İslam dünyası toplumları, düşünmeyen duygusallıklarla, düşünmeyen bağlılıklarla, düşünmeyen siyasetçilerle malul bulunduğu için, toplumlarımızda gerçekçi bir algı oluşturulamıyor. Gerçek dünyaya ve gerçek tarihe nüfuz edebilecek bir dil oluşturulamıyor. Toplumlarımızda, düşünmeyen duygusallıklar ve düşünmeyen bağlılıklar kolaylıkla istismar edilebiliyor, yönlendirilebiliyor, istihdam edilebiliyor. Düşünmeyen duygusallıklarla akıldışı bağımlılıklar, akıldışı ilgiler ve uğraşlar oluşturulabiliyor. Düşünmeyen bağlılıkların, tercihlerin, yapıların hakim olduğu toplumlarda-kültürlerde, statüko hiç değişmiyor. Statükoyu sürdürmek, politik/ekonomik/bürokratik ayrıcalıkları sürdürmek anlamına geliyor. Statükonun sürdürülmesini isteyenler, toplumların değişmesini-dönüşmesini istemiyor. Bu tür toplumlarda, statükonun değişmesini istemenin istikrarsızlık nedeni olabileceği, istikrarsızlığın da ayrıcalıkların kaybına neden olabileceği düşünülüyor.

Statükonun belirleyiciliğinin sürdüğü toplumlarda, bu toplumlara dayatılan sömürgeci gerçeklik, sömürgeci bilgi ve dünya görüşü, dayatılan din-İslam algısı, hiçbir zaman ciddi bir sorun olarak görülmedi, görülmüyor. Toplumlarımızda nasıl, ne kadar, nereye kadar inanacağımıza, nasıl, hangi konuda ve hangi sınırlar içerisinde düşüneceğimize, dayatılan sistemin paradigmaları temelinde karar veriliyor. Düşünmeyen duygusallıkların, bağlılıkların, tercihlerin hakim olduğu toplumlar, bugün içerisinde yaşayarak gördüğümüz üzere, ancak, seri halde trol, troller üretebiliyor. Bu tür toplumlarda troller bile kurumsallaşıyor. Resmi hikayelerin, resmi yorumların sözcülüğü, hiçbir şekilde bir sorgulamaya tabi tutulmaksızın troller tarafından yerine getirilebiliyor. Neoliberal dünya görüşü, hayat tarzı, herkesi memnun edebilecek cevaplar vermek üzere yapılandırıldığı için, hiçbir zaman yapısal sorunlar merkezinde net-açık seçenekler öneremiyor.

İslam dünyası toplumları, maruz kaldıkları düşünmeyen duygusallıklar, bağlılıklar ve siyasetler sebebiyle, kendilerine yönelik tehditlerle, kuşatmalarla, yaptırımlarla doğrudan mücadele etmek yerine, emperyalistler tarafından araçsallaştırılan unsurlarla mücadele yolunu seçiyor. Aynı şekilde, dayatılan emperyal sistemle özdeşleşen İslam toplumları ve kültürleri, sistemin bütününe yönelik bir muhalefet ya da mücadele oluşturmak yerine, sistemin kimi konulardaki yorumlarına, uygulamalarına muhalefet edebiliyor. Sistemin bütününe yönelik eleştirel dikkati ve hassasiyeti kaybetmiş bulunuyoruz. Parçalar üzerinde yoğunlaştığımız, parçalara takılıp kaldığımız için, bütün hakkında oluşturduğumuz İslami eleştirel analizlerimiz ve yorumlarımız yok.

Entelektüel şiddetin kurumsallaştığı bir dünyada yaşadığımız için, seküler-liberal dilin/düşüncenin oluşturduğu, evrenselleştirdiği yargılar temelinde yorumlar yapıyor, çözümlemeler üretiyoruz. Her uzlaşma ve teslimiyet bir yozlaşmaya neden olduğu gibi, seküler-liberal yargılarla uzlaşma da, aynı şekilde zihinsel bir yozlaşmaya neden oluyor. Hangi alanda olursa olsun teslimiyetçi her tavır ya da tercih somut bir utançla sonuçlanıyor. Utanç dolu bir hayatın parçası olmaktansa, onurlu bir mücadele yolunu seçmek gerekiyor. Günümüzde, çok yoğun bir sis dünyası içerisinde yaşamaya devam ediyoruz. Bu dünyada yapısal önyargılar ve yapısal ikiyüzlülüklerle karşı karşıyayız. Emperyalizmler kendi terör ve şiddet uygulamalarını meşru sayabilirlerken, bu şiddete/teröre maruz kalanların tepkilerini-cevaplarını gayrı meşru sayıyor.

