Kuran-ı Kerim’i nasıl anlayacağımız sorunu tarihte de Müslümanların zihnini meşgul etmesine rağmen hala bu konu Müslüman zihinde tatmin edici bir çözüme kavuşabilmiş değil. Bunu ifade etmek, İbni Kesir’den Kurtubi’ye geçmiş âlimlerin Kuran’ı anlamaya yönelik katkılarını yok sayma anlamına gelmediği gibi Mevdudi’nin, Cevdet Said’in ve Muhammet Bakır es Sadr gibi çağdaş İslam düşünürlerin Kuran’ın anlaşılmasına ilişkin ortaya koydukları çabaları de göz ardı etmek anlamına gelmiyor. Sadece vurgulamak istediğim husus, İslami nassların anlaşılmasında oldukça stratejik bir takım noktaların varlığıdır: Nassın anlaşılmasında evrensel prensip ve kaideleri belirlemek ne kadar önemliyse, zaman ve mekân olarak o evrensellikten ayrı bir karakteristik arz eden, daha yerel, kendimize ait koşulların da en az diğerleri kadar dikkate alınması da bir o kadar gereklidir.

Bir diğer deyişle kutsal metni okuduğumuz her seferinde manevi dünyamıza farklı anlamlar hücum ediyorsa bu, orada sabit duran ve yüzyıllarca aynı kalan metin değişmediğine göre kendi perspektifimizle ilgili bir değişim olduğu anlamına gelir. Bu da metnin anlaşılmasında, sadece nassı merkeze alan, o metni hayata geçirmekten sorumlu özne olan insanı göz ardı eden bir yaklaşımın pek de sağlıklı olmadığı gerçeğini ortaya koymakta. Eğer durum böyleyse o zaman o nassın ihtiva ettiği kavaidi hayata geçirecek aktörün içinde bulunduğu koşullar da en az metnin kendisi kadar önem arz etmektedir ve etmelidir. Ali Şeriati, Kuran’a Bakış adlı eserinde Kuranî öğretim tekniklerinden birinin de hayatın süzgecinden geçen tecrübi eğitim yöntemi olduğunu ifade eder. Örneğin deprem yaşamış birinin depremle ilgili ayetleri, insanoğlunun yaşadıklarından sonra çok farklı bir şekilde okuduğuna herşeyden önce kendimizden biliriz. Dolayısıyla Kuran’ı anlamanın tek bir yöntemi olmadığı gibi bu anlama sürecini de sadece metinler arası ilişki ya da teorik bir sorunsal olarak görmemek gerekir. Kuran-ı Kerim bir yaşam tarzı öngördüğüne göre, hayatla dinamik ve diyalektik bir ilişkiye girmeden onun sağlıklı bir şekilde anlaşılmasının mümkün olmadığı aşikardır. Öte yandan metnin lafzına değil de manaya ağırlık veren, tek bir ayet ya da hadisin ışığında değil anlamı, Kuran’ın tamamına yayılmış olan külli ilkelerin ve hayat tecrübesinin ışığında anlamaya çalışan bir ismi anmadan geçemeyeceğiz. Bu isim İbrahim bin Musa eş Şatıbi’dir.

Endülüslü İslam âlimi Şatıbi’nin Muvafakat adlı eseri, İslam düşünce tarihinde önemli bir dönüm noktasını temsil eder. Zira o, ilk kez Kuran’a atomist bir yaklaşımı reddetmiş, güncel meseleleri Kuran’ın bütünlüğü içerisinde ve tümel ilkeler çerçevesinde ele almayı teklif etmiştir. O döneme kadar Kuran metni büyük ölçüde linguistik, filolojik ve semantik bir çerçevede ele alınmakta, onu hakkıyla anlamanın ancak ve ancak bu linguistik bilgilerin yanı sıra mantık ve usulü fıkıh bilgisiyle mümkün olacağı savunulmaktaydı. Mantık ve usulü fıkhın inşasında Arap dili gramerinin merkezî bir rol oynadığı göz önünde bulundurulduğunda Kuran’ı anlama imkânı büyük ölçüde dille ilgili elde edilen bilgi ve birikime bağımlı hale getirilmişti. Dolayısıyla ilahi muradı anlamanın yolunun büyük ölçüde onun dille ilgili problemlerin çözümünden geçtiğine inanılmaktaydı.

Ancak Şatıbi, Mekasıdu’ş Şeria ve el İtisam adlı eserlerinde ortaya koyduğu yeni yaklaşımla, İslam tefsir tarihindeki bu yönelimi ters yüz etmiş, kutsal metinlerin anlaşılmasında külli (tümel) ilkelerin önemine vurgu yapmıştı. Şatıbi, lafza odaklanmak yerine, Kuran’ın kitabın bütününde bir gergef gibi işlediği konu ve külli ilkelere vurgu yapmayı önemsemiştir.  

