İdlib’de gerilim sürüyor.

Türkiye ve diğer Astana ortaklarının temel stratejisi; Suriye'nin toprak ve siyasi bütünlüğü ile anayasal düzenin kurulması şeklinde defalarca ifade edildi.

Bu stratejinin hayata geçirilmesi için iki düğümün çözülmesi gerekiyordu. Bunlardan birincisi İdlib, diğeri de Fırat'ın doğusu idi.

Türkiye, İdlib düğümünün çözülmesi görevini 2018'in Eylül ayındaki Soçi mutabakatı ile resmen üstlendi. Bu mutabakata göre HTŞ başta olmak üzere tekfirci örgütler elimine edilecek ve M4/M5 karayolları güvenli bir şekilde trafiğe açılacaktı. 2018 sonu olarak verilen sürede bu hedefler gerçekleştirilemedi.

İdlib düğümünün çözülememesi, aksine İdlib'in %90'ının HTŞ tarafından kontrol edilir hale gelmesi yaranın kangrene dönüşmesine sebep oldu.

Türkiye, İdlib'de tıkanmanın yaşandığı bu aşamada düğümün çözülmesi için Astana ortakları ile birlikte yeni bir strateji belirleyeceğine; düğümü pekiştiren, İdlib'de statükonun devamından yana bir pozisyona evrildi.

Rusya'nın Türkiye'den ümidi keserek Aralık 2019'dan itibaren İdlib'de rejimin önünü açtığına şahit olduk. Rus hava kuvvetleri destekli rejim ordusu iki ay içerisinde birçok kritik kasabayı da içine alan İdlib'in güneyini ele geçirdi.

İdlib'deki son durum Türkiye ile Rusya ve İran'ı karşı karşıya getirdi. Astana ittifakı ciddi yara aldı.

Türkiye İdlib'de rejimin ilerlemesini durdurmak için bir yandan İdlib'e asker, zırhlı araç ve her türlü askeri mühimmat yığarken, bir yandan NATO'yu ve Avrupa'yı İdlib'e müdahale etmeye çağırdı.

İdlib'deki tabloyu ana hatlarıyla ortaya koyduktan sonra şu soruları sormak zorundayız: ''Türkiye ne oldu da Suriye'de strateji değiştirdi? Ya da Türkiye ne oldu da Suriye'de 2015 öncesi pozisyonuna geri dönüş sinyalleri vermeye başladı?''

Öncelikle İdlib'le ilgili şu ayrıntıya dikkat çekmek durumundayız. İdlib'de halen bir HTŞ şehir devleti mevcut. HTŞ Lideri Muhammed El Colani İdlib'de savaşın %75'inin HTŞ tarafından yürütüldüğünü ifade ediyor.

Dİğer bir deyişle; Türkiye'nin desteklediği silahlı unsurlar HTŞ'nin yanında savaşıyorlar.  Türkiye de HTŞ'nin ana gövdeyi oluşturduğu cepheye her türlü silah ve istihbarat yardımı yaptığı gibi aynı zamanda ateş desteği vererek rejim güçlerine karşı adeta kalkan işlevi görüyor. Suriye helikopterlerini düşüren roket atarların ve Suriye tanklarını tahrip eden tanksavar füzelerin de Türkiye tarafından HTŞ merkezli bu cephenin emrine verildiğini ayrıca not etmek gerekiyor.

İdlib'deki mücadelenin tüm dünya kamuoyunda oluşturduğu algı şudur: Türkiye İdlib'deki statükoyu korumak adına Suriye rejimine karşı HTŞ ile birlikte savaşıyor!

Türkiye'nin Suriye rejimine İdlib'den tamamen çekilmesi için Şubat sonuna kadar mühlet verdiğini de göz önüne alırsak tüm bölgeyi ateşe verme ihtimali taşıyan bu adımlar niçin atılıyor?

