Fethullah Gülen ismi ile ilk kez 1982 yılında Adıyaman Menzil’den aldığım ‘Kabe Baskını’ vaaz kaseti ile karşılaştım. Vaazda gözyaşları ile süslenmiş müthiş bir hitabet vardı. Vaazı dinlerken tüylerim diken diken oluyordu.

Fethullah Gülen vaazında, 1979 yılındaki Şehit Cüheyman ve arkadaşlarının Suudi saltanatına kıyamlarını yanlış bilgi ile Kabe basıldı sizin kılınız kıpırdamadı diye Müslümanların duyarsızlığını eleştiriyordu.

12 Eylül yönetiminin aradığı isimler içerisinde olan Fethullah Gülen nedense bir türlü yakalanmamıştı. Rahmetli Turgut Özal’ın iktidarı döneminde gün yüzüne çıkan Gülen cemaati Anavatan iktidarının desteği ile hızla büyümeye başlamıştı.

Fethullah Gülen yeniden vaazlar vermeye başlamıştı, basında da sıkça yer alıyordu. Türkiye’nin her yerinde okullar, yurtlar, dershaneler açılıyordu. Sovyetlerin yıkılması ile Türk Cumhuriyetlerine giren Gülen cemaati daha sonra dünyanın birçok ülkesinde okullar açmaya başladı.

Birileri Gülen cemaatinin önünü açmış ülkede ve dünyada sürekli büyütüyorlardı.  Doğrusu cemaat mensupları yaptıkları işi iyi yapıyorlardı. Eğitimde, Türkiye’de ve dünyada marka haline gelmişlerdi. Cemaatin düşüncelerine katılmayanlar bile çocuklarını cemaatin dershanelerine ve okullarına gönderiyorlardı.

Uydurma hikaye ve Peygamber rüyaları ile insanlar motive ediliyor ibadet aşkı ile cemaat mensupları fedakarca çalışıyorlardı.

Kendilerini ‘Hizmet Hareketi’ diye isimlendiren bu yapı, kendi medyasını da oluşturmuş gazeteleri Türkiye’nin en çok satan gazetesi olmuştu. Gerçi gazetenin rakamları gerçekçi değildi. Cemaat sempatizanları zorla abone yapılıyor gazeteyi görmeden ücretler ödeniyor gazeteler bir yerlere bırakılıyordu.

Kendi banka ve şirketlerini kuran Gülen hareketi ekonomik olarak ta ciddi bir güce ulaşmıştı. 

İran İslam Cumhuriyeti aleyhinde sık sık konuşan Fethullah Gülen’in 1980 sonrasında Amerika ve İsrail aleyhinde söylediği tekbir cümle yoktu.

1991 yılında Irak’ın attığı füzeden sonra İsrail’de ölen çocuklar için gözyaşı döken Fethullah Gülen Amerika’nın bombaladığı ülkelerde ölen siviller ve çocuklar için gözyaşı dökmediği gibi eleştirel tekbir söz bile söylemiyordu.

1990 lı yıllar bizim Gülen cemaatini çok sert eleştirdiğimiz yıllardı.

Büyük Şeytan Amerika’nın ılımlı İslam programı ile Gülen cemaatinin söylemleri örtüşüyordu. Amerika’nın desteği olmadan dünyada yüzün üzerinde ülkede okul açmak mümkün değildi. Kaldı ki Gülen cemaatinin okul açamadığı ülkeler birkaç istisna hariç hepsi Amerika karşıtı ülkelerdi.

Gülen Cemaati biz muhabbet fedaisiyiz bizim husumete vaktimiz yoktur karanlığa sövme bir mum yak gibi kulağa hoş gelen sözlerle zalimlere hiçbir söz söylemiyor, zulme uğrayan ve zulme karşı direnen Müslümanları eleştiriyorlardı. O yıllarda Sızıntı dergisinde işkence gören bir insanın resmi basılmış altına ‘acaba imanı gidebildi mi’ yazılarak zalimin zulmü değil mazlumun imanı sorgulanmıştı.

Cemaat gazetesi Zaman’da başörtüsü için eylem yapan Müslümanlar ajan provokatör diye nitelendirip çarşafların içerisinde erkekler var yalan haberleri yapılıyordu. STV’nin  dizilerinde Güneydoğu’daki İslami hareketlere esrarcı iftiraları atılıyordu.

