor?

- Halkın yönetime katılımı oy kullanma haricinde nasıl sağlanabilir?

- Oy kullanma yönetime katılımı yoksa bir kandırmaca mı?

- Demokrasinin adalet, liberalizm, laiklik ile ilişkileri ve buna dair eleştiriler nelerdir?

- İdeolojilerin yönetimler ilişkin eleştirileri neler?

Soruları çoğaltmak mümkün.

Genel anlamda söyleyecek olursak hem İslami ilimleri hem de alet ilimlerini bilenlere alim denmiştir. Bazıları buna akli ilimlerin bir kısmını da dahil etmiştir. Ancak şu soru sorulmamıştır: “İçinde yaşadığı toplumu, coğrafyayı, yüzyılı, dünyayı, hayatı, sokağı tanımadan sadece bu ilimleri bilene alim diyecek miyiz?” Geçmiş dönemde bir İslam aliminin bunların tamamını bildiği veya bilmesi gerektiği zımnen kabul edildiği için mi tanıma dahil edilmemiştir, bilemiyoruz.

Ancak şunu biliyoruz ki İslam-vahiy insanlara, hayata, dünyaya gönderilmiştir ve din hayatın her alanını düzenlemek içindir.

Resul olarak gönderildiği dönemde Hazreti Peygamber yaşadığı toplumu, insanların özelliklerini, sosyal durumları, kabileler arası rekabetleri, ticareti, hâsılı kelâm yaşadığı çağı biliyor, bilmedikleri ise öğretiliyordu. Teferruat veya asli konularda bilmediklerine ise bilmiyorum diyordu. Bazen etrafındakilere soruyor ya da vahiy gelmesini bekliyordu.

“Alimler peygamberlerin varisleridir” buyuran efendimizin (AS) Peygamberi misyonunun varisi olacak ulemanın olmazsa olmaz şartlarından biri de yaşadığı çağı, dünyayı, toplumu tanımasıdır.

İslam'ın insanlığa gönderilmiş bir din olması demek, insanın ve hayatın İslami bir bakış açısıyla ve bugünün diliyle yorumlanması demektir.

İçinde yaşadığımız toplumu, ülkeyi, çağı tanımayan bir İslam alimi hangi problemlerimize, hayatın hangi alanına İslami bakış açısıyla-dine göre-çözüm üretip cevap verebilecektir?

Günümüz dünyasını sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel, felsefi anlamda tanımayan bir kişiye sadece klasik İslami ilimleri bilmesi ile alim denebilir mi?

Yaşadığınız toplumdaki insani durumlardan haberdar olmayan, sosyo-ekonomik yapıyı, psikoloji, sosyoloji bilmeyen biri toplumsal sorunlara ya da kişisel programlara ilişkin bir konuda nasıl İslami çözümler üretebilir ki?

Tarihte yaşanmış olayları anlatarak günümüzdeki problemlere çözüm üretmek mümkün mü?

İçinde yaşadığımız toplumun problemlerini, siyasi, sosyal, psikolojik, ekonomik, kültürel şartlarını bilmeyi bırakın bir kenara pek çok alimimiz maalesef yaşadığımız toplumun dilini bile bilmiyor. Tanıdığım kimi âlimlerimizin Arapçaları çok iyi hatta mükemmel, ancak Türkçeyi bilmiyorlar ve bu topluma vaz-u nasihat ediyorlar.

Çevremizde hangi hoca, alim, kanaat önderi, yazar kendilerine Sorulan bir soruya ben bunu bilmiyor bilmiyorum diyerek cevap veriyor?

Bu saydıklarımızdan kaç tanesi bilmediğini biliyor?

Bilmediğini bilmemek erdemlerin en büyüklerinden değil mi?