Dünyanın korona gündemine kilitlenmesiyle birlikte, virüs korkusu da bütün dünyaya dalga dalga yayılıyor. Şüphesiz korkunun tedbirle bir ilişkisi var. Ancak Korona virüsüyle ilgili korku-tedbir dengesinin sağlıklı bir şekilde kurulduğunu söyleyemeyiz. Her geçen gün terazinin korku kefesi ağırlaşırken, tedbir kefesiyle ilgili aynı ölçüde bir gelişme sağlanmıyor.

Salgınla mücadelede dünyanın arz ettiği görünüm korkuyu daha da derinleştiriyor. Ekonomik durgunluk, gelen iflas haberleri, geleceğe yönelik ekonomik ve siyasi belirsizlik, salgınla mücadelede devletlerin işbirliği ve dayanışma içinde olmaması bunun başlıca sebepleri.

Bugün itibariyle her ülke büyük oranda kendi imkanlarıyla bir mücadele veriyor. Küresel ölçekte bir krizle karşı karşıya olunmasına rağmen küresel ölçekte bir kriz yönetiminden söz etmek mümkün değil. Uluslararası örgütler salgınla mücadelede gerekli liderliği üstlenmiyor. Dahası zamanla pandeminin merkezi haline galen AB ülkelerinin dayanışmadan yoksun, "herkes kendi başının çaresine baksın" tavrı AB'nin geleceği üzerine tartışmaları şimdiden başlatmış görünüyor. Ülkeler salgınla mücadelede birbirinden farklı hatta kimi zaman birbirine karşıt stratejiler takip ediyor. ABD, İtalya, İspanya gibi ülkelerden gelen "sağlık sistemlerinin çöktüğüne" yönelik görüntüler bu dağınık, parçalanmış tabloya ayrıca çaresizliği de ekliyor. Böyle bir salgında başrolü oynaması gereken Dünya Sağlık Örgütü yavaş hareket etmesi sebebiyle eleştiriliyor.

Aktardığımız bu tabloya hemen her gün bir ünlünün testinin "pozitif" çıktığı, bakanların, başbakanların, en üst düzey yetkililerin virüse yakalandığı haberleri de eklenince "korku-tedbir" dengesi büsbütün korku lehine işliyor.  

"Korku-tedbir" dengesinin sağlıklı bir şekilde kurulamaması başka fiziksel ve psikolojik sorunları beraberinde getirecek olması açısından önemlidir. Bu yazıda korku-tedbir ilişkisi çerçevesinde korku duygusunu analiz edecek, yazının sonunda bazı öneriler getireceğiz.

*

"Korku içindeki bir toplum, riskin kendisini ortadan kaldıramasa bile, riskli sandığı her davranışı mahkum eder." diyor Frank Furedi 1997'de yazdığı Korku Kültürü kitabında. Furedi, kitapta modern dünyada korkunun üretilip pazarlandığını, hemen her şeyin "riskli" hale getirildiğini ustalıkla anlatır. Kitabının bir yerinde Prof. Hugh Pennington'dan şu alıntıyı yapar: "Bir daha karşılaştığınız birinin elini sıktığınızda, o kişinin tuvaletten çıkarken elini yıkamayan insanlardan biri olma ihtimalinin beşte bir olduğunu akıldan çıkarmayın. Bunun çok ciddi sonuçları olabilir." Furedi, biraz da alaycı bir şekilde sorar: "Bakalım 'el sıkışma sendromu' ne zaman keşfedilecek!"

Yine alaycı bir şekilde, "Şu ana kadar el sıkışmanın yasaklanmasını öneren kimse olmadı. İnsanların el sıkışırken eldiven kullanmalarını savunan bir tıbbi kampanya da henüz başlatılmadı." diyen Furedi şu tespiti yapar: "...giderek insan ilişkilerinin, özellikle de samimiyet içeren ilişkilerin, risk prizmasından değerlendirildiği bir ortam yaratılıyor."