Fethullah Gülen Şii Müslümanların İslam fıkhı içerisinde yaptıkları belli bir hukuku kaideye dayanan ‘Takiyye’ye küfür diyor, ama kendi cemaatine devlette kadrolaşması için tedbir adına en büyük takiyyeyi yaptırıyordu. Tedbir adına kimi farzlar terk edilip haramlar işleniyor ancak cemaatin  üyeleri  Gülen’e bu çelişkiyi sormuyorlardı.

Fethullah Gülen’e, cemaatin hiçbir sempatizanı, sanıyorum İran aleyhinde konuşuyorsun da İsrail- Amerika aleyhinde niye konuşmuyorsun diye de sormamıştır.  

Hıristiyan ve Yahudilerle birlik için dinler arası diyalog çalışması yapan bunun için Vatikan’da papa ile görüşen Fethullah Gülen,  dinler arası diyalog çalışması için Müslümanların milyonlarca lirasını harcıyordu. Ancak Müslümanların birliği için İslami mezhepler arasında diyalog çalışması yapmıyor böyle bir çalışmayı gündemine bile almıyordu.

Hatta basın yayın organlarında ve kendi konuşmalarında Şia düşmanlığı yapıyor bu düşmanlığı körüklüyordu.  Fethullah Gülen kendisi ile yapılan bir söyleşide “Cennettin yolu İran’dan geçse oradan cennete gitmem” diyor ancak Yıllardır Filistin’de emsalsiz zulümler işleyen işgalci İsrail’in aleyhinde tekbir söz söylemiyordu. Cemaata bağlı STK’lar, Müslümanlardan toplanan paralardan Amerika’daki Yahudi kuruluşlarına bağış yapıyordu.

Hareketin samimi insanları FETÖ elebaşına Dinler arası diyalog tamamda Al-i İmran 103 bize Müslümanlar arasında biriliği vahdeti emrederken biz niye mezhepler arası diyalog çalışması yapmıyoruz, mezhep ayrılığını körüklüyoruz diye sormuyorlardı…

28 Şubat süreci ile birlikte Türkiye’de darbeciler İslam’ın her türüne savaş açmışlardı. Darbecilerin ılımlı denilen İslam’a bile tahammülleri yoktu. Baş örtüsü her yerde yasaklanmış, irtica yaygarası ile İslamcı düşünceye sahip insanlar yakalanıyor, işkencelerle çeşitli örgütlere üye gösterilip mahkum ediliyorlardı. Gülen cemaatinden insanlar da ordudan ihraç ediliyorlardı.

Gülen cemaati basın yayın organları ile Fethullah Gülen söylemleri ile darbecileri destekliyor, darbecilere karşı bir eleştiri söylemi kullanmıyorlardı. Ancak, buna rağmen okulları yurtları, laiklik testinden geçiriliyordu. Fethullah Gülen’e dava açılmış Gülen Amerika’ya gitmişti.

28 Şubat süreci Türkiye’de İslami cemaatleri birbirlerine yaklaştırmış, daha sonra gelen Ak Parti iktidarı ile birlikte bu yakınlaşma zirve yapmıştı.

Bu yakınlaşmadan Gülen cemaati de nasibini almış Gülen cemaatini çok sert eleştiren birçok İslamcı zaman içerisinde cemaate karşı hüsnüzanla yaklaşmaya başlamışlardı. Cemaat içindeki ahlaklı ibadet hassasiyeti üst seviyede olan kişiler bu hüsnizanın artmasının diğer nedeni idi.

Yaptığı işi güzel yapan eğitimde marka haline gelen cemaat, cemaatin düşüncesine katılmayan insanların bile çocuklarını evlerine, yurtlarına gönderdikleri, okullarına, dershanelerine gönderdikleri bir yapı haline dönüşmüştü.

İnsanlar çocuklarımız en azından emin ve güvenilir bir yerde olurlar, kötü alışkanlıklardan korunur, dinine, vatanına bağlı insanlar olurlar diye düşünüyorlardı.

Cemaat Türkçe olimpiyatları ile tüm siyasi partilerin ilgi odağı haline gelmiş, dünyaya Türkiye’yi tanıtan milli bir temsilci gibi görülüyordu.

Ak Parti iktidarının sağladığı imkanlarla devlet içerisinde iyice güçlenen cemaat artık cemaatten paralel yapıya dönüşmeye başlamıştı.