Türkiye'nin politika yapıcıları bu pozisyonu tamamen İdlib'den gelen mülteci akınının ve sınırlarımıza dayanması muhtemel tekfirci militanların oluşturduğu tehdide bağlıyorlar.

Türkiye prensip olarak bu tehdit algılamasında haklıdır. Ancak çözüm İdlib'de statükonun korunması  değildir.

HTŞ şehir devleti olduğu sürece Suriye'nin toprak ve siyasi bütünlüğünü esas alan bir barış nasıl sağlanacaktır?

Yapılması gereken HTŞ'nin İdlib'de en az kan dökülerek elimine edilmesinin önünü açmaktır. HTŞ elimine edildiği zaman idlib'de ateşkes anlamlı ve tutarlı olacaktır.

Suriye rejimi İdlib'in güneyini ele geçirip M4 ve M5 karayollarının güvenliğini sağlayarak hem jeopolitik, hem de ekonomik açıdan nefes almayı hedeflemektedir.

Sorun daha fazla derinleştirilmeden, Türkiye tarafından M4/M5 karayollarının sınır olacağı Kuzey İdlib'in mülteci yerleşimi için planlanması en akılcı yoldur. Burada iki önemli nokta vardır. Birincisi Kuzey idlib'e yerleştirilecek mülteciler ile ilgili mali yükün altına Rusya ve İran da girmelidir. İkincisi, HTŞ'nin elimine edileceği bir çözüm bulunamazsa, HTŞ militanlarının Türkiye açısından ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturacağı unutulmamalıdır. Dolayısıyla HTŞ'nin elimine edileceği bir çözüm mutlaka geliştirilmelidir.

Türkiye İdlib'de ciddi bir imtihan ile karşı karşıyadır. İdlib'deki tıkanıklığı fırsata çevirmek isteyen Amerika Türkiye'ye gaz vermekte, kendi yanına çekmek istemektedir.

Amerika ve İsrail'in Suriye planı 3'e ya da 4'e bölünmüş bir Suriye'yi içermektedir. Kuzey'de Türkiye'nin kontrol ettiği Suriye toprakları ile İdlib'den müteşekkil bir Sünni devlet bu planın bir parçasıdır. Bu planın diğer bir parçası da Fırat'ın doğusunda oluşturulacak Amerika eksenli bir Kürt devletidir. Bu devletin Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi ile ileride bütünleşmesi hedeflenmektedir.

Ülkemizdeki tüm darbelerin, FETÖ'nün, 15 Temmuz'un arkasındaki karanlık güç olan Amerika'ya tekrar kıblemizi dönmek çok büyük bir vebaldir. 2011'de bizi Suriye bataklığına davet edip, sonra yalnız bırakan bu şeytana tekrar tabi olmak Türkiye'ye ihanet etmek demektir.

Trump'ın ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien'in son açıklamalarını bir kez daha hatırlatmakta fayda var: ''Küresel bir polis olarak İdlib'e paraşütle inip saldırıları durdurmamız mı bekleniyor? İdlib'e askeri olarak müdahale edeceğimizi sanmıyorum. Oradaki kötü durumu sona erdireceğimiz sihirli bir değneğimiz yok.''

Türkiye asla Amerika'ya güvenmemelidir. Bazı sorunlarımız da olsa, bazı çıkarlarımız çatışsa da Rusya ve İran ile Astana ittifakını devam ettirmek, sorunları müzakereler yoluyla masada çözmek Türkiye için en doğrusudur.

Suriye'de savaşın kızışması, tüm bölgenin ateşe atılması tehlikesini beraberinde getirir.

Türkiye'nin savaşa dahil olması kısa ve orta vadede ülkemizde hem ekonomik, hem sosyal hem de politik bir çöküşü kaçınılmaz kılar.

Türkiye, Suriye'de kurgulanan savaş oyununa asla gelmemelidir. İdlib'de barış ancak diplomasi ile sağlanabilir.