Korkunun üretilip pazarlanmasında ticari ya da politik çıkarlar etkilidir. Şüphesiz korku tedbir almak için gereken psikolojik farkındalığı sağlar. Ama korku, eğer iyi kullanılabilirse insanları hizaya çekmenin en kestirme yoludur aynı zamanda. En kolay üretilebilen, pazarlaması en masrafsız olan duygumuzdur. Üstelik kısa sürede etkili ve kalıcı sonuçlar verir. Hem siyasi hem de ekonomik açıdan iyi kazandıran bir duygudur.

Korku psikolojide iyi tanımlanan duygulardan biridir ve bazı özellikleri vardır. Korona korkusunun dünyayı teslim aldığı şu günlerde, korkunun özelliklerini bilmek, irrasyonel korkulara teslim olmamak açısından önemlidir. Bunlardan bazılarını maddeler halinde özetleyelim:

1.Korku doğal bir duygudur ve faydalıdır. Korkunun temel amacı insanın kendini tehlikelerden muhafaza etmesidir. Korku duygusu olmayan insanların zarar görmeleri kaçınılmazdır. Dolayısıyla korku, önlem almamızı sağladığı için faydalı, hatta hayati bir duygudur.

2.Korku için bir uyaran/uyarıcı gerekir. Korkunun iki temel uyaranı vardır: Fiziksel ve zihinsel. Örneğin karşılaştığımız bir Pitbull fiziksel bir uyarandır. Ama karşımıza bir Pitbull'un çıkacağını ve sonuçlarını hayal etmek "zihinsel" bir uyarandır. Korkunun bu şekline psikolojide "kaygı" deniyor; henüz gerçekleşmemiş ama gerçekleşmesi "muhtemel" tehlikeli şeyler.

3. Her korku bir anlamla ilişkilidir. Örneğin uzmanlar korkunun nörokimyasal işleyişinin öfke duygusuna çok benzer olduğunu bulmuşlardır. Yaşadığımız benzer nörokimyasal süreçlerden birini korku, diğerini öfke olarak yaşamamız uyarana verdiğimiz "anlamla" ilişkilidir.

4. Bazen uyaranın nasıl anlamlandırıldığı korku duygusunu tamamen açıklamaz. Örneğin ölülerin zarar vermeyeceğini bilir ama yine de korkabiliriz. Bu, korkumuzun "anlamsız" olduğunu göstermez. Bunun muhtemel bir açıklaması şudur: Çocukken ölülerle ilgili korkutucu hikayeler dinlemişizdir. Bu korku duygusal hafızamızda yer eder. Daha sonra "ölülerin zarar vermeyeceği" bilgisini öğrensek bile, duygusal hafızamıza kazınan o duygu bizi etkilemeye devam eder. (Virüs tehlikesi geçse de insanları tehlikeli şeyler olarak hissetmeye devam edecek miyiz? Virüs bitecek ama korkusu kalacak mı: "Biliyorum, zarar vermez ama yine de onunla birlikte olmak istemiyorum!")

5. Korku transfer edilebilen bir duygudur. Yani bir başkasına bulaştırılabilir. Örneğin bir anne kendi örümcek korkusunu çocuğuna bulaştırabilir. Çocuk gerçekte örümceğin zarar vereceğini düşündüğü için korkmaz, annesi korktuğu için korkar. Diğer ifadeyle annesinin korku objesi, çocuğun da korku objesi haline gelir.

6. Korku duygusu aralıklarla güncellenmediği takdirde zayıflar. Örneğin anne bir örümcek gördüğünde korku duygusunu yansıtmaz ise çocuğun da korku duygusu zamanla sönebilir. Ama bir başka zaman örümcek gördüğünde korku duygusunu yansıtırsa, ya da korku duygusunu var eden geçmişte kalmış olaylar zaman zaman hatırlatılırsa çocuğun da korku duygusu devam eder.