Yargı ve emniyette iyice kadrolaşmışlar, cemaatten olmayanların buralarda yükselme imkanı kalmamıştı. Cemaatle bir şekilde ilişkiye girmeden, emniyet teşkilatında komiserlik sınavlarında, yargıda, hakimlik, savcılık sınavlarında başarılı olmak mümkün değildi.

Üyelerini devlet içerisinde kadrolaşmak için planlı bir şekilde yönlendiren Gülen hareketi, askeriyede kadrolaşmak için örtülü olan kadın üyelerini açıyor, namazlarını gizli hatta gözle kılmalarını söylüyordu. Sarhoş olmayacak kadar içki içmeye ruhsat verilmiş, içki içilmese bile içiyor imajı verilmesi söylenmişti. Sınavlarda sorular çalınarak, mülakat sınavlarında torpil yapılarak kadrolaşıyorlardı.

Gülen cemaatine göre cemaatin başarısı için her şey mubahtı. Önemli olan cemaatin başarısı idi. Farz olan başörtüsü terk edilir, haram olan içki içilebilirdi. Kendi adamlarını göreve makama getire bilmek için başkalarının hakkı gasp edilir sorular bile çalınabilirdi.

Paralel yapının sınavlarda soru çaldığını kabullenemeyenler devlet içinde kadrolaşırken kendi cemaatinden olanlara yapılan torpillere kesinlikle şahit olmuşlardır. Soru çalmadan yapılan torpil ve ayrıcalıklarla kaç insanın  hakkına tecavüz edip kul hakkı yediklerinin farkında değillerdi. Kaldı ki Paralel yapının çaldığı sorular artık inkar edilemeyecek bir noktaya gelmiş bulunuyor. Bu olay artık bir medya iddiası olmaktan çok öteye geçti. Olayın canlı şahidi, itirafçısı o kadar fazla ki.

Kendi deyimleri ile Hizmet hareketi Devlet içinde Paralel bir yapıya ulaşınca, devlet kadroları cemaatin amacı için kullanılmaya başlamıştı. Polis yargı ilişkisi ile insanlara komplo kurularak suçsuz yere insanlar hapse atılıyordu. Cemaatin hedefleri için binlerce insan dinlenmeye alınıyordu.

Fethullah Gülen gerçeğini İslamcı basında ilk Selam gazetesi yazmıştı. Bu yazı dizisinden sonra Selam gazetesi yetkilileri Umut operasyonuna uğramış daha sonra selam dinlemeleri ile Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil binlerce kişi hakkında dinleme kayıtları oluşturulmuştu.

Fethullah Gülen ve cemaati hakkında kitap yazan yazarlar bir şekilde dava açılarak tutuklanıyordu. Ahmet Şık, Nedim Şener Ergenekon davası kapsamında tutuklanmıştı.

Emniyet Teşkilatının önemli isimlerinden biri olan Hanifi Avcı "Haliç'te Yaşayan Simonlar" isimli kitabını yazdıktan sonra "Devrimci Karargah Davası"ndan tutuklanmış ve uzun süre hapishanede kalmıştı.

İlginç olan sağcı ve muhafazakâr kimliği ile tanınan Avcı radikal-sol bir örgüte yardım ve yataklık yapmaktan suçlanıyordu. Sadece bu durum bile kafalarda ciddi soru işareti uyandırmıştı.

Cübbeli Hoca diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, dinler arası diyalog gibi konular başta olmak üzere Gülen cemaatini çok sert bir şekilde eleştirirken bir seks kaseti ile tutuklanacak sonra Fethullah Gülen’e içerden mektup yazarak serbest kalacaktı. Cübbeli Serbest kaldıktan sonra STV’ye çıkarak Gülen cemaatine övgüler dizecek 15 Temmuz darbesinden sonra FETÖ’yü en sert eleştirenler arasında yer alacaktı.

28 Şubat sürecinde Fethullah Gülen’e dava açan ve hakkında iddianame hazırlayan Nuh Mete Yüksel’de ilginç bir şekilde hakkında çıkan bir seks kasetinden sonra emekli olup kabuğuna çekilecekti.

Hizmet hareketinin gönüldaşları Gülen cemaati ile Cübbelinin seks kaseti arasında, Gülen cemaati ile Nuh Mete Yüksel’in seks kaseti arasındaki ilişkiyi de sorgulamayacaktı. Cemaatin gönüldaşları sorgulamasa da insanlar sorguluyorlardı.