Irksal hayatların/siyasetlerin/kültürlerin yaşanabildiği bir dünya, insani dünyadan, insani varoluşlardan ve hayatlardan vazgeçmek demektir. Bugün, ırkçılıklar, insani varoluşun ezeli ve ebedi vicdanını kirletmeye, yaralamaya, parçalamaya, rencide etmeye devam edebiliyor. Günümüzde İslam dünyası toplumlarının her tür ırkçılık karşısında ortak sorunları ve ortak düşmanları var. Bu sorunlarla ve düşmanlıklarla ancak ortak program, ortak amaç ve ortak kader temelinde oluşturulabilecek bir birlik bilinciyle mücadele edilebilir. Birlik bilinci, ulus-devlet mitolojilerinin, bencilliklerinin sınırlarını aşmak suretiyle gerçekleştirilebilir. Birlik bilinci, öncelikle, aydınlar, düşünürler, bilginler, bilgelerin derinlikli, nitelikli ve kapsamlı katkılarıyla, düşüncede, söylemde ve eylemde hayata geçirilebilir. İçerisinde yaşadığımız belirsizliklerle dolu dönemde, İslami sorumluluklarımızı gereği gibi yerine getirip getirmediğimizi ahlaki bir muhakemeye tabi tutmak suretiyle sorgulayabilmeliyiz. İçtenlikli bir mücadele, kendi çıkarlarına ve ayrıcalıklarına hiçbir suretle ödün vermeyen bir kişilik ve karakterle yürütülebilir. Her bencillik, her konuda körleştirici sonuçlar doğurur.

Düşünmeyen duygusallıklar ve bağlılıklar sebebiyle toplumlarımızda, entelektüel, düşünsel, edebi-estetik, kültürel ilgiler, çalışmalar, etkinliklerle toplum arasında dönüştürücü hiçbir ilişki bulunmuyor. Bu tür ilgilerin, uğraşların kamusal yankısı yok. Teknolojik ilerleme, teknolojik ilerlemenin neden olduğu insani çölleşme ve iklim felaketleri hakkında da, düşünce hayatının, kültür ve felsefe hayatının etkili eleştirileri olmadığını biliyoruz. Günümüzde emperyal tahakküm politikaları, insani/ahlaki/vicdani varoluşu bütünüyle ve küstahça reddederek, gözardı ederek, ahlaki çöküş, yıkım, tahribat pahasına ideolojik-ırkçı diktatörlüğünü-iktidarını sürdürmeye çalışıyor.

İslam medeniyeti bütün halklara-kültürlere açılarak, nüfuz ederek, bu kültürlerle alışveriş yaparak, bütün insanlığın ilgisini kazandı. Batı uygarlığı, farklı halkları/kültürleri aşağılayarak, yok sayarak, sömürgeleştirerek, kendisini mutlaklaştırarak, ırkçı-ideolojik dayatmaların somut ifadesi olarak, bütün insani/ahlaki/vicdani varoluşlara yabancılaştı. Günümüzde de, İslam dünyası toplumları farklı görüş/anlayış/yorumları reddederek, resmi yorumları mutlaklaştırarak, çoğulcu yaklaşımları mahkum ederek İslami bütüne yabancılaşıyor.

İslami anlamda gerçek varoluş, gerçek hayat ve tarih, ırkçı-ideolojik-sömürgeci paradigmalara bütün boyutlarıyla hayır demeyi başardığımızda başlayacak. Kendi dilini, dünya görüşünü, hayat tarzını, kendi referanslarını, tanımlarını özgürleştiremeyen bir toplum ve kültürün, özgürlüğünden hiçbir şekilde söz edilemez. Bu bilinçle yola çıktığımızda geleceği özgürleştirebilir, gelecekle ilgili umutlardan söz edebiliriz.

İslami bilgiyi, dili, kavram ve kurumları, ona özgün boyutlarıyla tanımlama, bu bilgi/dil ve dünya görüşüne, kavram ve kurumlara otorite ve meşruiyetlerini iade iradesine sahip oluncaya kadar, düşünmeyen duygusallıklarla oyalanmaya devam edeceğimizin bilincinde olmamız gerekir.