7. Korkunun önemli bir özelliği, diğer duygularda da olduğu gibi, "beslenebilen" bir duygu olmasıdır. Stres üzerine çalışmalarıyla tanınan Hans Selye şöyle diyor: "Öyle görünüyor ki korkuya sebep olan deneyimlere defalarca maruz kalınca, kişi sanki organizmanın korku duyma yeteneğini geliştiriyormuşçasına ilgili organlar gerçekten büyür. Bu da nihayetinde kronik olarak korku ya da kaygı halinde bir bünyeyle sonuçlanır.". Bu durumda korku duygusuyla damgalanmış bir bünye için dünya olduğundan "daha tehlikeli" olarak görünür.

8. Arttırılmış korku dikkati ve psikolojik enerjiyi güçlü bir şekilde emen, tüketen bir duygudur. Aşırı korku esnasında zihin, korkulan şeyle meşgul olduğu için, daha farklı riskleri ve tehlikeleri değerlendiremez. Ne var ki bunlar korkulan şeyden daha gerçekçi ve daha önemli olabilir. (Dünyanın neredeyse Korona'dan başka şeyle ilgilenmediği şu günlerde geleceğimizi daha derinden etkileyecek başka gelişmeler tıkır tıkır işliyor olabilir mi?)

9. Korku sığınma duygusunu ve güvenlik arayışını beraberinde getirir. Aşırı korkutulmuş bir kişi, eğer korku objesine karşı çaresiz ise her türlü telkine açık hale gelir; çocuksulaşır, kontrolünü kaybeder. Sağlıklı düşünemez.

10. Kaybetme korkusu, kazanma duygusundan iki kat daha etkilidir. Yaptığı çalışmalarla Nobel alan Daniel Kahneman kişinin davranışları üzerinde kaybetme korkusunun, kazanma duygusuna göre yaklaşık iki kat daha etkili olduğunu söylemektedir. Yani olasılıklar eşit olduğunda "kaybetme ihtimali", "kazanma ihtimaline göre kişiyi daha fazla harekete geçirir. O yüzden korkutma stratejisi, vaat stratejisine göre daha etkilidir. İnsanlar "sahip oldukları şeylerin" ellerinden alınması tehlikesiyle karşılaştıklarında daha fazla konstantre olur, daha fazla ciddileşirler. Sigara paketlerinde sigara içmeyen kişilerin temiz akciğerlerinin değil, sigara içenlerin simsiyah olmuş akciğer fotoğraflarının yer almasının sebebi budur.

11. Mikro korkular, makro korkuların kaynağına atfedilebilir. Küçük riskler ya da tehlikeler ilişkisiz olsa bile, dominant korku kaynağına atfedilerek yorumlanabilir. Arttırılmış ve yaygınlaştırılmış korku gerçekte tehlikesiz olan şeylerin de "tehlike" olarak algılanmasına yol açabilir. Örneğin bir depremden sonra rüzgardan sallanan bir ampul "depreme" atfedilerek yorumlanabilir; bugünlerde her öksürüğün "Coronaya" atfedilmesi gibi... Diğer bir ifadeyle korku iklimi emin olunmayan her şeyin korkulacak bir obje olarak algılanmasına neden olabilir.

12. Korku miras bırakılabilen bir duygudur. Yani atalarımızın bazı korkularını taşıyor olabiliriz. Örneğin soğuk savaş döneminde "komünizm korkusunu" iliklerine kadar hissetmiş birinin korkuları torununa hatta onun da torununa miras kalabilir. Kendisi, ne dedesini ne de komünistleri görmemiş olsa bile komünistlerden korkmaya devam edebilir.

13. Korku kolay tahrif edilebilen, kolay manipüle edilebilen bir duygudur. Diyelim ki gözünüzün hemen altında bir sivilce çıkmış; siz farkında bile değilsiniz. Bir arkadaşınız, teyzesinin de gözünün altında benzer bir sivilce çıktığını, sonradan bunun kötü huylu bir ur olduğunun anlaşıldığını söylerse, o ana kadar farkında olmadığınız sivilceniz sizi korkutmaya başlayabilir.