Gülen cemaati devlet içindeki bu gücünü sadece birilerini cezalandırmak için değil aynı zamanda, birçok insanı işinden ederek kendi adamlarını devlet kadrolarına yerleştirmek için kullanıyordu.

Tam bir paralel devlet yapılanması ile karşı karşıya idik.

İşin en acı tarafı insanlar tüm bu sahtekarlıkları, düzenbazlıkları, din adına yapıyorlardı. Devletin gücünü kendi cemaatleri adına kullanıyorlardı. İnsanları Allah adına aldatıyorlardı..  

Gülen cemaati öyle bir güç zehirlenmesi yaşadı ki devlet içindeki bu gücünü bir anlamda borçlu olduğu Ak Parti iktidarına yargı darbesi yapmaya kalktı.

İşte 17-25 Aralık 2013 yılında olan şey tamda buydu. Gülen cemaatinin Ak Parti iktidarına yaptığı yargı darbesi idi. Bu durum gülen cemaatinin (PDY) paralel devlet yapılanmasına dönüştüğünün de ilanı idi.

Doğrusu 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları boş dosyalar değildi. Ortada bir yolsuzluk vardı ancak amaç hiçbir zaman yolsuzluk değildi. Bu yolsuzluk dosyaları üzerinden hükümete darbe yapmaktı.  Ancak bu kez hesaplar tutmadı yargı darbesi girişimi başarısız oldu.

Otuz yıldır yayın organlarında hiçbir yolsuzluk dosyasını dile getirmeyen Özal döneminin, 28 Şubat döneminin yolsuzluklarını görmezden gelen Paralel Yapı bizden 17-25 Aralık davalarının yolsuzluk davası olduğu yalanına inanmamızı bekliyordu.

28 Şubat dönemindeki onca zulme sessiz kalan, dolaylı destek olan, biz muhabbet fedaisiyiz diyen paralel yapı 17- 25 Aralıktan sonra işin ucu kendi cemaatlerine dokununca muhabbet fedaisi olmayı bırakmış, Ak Parti iktidarına karşı şahin kesilmişti. Artık beddua seansları düzenliyorlardı.

30 yıldır hiçbir iktidarla çatışmayan, dünyadaki hiçbir zulmü, ne Amerika’nın ne İsrail’in hiçbir zulmünü gündemine almayan, yakın zamanda kendisi ile yapılan söyleşide Mısır’da Müslümanlara eşsiz zulümler yapan Sisi’ye övgülere düzen Fethullah Gülen ve örgütü Ak Parti iktidarı kendilerine dokununca iktidarla kıyasıya bir mücadeleye başlamışlardı. Artık muhabbet fedaisi değillerdi. Adaletsizliklerden zulümlerden bahsediyorlardı. 30 yıldır cemaatin hiç gündemine girmeyen ‘Adalet’ kavramı artık dillerinden düşmüyordu. Adalet diye bir derdiniz varsa başka Müslümanlara hatta başka insanlara zulüm yapılırken neredeydiniz diye sorarlar o zaman…

Gülen hareketinin 1982-2012 yıllarını cemaat yapılanması olarak değerlendire biliriz.

2012- 15 Temmuz 2016 arası ise hareketin tam bir paralel devlet yapılanması olarak ortaya çıkışıdır.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi ile Paralel yapı artık terör örgütüne dönüşmüştür. Ellerine 254 masum insanın kanı bulaşmıştır. 15 Temmuz 2016’da TSK içerisinde kadrolaşan FETÖ yapısı askeri darbeye kalkıştı. Ancak ordu içerisinden gerekli desteği bulamadığı gibi halkın direnişi ile karşılaştı. 254 kişinin şehit olduğu bu kanlı darbe girişimi bastırıldı ve başarısız bir darbe olarak tarihteki yerini aldı. (15 Temmuz hain darbe girişimini hala FETÖ’nün yaptığından şüphesi olan varsa lütfen şu yazıyı okusunlar https://medium.com/@15thJulyCoup/15-temmuz-darbesi%CC%87ni%CC%87n-arkasinda-ki%CC%87m-var-586e76b7836f)

Evet FETÖ yapılanması tipik bilinen anlamda bir terör örgütü değildi. FETÖ kendine has yapısı ve özelliği olan bir terör örgütüdür. 15 Temmuz darbe girişimi ile 254 masum insanı katlederek terör örgütü olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur.