Birileri çıkıp Kuran’ın bütününe yayıldığı iddia edilen; “Neslin, aklın ya da malın korunması” gibi bir takım zanni kurallardan hareketle ayetlerin anlamının belirlenemeyeceğini, zanni olanın mütevatir olana üstün ve belirleyici olamayacağını iddia edebilir. Ancak bu tür iddia sahipleri, Kuran’ı yorumlama metodolojisinin de son tahlilde yine zanni bir şey olduğunu unutuyorlar. Kuran’ı anlama çabası, ilahi değil beşeri bir çabaysa bu, söz konusu yönde geliştirilen bütün yöntemlerin beşeri ve dolayısıyla da zanni olduğu anlamına gelir. Zira nassın içerisinde her ne kadar bir takım ilkeler belirlenmiş ya da tavsiye edilmiş olsa da Kuran, mütekâmil bir tefsir yöntemi, hazır bir yorumlama metodolojisi sunmamıştır. Kuran’ın kendisinin nasıl yorumlanması gerektiğine dair bir takım ilke ve kurallar belirlemiş olduğunu varsaysak bile bu ilkeleri bir araya getirip bir tefsir yöntemi ya da yorumlama metodolojisi inşa edebilmek için yine beşeri bir çaba gerektirecektir. Dolayısıyla buna ilişkin Kuran-ı Kerim’de kendiliğinden açık olan bir şey yoktur ve Kuran’ın nasıl yorumlanması gerektiğine ilişkin çabalar, tıpkı İslam’ın 1400 yıllık tarihi boyunca yazılan tefsir kitaplarının çeşitliliğinde de ortaya konduğu gibi üzerinde İcma yahut konsensusa varılmış bir yöntem olmadığını göstermektedir. Hatta daha da ötesi, işari tefsir, beyani tefsir,  rivayet tefsiri, dirayet tefsiri şeklindeki farklılıkların tarih boyunca Müslümanlar tarafından dışlanmadığı, tersine oldukça doğal görüldüğüne de bakılırsa, zannî denilen yöntem arayışının hiç kesintiye uğramadan sürdüğünü bizlere gösterir. Zira hukukta da var olan bir kaideye göre usül esastan önce gelir. Esasın farklı unsurlardan oluşan yapısındaki parçaları bir araya getirecek, bunların birbiriyle ilişkisini ortaya koyacak olan yöntemdir ve yöntem de beşerîdir.   

Bu iddiayı ileri sürenlerin yanıldığı bir başka husus ise Kuranı Kerim’in kendiliğinden bir hukuk sistemi oluşturma iddiasında olduğu dolayısıyla bir anayasa olduğunu sonucu çıkarmış olmalarıdır. Hâlbuki İslam tarihi boyunca da görüldüğü gibi, aynı zamanda ahlaki, edebi, tarihi, beşeri, sosyolojik, antropolojik, ekonomik, bilimsel, zirai ve coğrafi bir takım unsurlar içeren bir kitap olması hasebiyle Kuranı Kerim’i tek bir noktaya irca etmenin mümkün olmadığını bilmeleri gerekiyordu.

Kaldı ki her kutsal metin gibi Kuran-ı Kerim de bir yorumsama sürecine ihtiyaç duymaktadır ve bu yorumsama çağlar boyu aynı olmak durumunda değildir. İnsanın kişisel tecrübesine, yaşadığı çağın koşullarına, içinde bulunduğu toplumsal, siyasi ve ekonomik durumlara, coğrafi konumuna göre değişiklik arz edebilir. Bu yüzden Kuran-ı Kerim’den külli kaide çıkarma çabaları, aslında Kuranî yenilenmeyi de İslami ilkelerin tecdit eksenli olarak yeniden yapılandırılmasını da garanti altına alan bir süreçtir.  Örneğin Kuran-ı Kerim’de yönetsel süreçlere bir şekilde temas eden ayetleri yorumlarken en üst ilke olarak adaleti koymanın sakıncası olabilir ki? Adalet kavramının kişiye göre değişeceği, araya sübjektifliğin, insani heva ve heveslerin gireceği şeklindeki itirazın ise sonu gelmeyen kısır bir döngü içerisinde Kuran’ı anlamayı kolaylaştırmak bir yana tersine onu zorlaştırdığını göreceğiz.

Bu arada Kurani nassı yorumlamak için belirlenen Adalet ilkesinin içeriğinin de yine Kuran’ın öngördüğü bir takım ilkelerle doldurulacağı gerçeğini de hatırlatmakta fayda var. Son olarak elbette hayata bakış açınız Kurani anlama yöntemini belirleyecektir bundan daha doğal bir şey olamaz. Ezilenlerden yana olan, zenginle fakir arasındaki uçurumdan rahatsız olanların, zenginin kayırıldığı fakirin ise dışlandığı bir toplumda yaşamak istemeyen ve toplumu bu yönde değiştirmeye inanmış insanların Kuran ayetlerine bakışı ve onları yorumlaması da elbette belirli bir perspektif içerisinde gerçekleşecektir. Egemenlerden ve kapitalizmden yana yorumsama metodolojisi oluşturanlar, ezilenlerden yana bir tefsir geleneği inşa etmeyi çalışanları Kuran’ın çizgisinden sapmakla, kendi hevasına tabi olmakla ve tamamen keyfi kriterler üzerinden bir İslam anlayışı oluşturmakla suçluyorlar. İlginç değil mi?