*

Tedbir konusunda bireysel olarak yapabileceklerimiz pek çoğumuz tarafından neredeyse ezbere biliniyor. Fakat yazının girişinde aktardığımız sebeplerden dolayı giderek artan korku duygusunu dengelemek için neler yapabiliriz? Bunlardan bazılarını da maddeler halinde özetleyelim:

1.  Gerçeklik ve Hayal Arasındaki Farkın Bilincinde Olmak

İlk olarak ikinci maddede belirttiğimiz gibi korku ve kaygı arasındaki farkı anlamamız önemlidir. Korku, gerçekçi ve görece olarak uyaranıyla uyumlu bir duyguyken kaygı bizim o uyarana ilişkin zihnimizde ürettiğimiz negatif abartılı senaryolarla oluşur. 

Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Virüsün kendisinden çok virüse yüklediğimiz anlamla mı meşgulüz? Örneğin koronadan korunmak için biriyle el sıkışmaktan kaçınmak makul bir tepkiyken, yüksek kaygılı kişiler, rüzgarın savurduğu bir virüsün pencere aralığından girip kendini ya da çocuğunu enfekte edeceğini hayal edebilir. Söylediğimiz gibi, kişi gerçekçi bir uyaranı hayal dünyasında istediği gibi süsleyebilir, abartabilir ve etkisini istediği kadar arttırabilir.

2. Dikkat ve Düşünceyi Başka Gündemlerle Çeşitlendirmek

İstesek de istemesek de devasa bir korona virüsü söylemi tarafından kuşatılmış durumdayız. Her gün defalarca evde kalma uyarılarıyla, Türkiye ve dünyadan aktarılan korona istatistikleriyle karşılaşıyoruz. Bu kuşatılmışlık bazı insanları koronadan başka bir şey düşünemez, koronadan başka bir şey konuşamaz hale getiriyor. Bu da kaygıyı arttırıyor. Sokak hoparlöründen gelen uyarıları duymamak gibi bir şansımız olmasa da, ne okuyacağımızı, ne izleyeceğimizi, sofrada ne konuşacağımızı belirlemek yine de bizim elimizdedir. Korona dışında bir gündemimizin de olması zihin dünyamızın korona girdabına sürüklenmesini engelleyebilir. Bu bakımdan evde hem bireysel hem de aile üyeleriyle günlük/ haftalık plan yapmak ve bunu uygulamak faydalı olacaktır.

3. Kontrol Edebileceğimiz ve Edemeyeceğimiz Şeyleri Ayırt Etmek

Korku duygusunun sürekli ve yoğun bir kaygıya dönüşmesini engellemek için "kontrol" kavramı iyi bir ölçüttür. Neleri kontrol edebiliriz, neleri edemeyiz? Kontrol kuramları içinde "kontrol yanılsamaları" dediğimiz bir kavram var. Bazı insanlar kontrol edemeyecekleri şeyleri de kontrol edebilecekleri yanılgısına kapılırlar. Bu da kuşkusuz sadece kaygıyı arttırmakla kalmaz, kişinin psikolojik enerjisini emerek onu yorar, bitkin düşürür. Örneğin ellerimizi yıkamak, evde hijyene dikkat etmek bizim kontrolümüzdedir ancak aynı şeyleri karşı apartmandakilerin de yapmasını sağlamak bizim denetim alanımızın dışındadır.

4.  Belirsizliğe Karşı Pozitif Varsayımları da Hesaba Katmak

Aslında yaşadıklarımızın sürekli ya da yoğun bir kaygıya dönüşmesinin en önemli sebebi virüsün kendisinden çok bütün dünyaya yaşattığı "belirsizlik" durumudur. Aklımızda onlarca soru var:  Virüs bana da ya da sevdiklerime de bulaşır mı? Salgın daha ne kadar sürecek? Ne kadar daha evde kalmamız gerekecek? Arkadaşlarımı, sevdiklerimi yeniden görebilecek miyim? İşimi kaybedecek miyim? Borçlarımı ödeyebilecek miyim? Korona öncesi düzen yeniden kurulabilecek mi yoksa bambaşka bir düzenle mi karşılaşacağız? vs. Bütün bu soruların cevabı belirsizdir.