15 Temmuz 2016’dan sonra FETÖ devlet tarafında bir terör örgütü olarak nitelendirilmiş ve devlet bu terör örgütüne karşı amansız bir mücadeleye başlamıştır.

Ama ne yazık ki bu mücadelede de adalet konusunda gerekli hassasiyet gösterilmemiş binlerce mağdur insan oluşturulmuştu. Cemaatin yıllardır içinde bulunduğu İslami camia ve İslami çalışmalar yapılan yanlışlar yüzünden, bu mücadeleden olumsuz etkilendiler. Bu mücadelede yapılan yanlışlar yüzünden insanların dini yapı ve cemaatlere olan güvenleri sarsıldı ve kitleler dini yapılardan uzak durmaya başladılar.

Bütünü ile güvenlik kaygısı ile hareket eden iktidar FETÖ mücadelesinde hukukun çok temel ilkelerini bile ihmal etti.

FETÖ ile yapılan mücadelede suçun somutluğu ve suçun şahsiliği gibi temel kurallar çiğnendiği gibi, bu yapının cemaatten paralel yapıya, paralel yapıdan terör örgütüne evirilen süreci görmezden gelindi. İnsanların bu yapı ile ilişki kurarken bir cemaat olarak ilişki kurdukları gerçeği, yıllardır Türkiye’de Ak Parti dahil tüm siyasi iktidarların bu yapıyı desteklediği gerçeği göz ardı edildi.

Sayın Cumhurbaşkanı 17- 25 Aralık’tan sonra bu yapı ile ilgili çok güzel bir değerlendirme yapmıştı. Bunların üstü ihanet, ortası ticaret tabanı ibadet demişti. Bu gerçektende FETÖ terör örgütünü net bir şekilde ortaya koyan doğru bir tespiti.

Esasen bu yapı ile verilen mücadelede bu gerçek göz önüne alınarak yapılması gerekiyordu. Şayet tabandaki ibadet kesiminden 17-25 Aralık yargı darbesi yada, 15 Temmuz askeri darbe ihanetine bir şekilde katılan bu ihanetlerde pay sahibi olanlar varsa elbette onlarında cezalandırılması gerekiyordu.

Ancak cemaatin sohbetine gittiler, sendikalarına üye oldular yasal olan bankalarına para yatırdılar diye insanların ihanetle ve örgüt üyeliği ile suçlamak, işlerinden atmak, kamu vicdanını zedelenmiş toplumun geneli tarafından adaletsizlik olarak, zulüm olarak değerlendirilmiştir.

Hz. Ali’nin kendisi tekfir eden Haricilerin beytulmaldan aldıkları maaşlarını kesmediğini hatırlatmamız gerekiyor. Hukuk devletlerinde bir insanın hangi şartlarda kamu hizmeti yapamayacağı hukuk kuralları ile belirlenir gerçekten suçlu olanlar yargılanarak mahkeme kararı ile görevlerinden atılırlar. Hukuk devleti olmanın gereği budur.

Bugün onbinlerce kişi FETÖ üyesi olduğu gerekçesi ile cezaevlerinde bulunuyor. 15 Temmuz darbesinin üzerinden üç yıldan fazla zaman geçti ama hala FETÖ terör örgütünün üyesi olmanın somut bir izahı yapılamadı. Önce 17-25 Aralık sonrası milat olarak konulmuştu ancak daha sonra ona da riayet edilmedi. Cemaat sempatizanlarının büyük kısmı siyasi tartışmalar içerisinde 17- 25 Aralık yargı darbesini tam idrak edemediler. Olayı cemaatin bir siyasi parti ile girdiği bir mücadele olarak algıladılar. Ama azda olsa bu süreçte cemaati sorgulayanlar bu yapıdan uzaklaşanlar oldu.

Ancak yılların getirdiği gönül bağı ile bu yapıyı sorgulayamayanları devlet bu gönül bağını göz ardı ederek mahkum etti. Cemaat sempatizanları 17 -25 Aralık’tan sonra niye terk etmediler deniliyor. Bazı gerçeklerin anlaşılması için zaman gerekiyor. 17-25 Aralık’tan sonra insanlar çocuklarını bu yapının okullarına ve dershanelerine göndermekten vazgeçtiler. İslahiye’de 17-25 Aralık’tan önce bu yapının dershanelerinde binin üzerinde öğrenci varken, 17-25 Aralık’tan sonra 60 öğrenciye düşmüştü. Ancak daha önceden bu yapı ile bir şekilde ilişki kurmuş insanların bir anda bırakmaları o kadar kolay olmazdı olmadı da..

