Müslümanlar olarak, İslamın, İslami ahlakın, bilginin, bilgeliğin ve adaletin, hayatımızdan eksildiğini gereği kadar hissetmiyor, İslami ahlaka, bilgiye, bilgeliğe ve adalete ihtiyaç dumuyoruz. İslamın, çıkarlarımıza, iktidarlarımıza nasıl yararlı olabileceğini, hangi ölçüde katkıda bulunabileceği konusuyla ilgileniyoruz. İslam toplumlarında, Türkiye’de de, içerisinde yaşayarak gördüğümüz üzere, resmi duyarlılık, devlet duyarlılığı dışında kalan İslami duyarlılıklar, şüpheli-sorunlu bir duyarlılık muamelesi görüyor. Resmi duyarlılık, devlet duyarlılığı toplumsal yozlaşmayı, yabancılaşmayı hayati bir sorun olarak görmüyor. İslami ilgilerimizi/hassasiyetlerimizi ve sorumluluklarımızı, doğru bildiğimiz yanlışlar üzerine inşa ettiğimiz geleneğin sınırları içerisinde kalarak sürdürebiliyoruz.

İslami anlamda, tarihsel/varoluşsal/ontolojik farkındalığı kaybettiğimiz için, bu kayıpların hangi ölçüde büyük kayıplar olduğunu bizlere hatırlatacak düşünürlere, entelektüel ve bilimsel otoritelere, kamusal seslere, sosyal aktivistlere sahip olmadığımız için, sosyal/kültürel/entelektüel sorumluluklara karşı kayıtsız ruhsal/manevi/batıni ilgilerle sınırlı bir dini hayatımız var. Bugün, İslam toplumlarında da etkisini hissettiren neoliberal yozlaşma, kamusal sorumluluk bilincini bütünüyle yok ediyor, eşitsizlik, adaletsizlik, bayağılaşma, kültürsüzleşme uçurumları derinleşiyor, yozlaşma kitleselleşiyor. Hamaset dili-söylemi-siyaseti, kültürsüzlüğü, görgüsüzlüğü, kabalığı, gösterişçiliği, cehaleti normalleştiriyor.

İslam; tarihsel kültürel, siyasal, felsefi, ekonomik somut/belirleyici bir gerçek olarak tarihe girdi, tarihi dönüştürdü. Batı uygarlığı, modern uygarlık, insanlığa, teknik/endüstriyel anlamda katkıda bulunurken, İslam medeniyeti insanlığa ahlaki/hikemi/felsefi/bilimsel katkılarda bulundu. Bugün, İslami bütünü ve bütünlüğü temsil-tecrübe liyakatini ve iradesini kaybettiğimiz halde, bu liyakat ve iradeyi yeniden gerçekleştirmek üzere neler yapılması gerektiğini konuşmak gerekirken, romantik/ütopik/fetihçi bir politik dil, dış politika dili kullanmaya devam edebiliyoruz. Hangi düşünsel/kültürel/entelektüel/felsefi/edebi/bilimsel birikimle, bu romantik-fetihçi politikaları meşrulaştırabileceğimizi hiç mi hiç düşünmüyoruz.

Resmi duyarlılık, devlet duyarlılığı her tür konformizmi sınırsız bir şekilde desteklediği, kurumsallaştırdığı için, toplumlarımız sahiciliklerini kaybediyor, renksizleşiyor. Konformizmle bütünleşen ve geçmişi tekrara mahkûm olan bir toplum ve kültürün yeni bir medeniyet kurmaktan söz etmesinin anlamsızlığı üzerinde de her nedense, hiç durulmuyor. Resmi duyarlılık ve konformizm, yeni bir insan’ı imkansız kıldığı gibi, bağımsız-eleştirel bir bilinç inşasını da imkansız kılıyor. İslam toplumları, entelektüel üretkenliği dondurdukları günden itibaren, düşünceyi, hayatı ve hareketi de dondurmuş oldular.