Kaygı gelecekle ilişkili bir duygudur ve kaygının dayandığı iki anahtar kavram var: Belirsizlik ve varsayım. Aslında gelecek her zaman içinde bir belirsizlik taşır ama normal zamanlarda bunun pek farkında olmayız. Normal zamanlarda her gün saat 08.30'da iş başı yapıyorsak, bir sonraki gün de bunun böyle olacağına neredeyse eminizdir. Ama aslında bu da -bugün yaşadığımız düzeyde olmasa da- belirsizdir. Olağan üstü koşullarda hayatın gündelik akışı kesintiye uğradığı için yaşanan belirsizlik daha güçlüdür.

İnsanlar böylesi durumlarda varsayımlarda bulunurlar. Fakat bu varsayımların genellikle negatif varsayımlar olması kaygıyı arttırır. Halbuki gelecek, içinde hem negatif hem de pozitif olasılıklar taşır. Hangisinin gerçekleşeceğini bilmememize rağmen, bazı insanlar "kötü" senaryonun gerçekleşeceğine daha fazla ihtimal verir. Bizi kaygılandıran budur. Bunun tam tersi de gerçekleşebilir ama buna fazla ihtimal verilmez.

Aslında burada kaçırdığımız bir şey daha var: Olacağını varsaydığımız şeyin "kötü" ya da "iyi" olduğuna önceden karar veriyoruz. Örneğin nişanlımızın bizi terk etme olasılığı vardır. Bu olasılığın gerçekleşeceğine ihtimal vermek kişiyi kaygılandırır. Neden? Çünkü kişi nişanlısının kendisini terk etmesinin "kötü" olacağını varsayar. Dikkat ederseniz aslında bu da bir varsayım, önceden verilmiş bir karardır. Nişanlımızın bizi terk etme olasılığı gerçekleşebilir ama bu kötü bir şey olmayabilir. Gelecekle ilgili ihtimal dahilinde olan şeylerin "iyi" ya da "kötü" olacağına ilişkin varsayımlarda bulunmak bir bakıma kaçınılmazdır. Sorun bunların da bir varsayım olduğunu kaçırmak, bir istisna yapmamaktır. Diğer bir ifadeyle aslında "muhtemel" olan şeye "kesin" muamelesi yapmaktır. Kur'an bu konuda dikkat çekici bir uyarıda bulunur: "Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı. Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara, 216). Evet, bilmek için geleceği de kuşatmak gerekir ki, insanoğlunun böyle bir gücü yok.

5. Salgına Daha Çok Duygusal Pencereden Değil Bilişsel Pencereden Bakmak

Hemen herkes salgınla bir şekilde ilgileniyor.  Ama benim de gözlediğim kadarıyla salgına ilişkin açılmış iki pencere var: Duygusal ve bilişsel pencere. Duygusal pencere daha büyük ve orada gördüklerimiz daha çok korku ve kaygı duygusunu harekete geçiriyor. Ara ara bu pencereden de bakmakta fayda var ama özellikle medyanın ve sosyal medyanın ürettiği söylem bu pencereyi genişletirken, bilişsel pencereyi daraltıyor. Halbuki bunun tersi olması gerekir. Bilişsel pencereden bakmak bizim abartılmış duygulara teslim olmamızı engelleyebilir. Örneğin haberlerin neredeyse tamamı koronanın yayılması ve korona ölümleriyle ilgili. Bu doğal olarak koronanın en büyük, en önemli hatta tek tehlikeymiş gibi görünmesine neden oluyor. Halbuki her gün milyonlarca insan başka sebeplerden dolayı hastalanıyor, ölüyor ya da zarar görüyor.