Onun için milad olarak 15 Temmuz’un belirlenmesi gerekiyordu. Eğer kişiler birebir suça karışmamış FETÖ ihanetinin parçası olmamışsa suçsuz kabul edilmelidir. Hain diye dışlanılmamalı görevlerinden atılmamalıdır. Mahkemelerde örgüt cezası almayanlar kesinlikle görevlerine iade edilmelidir. Yargılamalarda suçun şahsiliği ve somutluğu ilkesine riayet edilmelidir. Yoksa bu durum vicdanları yaralamaya devam edecek adalet duygusu zarar görecektir.

Evet 15 Temmuz ile birlikte bu yapı tam bir terör örgütüne dönüşmüş bulunuyor. Onun için 15 Temmuzdan sonra bu yapı ile ilişki içerisine girenler, yada ilişkilerini sürdürenler ilişkilerinin mahiyetine göre bir terör örgütünün parçası olarak değerlendirilmeli ve hukuk içerisinde en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.

Ne yazık ki FETÖ mücadelesinde İslami cemaat ve yapılarda gerekli adalet duyarlılığını gösteremediler. Ya FETÖ’nün geçmiş ihanetlerinde zarar görmüş olmanın etkisi ile yada iktidar tarafgirliği ile yapılan adaletsizlikleri meşru gördüler. Kuran’ın birilerine olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin uyarısını göz ardı ettiler.

Halbuki bu insanlar tüm boyutları ile suçlu bile olsalar İslam ahlakı suçluya sahip çıkmayı gerektirirdi. İnsanların mağduriyetine üzülmeyi gerektirirdi. Suçları sabitleşmemiş insanlara hain muamelesi yapmak dışlamak ben Müslümanlardanım diyen insanların yapmaması gereken bir tavırdı.

Bugün gittiğimiz yerlerde tüm İslami yapı ve cemaatler insanların İslami cemaat ve yapılardan uzaklaştığını söylüyor, bu durumda FETÖ mücadelesinde yapılan adaletsizliklerin, yanlışların katkısı yok mu sizce bence var…

Sonuç olarak:

Öncelikle bu yapı ile bir şekilde gönül bağı kurmuş yada Cemaat içindeki gördükleri kimi olumlu şeylerde ve cemaat içinde tanıdıkları kimi güzel insanlardan dolayı bu yapıya hüsnüzanla yaklaşan kardeşlerime seslenmek istiyorum, iktidarın yaptığı kimi adaletsizlikler sizlerin iktidarla birlikte bu yapıyı da sorgulamanıza engel teşkil etmemeli. Bu ihanet şebekesini sorgulamanız için daha ne yapması gerekiyor Allah aşkına.

Rabbimiz “Eğer akletmezseniz burnunuz pislikten kurtulmaz” buyuruyor. Evet bu yapı ile geçmişte gönül bağı kurmuş olabilirsiniz, bu gönül bağından dolayı mağdur edilmişte olabilirsiniz, ancak sizin mağduriyetinizde en az siyasi iktidar kadar suçlu olan bu yapıyı sorgulamalısınız. Başınızı iki elinizin arasına alarak bu ihanet şebekesinin geldiği süreci ve yaptıklarını eleştirel bir gözle değerlendirmelisiniz diyorum.

İkinci olarak cemaat mensubu yada değil İslamcı yada dindar olduğunu söyleyen kardeşlerim, sizlere düşende her zeminde adalet mücadelesi vermektir ve adaletsizlik kime yapılırsa yapılsın kim yaparsa yapsın karşı çıkmaktır. Bu durumda suçlu bile olsalar bu insanlara sahip çıkmamız ellerinden tutmamız gerekiyordu. İşinden olanlara iş bulmaları için yardımcı olmamız gerekiyordu. Ama biz ne yaptık yargıdan önce suçlu ilan ettik. Şayet etrafınızda mağdur olanlar, suçluda olsalar muhtaç olanlar varsa, ellerinden tutalım yardımcı olalım bence o zaman daha Müslümanca davranmış oluruz…

Vesselam…