İslam toplumları, resmi duyarlılık, devlet duyarlılığının belirlediği sınırları/çerçeveleri aşarak, yeni bir başlangıç yapacaksa, yeni bir gelecek bilinci üzerinde yoğunlaşacaksa, bu bağlamda yeni bir tahayyül ve tasavvur çerçevesi üzerinde çalışacaksa, bu, ancak bağımsız, entelektüel/felsefi üretkenlikle, niteliksel üretkenlikle mümkün olabilir. Geçmişe doğru düşünmeye devam eden, konformist, popülist, hamasi bir İslam tarihi yaklaşımını tüketmeye devam eden bir toplum ve kültür, yeni bir medeniyet tasavvur edemez.

Günümüzde, her ulus-devlet, etnik aidiyeti, mezhepçi aidiyeti, ideolojik-politik çıkarlar adına istiasmar ettiği için, İslami adidiyet-ümmet aidiyeti anlamını-işlevini kaybediyor. Etnik aidiyete varoluşsal anlamlar yüklemek, hem bu aidiyeti putlaştırıyor, hem de Müslümanları büyük İslam ailesine, büyük insanlık ailesine yabancılaştırıyor.

Modern batı dünyası, tek dünya görüşü, tek hayat tarzı, tek değer sistemi temelinde Batı ideolojisini kutsallaştırıyor. Batılı olmayan dünyaya bu ideolojiyi dayatıyor. İslam ve Müslümanlar tek dünya görüşünün hegemonyası adına, ırkçı ve ideolojik hezeyanlarla terörize ediliyor. İslam söz konusu olduğunda ahlaki ya da entelektüel tutarlılığa-birikime hiçbir şekilde ihtiyaç duyulmuyor. Çok da uzak olmayan bir geçmişte, kendisini Yunan-Roma mirası üzerinde tanımlayan Batı dünyası, şimdi, kendisini Musevi-Hıristiyan mirası üzerinde tanımlayarak yeni bir uzlaşı/bütünleşmeye gidiyor. Bu uzlaşı ve bütünleşme, ırkçı-ideolojik temelde bir İslam algısı oluşturuyor. Bu ızlaşı ve bütünleşme çarpıtılmış bir İslami gerçeklik imgesi oluşturuyor. Batı dünyası, İslam’ı, İslam ülkelerinde, sahnede olan, politik popülist siyasal hareketler ve siyasal iktidarlarla eşitlemeye çalışıyor.

Bugünün dünyasını her şartta jeopolitik oportünizm belirliyor. Jeopolitik oportünizm adına insani/ahlaki/vicdani her ne varsa, barbarca ayaklar altına alınabiliyor. Jeopolitik oportünizm, Nurculuk-Neonurculuk örneğinde de görülebileceği üzere, İslami yapıları, hareketleri, oluşumları, siyasal akımları sahiplenirken, güçlendirir ve tahkim ederken, Filistin’in bağımsızlık mücadelesi, hiçbir zaman hiçbir şekilde sahiplenilmiyor. Türkiye’nin, içerisine kapatıldığı sağ-muhafazakar-yerli-milli-batıni konformizm sebebiyle, çok kapsamlı bir Amerikan projesi olan Nurculuk/Neonurculuk hareketine, sahip olduğu bütün kadrolarla, kültürel/sosyal/siyasal/askeri vb. bütün kadrolarla ve büyük bir coşkuyla nasıl yardım ve yataklık yaptığını hatırlamak çok önemlidir. Sözünü ettiğimiz konformizmin zincirleri kırılmadıkça, hiçbir zaman İslami anlamda tarihsel/varoluşsal ve ontolojik farkındalık gerçekleşmeyecektir.