Örneğin ben bu satırları yazarken "trafik kazası" kelimelerini google'da arattım. İlk üç haber, 7 saat önce, 19 saat önce ve 51 dakika öncesine ait olan ikisi yaralı biri ölümlü kazalardı. Yine örneğin worldometers sitesine girdim. En son baktığımda bugünkü ölüm sayısı (sabah 11.12 itibariyle)  75 bin 250 idi ve sayı her saniye artıyordu. Yukarıda 8. maddede belirttiğimiz gibi, korku ve kaygı psikolojik enerjiyi korku veren uyarana odaklar ve orada tüketir. Bu aç olduğumuz için bütün paramızı yiyeceğe yatırmaya benziyor. Kendimizi doyuracak kadar bir harcama yapmamız makuldür ama faturaların parasını da yiyeceğe yatırmak bir sonraki ay tok ama soğuk ve elektriği kesilmiş bir evde kalmamıza yol açabilir.

6. Fiziksel Mesafe Sınırlı Olsa da Psikolojik Yakınlığı Arttırmak

Virüse karşı önlemler kapsamında sık tekrar edilen "sosyal mesafe" kavramı aslında fiziksel mesafeyi ifade ediyor. "Sosyal" kavramı kişiler arası ilişkinin psikolojik, zihinsel boyutlarını da içeriyor. İnsanlar arasında fiziksel mesafe olması, sosyal mesafe olduğu ya da olacağı anlamına gelmez.

Kişiler arası ilişkinin psikolojik boyutunu korumamız bu süreçteki en önemli görevlerimiz arasında. Bunu hissetmek çok önemli. Çünkü, bu süreçten arda kalan en büyük zarar insana hastalık bulaştıran bir varlık olarak bakmak olacaktır. İnsan eşref-i mahlukattır, koronalılar da dahil. Fiziksel mesafe, sosyal ya da psikolojik mesafe anlamına gelmez, gelmemelidir.

Tanımasak bile her insan için kaygılanmamız, onlar için dua etmemiz, onlara elimizden geldiğince yardımcı olmamız gerekiyor. Hem ülkemizde hem dünyada bunun güzel örnekleri veriliyor. Kendini riske atarak diğer insanlar için görevlerini yerine getiren sağlık çalışanları, şoförler, işçiler, bekçiler, hizmetliler..., alacağını hibe eden ya da erteleyenler, kiracısına kolaylık sağlayanlar, evsizlere barınak imkanı verenler, dualarına İtalya'daki, İspanya'daki, Mısır ya da Ürdün'deki hastaları da dahil edenler, "Acaba onlar için ne yapabilirim" diye düşünenler; sosyal ve psikolojik mesafeyi azaltmanın en güzel örneklerini sunuyor. İnsanlar onlara minnet duyuyor.

*

Sonuç olarak herkes bir imtihandan geçiyor. İnsanlık bunun gibi pek çok imtihandan geçti. Kimileri bu imtihanlardan yüzünün akıyla çıktı ve hâlâ hayırla anılıyorlar. Kimileri de o imtihanlarda insanlıklarını bıraktılar. İnsanlık jüstinyen vebasını, kara vebayı, İspanyol gribini atlattı ama muhterisler ve müstekbirler daha riskli bir dünya var etti. 

İkinci Dünya Savaşı bittiğinde 60 milyonun üzerinde insan ölmüştü. Japonya'nın üzerine atom bombası atıldı. Sonrasında kurulan düzen insanlığa huzur getirmedi. Yoksulluk ve açlık çeken, asgari yaşam koşullarından mahrum milyarlarca insan var etti. Doğa ölçüsüzce, büyük bir ihtirasla sömürüldü. İnsanlık hâlâ nükleer tehditle yaşamını sürdürüyor. Onlar kendi çıkarlarını korumak için insanı insana kırdırmaktan çekinmediler. Hatta insanların çaresizliklerini, ihtiyaçlarını ve umutlarını istismar ederek her defasında acıyı ve çileyi daha fazla arttırdılar. Yaşadığımız çağın bir kaygı ve güvensizlik çağı olmasının sebebi de budur. Korona geçecek ama bu zihniyetten kurtulmadığımız sürece kaygı ve güvensizlik devam edecek.