“Kudüs; umut
                                                                                                               Kudüs; acıların en derini...”
Acıyı duyabiliyorsan canlısın,

Başkalarının acısını duyduğun zaman insansın,

Acı, her canlı için varlık belirtisidir,

Acı varolmanın adıdır,

Acı varoluşun dışa vurumudur,

Acı, insan için sevgi ve nefret duygularının kesiştiği noktadır.

Acılarımız kadar insanız, acılarımız ile varlığımızı sebeplendiririz.

Acı; akıl, vicdan ve kalbin tezahürüdür.

Acı, insanları birleştirir ve ayrıştırır.

Dost ve düşmanı acılardan anlarız.

Acı hissetmek bünyenin sağlıklı olduğunun delilidir.

Acı, hasta olan yanımızın tanınmasıdır. Zayıflayan yönlerimizin ortaya çıkışıdır.

Acı hissetmemek ne demektir?

Acıyı hissetmemek bir nevi varlığın yok oluşu, duyarsızlaşması ve  var olmanın anlamsızlığıdır.

Acı dış etkenlerden kaynaklanan bir çok sebeple ortadan kaldırılabilir. Bunun en etkilisi uzmanlar eliyle bünyenin sinir sisteminin devre dışı bırakılması ya da uyuşturulması ile bünyeye narkoz verilmesidir. Narkozu yiyen birey ve toplumların bütün sinir sistemleriyle oynayabilir istediğiniz şekle sokabilirsiniz. Artık o bünyenin kontrolü “narkozun sahibinin” elindedir. İstedikleri işlemi ve operasyonları yapabilirler.

Tıbbi olarak uygulanan narkoz bireylere ve toplumlara bilinç ve şuur düzeyinde uygulanırsa birey ve toplumlar artık bir canlı değil deneye konu kadavradır. Bugün yaşadığımız duyarsızlığı, anlamsızlığı ve mankurtlaşmayı bu çerçevede okuyabiliriz. (Mete Gündoğan'ın Narkoz isimli kitabına bakılabilir.)

Acıları kontrol etmek dışarıdan olacağı gibi kişi ve toplumlar şuurlarını, bilinçlerini kendi iradeleri ile birilerine teslim ederler. Kişi veya toplum hak, adalet, erdem gibi bütün fıtri özelliklerinden sıyrılıp bir başkasının iradesine ram olur. İnsan dış dünyanın zorlukları ve acının verdiği insanı ızdırabını yüklenemediği yürütemediği zamanlarda vicdanını aklını ve ruhunu şeytani unsurlara teslim yoluna gidebilir. Özellikle yaşadığımız çağda ve ülkemizde gençlerin acılarını, erdemlerini, fıtri olanın ağır yükünü kaldıramadıkları ve yüklenemedikleri için kendi istek ve iradeleri ile değişik uyuşturucuların kucağına attıklarını görüyoruz. Böylece acıdan kurtulduklarını zannediyorlar.

Acının fıtri erdemini kavrayamayan nesiller ve çağımızın insanı acıyı azaltan, geçiştiren ve yok eden fuhuş, sapkınlık, müzik, uyuşturucu , heva ve hevesleri azdırıcı unsurlara müptela oluyorlar. Vicdanlarını ve akıllarını başkalarına teslim eden hiçbir birey gerçek huzuru bulamayacaktır. Çağın bütün uyuşturucuları insanın acılarını dindirmeye yetmiyor sadece erteliyor.

Bütün bunların ötesinde acı yanımızı yok eden en teklikeli hastalık çürümedir. Acıyı rafa kaldıran, anlamsızlaştıran ve insanı hiççilik bataklığına gömen insanın acı yönüyle savaşması ve acıyı yok etmeye çalışmasıdır. İşte bunun adı çürümedir. Çürüme en büyük ifsattır. Çürüme varlık için yok oluştur. Çürüme genellikle içerde başlayıp bireyi ve toplumları zamanla yok eden, onları yaşayan bir ölüye dönüştüren hastalıktır. Görüntüsü sağlam kof bir ağaç gibi...

Çürüyen bir bünye acıyı hissetmez. Çürümüşlük varlığın; duyarsızlığının, ilgisizliginin ilkesizliğinin, boşvermişliğinin ve kendi varoluş gayesinin dışında bir oluşu ifade eder. Başkasına benzeme gayretinin bir sonucudur çürümüşlük. Çürüme bizden ve bizim tercihlerimizin bir sonucudur. Çürüme başladığı zaman tedbir almazsanız bütün bünyeyi sarar. Çürümüşlük bulaşıcı bir hastalıktır. Nasıl ki bir çürük bir meyvenin sepetteki diğer sağlam meyveleri de çürüttüğü gibi. Çürüme insanı duyarsızlaştırır, hissizleştirir. Yaşadığımız çağda bütün iğrençliklerin bizlere normal gelmesi, akla ve vicdana sığmayan işlerin alenen yapılması ruhlarımızı acıtmıyorsa bu çürümüşlüğümüzden değil midir?

Çürümeyi dillendiren çürümeye dikkat çeken insanlara düşmanlığımız bizleri nereye götürüyor. Şöyle durup bir bakalım, son üç yüz yıldır ne haldeyiz? Günümüzde geldiğimiz yer neresi? Biz hangi acıları hissediyor hangi erdemleri savunuyoruz? Adalet, hak, iyilik, ahlak bu kavramlar bizim için ne ifade ediyor? İslami değerleri savunan bizler ve bizlerden sonraki yeni neslin geldiği nokta bizlerin çürümüşlüğünün bir sonucu değil midir?

Merhum Akif Emre vefatından önce "çürüme de umutta hep olacak" yazısında bize çürümeyi anlatmıştır. Yazıda "Elimizi uzattığımız her şey çürüyor. Belki de dokunduğumuz için biz çürütmekteyiz. Gördüklerimiz kirleniyor. Baktıklarımız bizi kirletiyor, içimizi… Bu denli yozlaşma, çürümeye mahkûm olmak duygusu bizatihi insanın içini kemiren bir şey. Sadece insan teki olarak her birimiz değil toplum da içten içe çürüyor. Korozyona uğrayan metal aksam gibi temas ettiğimiz hava çürütüyor. Soluklanırken damarlarımızdaki akışın pelteleştiğini hisseder gibiyiz..

Bunca karamsarlık kuşatmasına maruz kalmamızın asıl nedeni de birilerinin bunları hiç düşünmüyor olması, tam anlamıyla şenlikli bir zafer havasını yaşıyor olmaları. Çürürken bile zafer takı kurduğunu düşündüren bir muhayyile hakim." sözleriyle anlatmıştır.

Vefatından önce keşke anlayabilseydik.

Tekrar ilahi ızdıraplarla denenip ilahi acılarla donanmak dileğiyle...