Bugünün dünyası jeopolitik oportünizm sebebiyle, Filistin halkı ve mücadelesi için, Afganistan halkı ve mücadelesi için, Irak ve Suriye halkları ve mücadeleleri için, hiçbir şekilde hakkaniyet ve adalet istemiyor. Batı dünyası, Siyonist sömürgeciliği, soykırım ve işgali mahkûm etmek yerine, Filistin direnişini mahkûm etmeye çalışıyor. Siyonist sömürgecilik, laik ve demokratik bir maske kullanarak, Avrupa’nın ve Amerika’nın vazgeçilmez bir kutsalı haline gelmiştir. İslam dünyasında, Batı’nın jeopolitik çıkarlarına kölece hizmet etmeye devam eden eli kanlı diktatörler de emperyalist himayeye mazhar olabiliyor. Konformizm, statüko ve hamaset İslam toplumlarının ufkunu kapatıyor, bu nedenle de olguları, bütün boyutlarıyla göremiyor, anlayamıyor ve değerlendiremiyoruz.

Hayatın ve tarihin tam ortasında durarak, kamusal-toplumsal-evrensel etki üretebilecek, entelektüel bağımsızlığın ve vicdanın ifadesi olan, nitelikli eserler vermemiz gerekiyor. Geleceği ancak, kendi bilincimizle oluşturabiliriz.

Genç kuşakların sağ-muhafazakar-yerli-milli ve batıni konformizme kapatılması, genç kuşakları geleceği değil, geçmişe götürür. Resmi duyarlılıklarla İslam temsil edilemez. Politik çıkar mülahazalarıyla İslam’ı milliyetçiliklerle uzlaştırmaya çalışmak, İslamın evrensel misyonuna/vizyonuna veda etmek anlamı taşır. Yerli ve milli pragmatizm adına İslamın araçsallaştırılması, İslami bütünün ve bütünlüğün parçalanması demektir. Bu tür araçsallaştırmalar nedeniyle, İslam ve Müslümanlar, bugün, ancak parça parça var olabiliyor. Maruz bırakıldığımız, içerisine hapsedildiğimiz konformizmler sebebiyle, bugün hiçbir alanda hiçbir orjinallik/özgünlük üretemiyoruz, çığır açıcı eserler yazamıyoruz, çığır açıcı kadrolar ve evrensel zihinler yetiştiremiyoruz.

Günümüzde, oportünist ahlaki tercihler, ahlaki yetersizliğe işare ettiği gibi, kişisel ve siyasal kimliklerin istikrarsızlıklarına da işaret ediyor. Müslüman aydınların radikal idealleri, siyasal gerçeklikle sınanmadığı için ahlaki ikircililikler yoğunlaşıyor. Her tür iktidarla flört eden, düşünce ve kültür adamlarının konformist çevreleri, kurumsallaşan partizanlığın ifadesi olan politik müstehçenliği sorgulama konusu yaptıkları görülmemiş, duyulmamıştır. Bugün, toplumlarımızda, konformizm girdabına kapılan aydınlar, eleştirel düşünceyi itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Ahlaki belirsizlikler sebebiyle, Müslüman aydınlar, radikar duyarlılıklardan, teslimiyetçi duyarlılıklara doğru savruluyor. Bütün berrak tercihler ve çizgiler bütünüyle bulanıklaşıyor.

Tarihsel-varoluşsal-ontolojik farkındalık, düşünmekle, öğrenmekle, hatırlamakla, tanıklık etmekle, hakikatin ifadesi olmakla başlar.

Düşüncesizlik varoluşsal bir trajedidir.

İslam’ın, ontolojik/epistemolojik temellerini, otoritesini ortadan kaldıran Musevi-Hıristiyan icadı kavramsal çerçevelerin-referansların, sömürgeci-totaliter bir söylem-dil-siyaset aracılığıyla toplumlarımıza dayatılması, tarihsel-varoluşsal-ontolojik farkındalığı kaybettiğimiz için çok derin bir İslami yoksulluğa/yoksunluğa neden oluyor. Bu yoksulluk ve yoksunluk sebebiyle, toplumlarımızda, İslami temeller, temel ilkeler ve değerler yerine, ayrıntının ayrıntısı bile sayılamayacak konular tartışılıyor, konuşuluyor.