“Zırva tevil götürmez” diye bir darb-ı mesel var fakat ABD Başkanı Trump’ın zırvalıkları tevil yapmayı zorunlu kılmaktadır. Öyle ki, yakın tarihimizden bugüne kadar ABD’de başkanlık yapmış liderlerin siyasî duruş ve tavırlarını tahlil ettiğimizde, biresel kimlikleri nevi şahsına münhasır olmakla birlikte ABD’nin ideolojik dış politikalarındaki refleksinin kolektif hafızaya sahip olduğu görülmektedir. Örneğin Jimmy Carter döneminde İran’da vuku bulan İslâm Devrimi ile ABD politikalarında şahin kanat her zaman ağır basmış ve İran nezdinde varlığı kabullenilmeyen Siyonist İsrail’in güvenliği ve hamiliği için her türlü tedbirlere başvurulmuştur. Bunu Ronald Reagen döneminde de görüyoruz. Geçmişinde sinema sanatçısı olan bu şahıs artistik ve tiyatral çıkışlarla Ortadoğu’nun Müslüman halklarına sürekli tehditler savurup kovboy vari raconlar kesmişti. Baba W. Bush’a bakıyoruz, o da boğazına kadar silahlandırdığı Saddam’ın İran karşısında bir varlık gösteremeyişine çok hiddetlenmiş ve Saddam nezdinde adına Körfez Harbi denilen süreçte Irak halkını bombalayarak 240 bin dolayında insanı katletmişti. 

Bill Clinton dönemi kısmen yumuşak geçmiş olsa da o da Siyonistlere hizmetten geri kalmamıştı. Fakat buna rağmen Siyonist İsrail’in bazı talepleri yerine getirilmeyince Monica Lewinsky isimli Yahudi bir kız devreye sokularak skandalla siyasî prestiji beş paralık edilmişti. Clinton 14 Aralık 1995 tarihinde imzalanan Dayton anlaşmasının mimarı olarak Bosna’nın Müslüman halkına en büyük darbeyi vurmuş oldu. Zira Bosna o dönemde zorlu süreci aşmış olarak asker ve gönüllü muharrib güçleriyle Hırvat milisleri (Ustaşa) ve Sırp eşkiyalarını (Çetnik) Bosna topraklarından çıkarmayı başarmışlardı.

Carter’in organize ettiği Camp David anlaşması ile Filistin ve Mısır halkına vurduğu darbe gibi Bill Clinton döneminde Bosna halkına darbe vurulmuştu..

Başkanlar değişse de ABD’nin şeytani siyasetleri değişmiyordu.

Oğul George W. Bush’un politikalarına göz gezdirdiğimizde o da babası gibi koyu bir Evangelist olması hasebiyle Siyonist İsrail’in hamiliğini tavizsiz bir şekilde sürdürmüştü. Birçoklarının bilmediği üzere ikiz kulelerin vurulma planı CIA ve MOSSAD tarafından büyük bir komplo olarak hazırlanmıştı. (İkiz kuleler aspes zehiri sızdırdığı için New York belediyesi iskan ruhsatını iptal edip yıkım emri vermişti. Bu olayın bir boyutu. Diğer boyutu ise ikiz kulelere saldırıdan altı ay kadar önce İsviçre’de bir sigorta şirketine binalar sigorta ettirilmişti. O günlerde ismini hatırlamadığım İtalyan bir gazeteci bu olayı bütün detaylarıyla ifşa etmişti.)

Saldırının muharref Tevrat’a göre kutsal olan 11 Eylül tarihinde Yahudilerin tatil olduğu güne denk getirilmesi manidar değil mi? Ayrıca günler öncesinden binalardaki elektriklerin kesilip mahsendeki altın depolarının boşaltılması ve yine o esnada uçakların yapacağı kamikazi ile binaların yıkılamayacağı göz önünde bulundurularak, binaları ayakta tutan iç kolonların önemli yerlerine patlayıcıların yerleştirilmesi sonucu yıkım işi tam bir profesyonellikle neticelenmişti. Olay sonrasında bildiğiniz gibi Bush’un dünya liderlerine seslenip, “Ya bizimlesiniz, ya teröristlerden yanasınız” deyip Afganistan ve Irak'ı işgal etmişlerdi.

Obama’ya bakıyoruz, ismi Hüseyin olması hasebiyle bölge halkları kendisine epey bel bağlamıştı fakat o da senatoda etkin olan Siyonist lobinin ve Pentagon’un direktifleriyle hareket ettiği için Ortadoğu halklarının beklentilerine ilişkin pek bir şey yapamamıştı. 

Donald Trump ise Siyonist lobiye Arap dostlarını gücendirecek nitelikte yani aleni olarak destek vaadinde bulunarak iktidara gelmişti. Aslında bu desteği aleni yapmasının nedenlerinden biri Arap dostlarının gücenme olasılığının sıfırlanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Meğer başta Suudi rejimi ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere Suriye’nin haricindeki bölge Arap ülkeleri işgalci İsrail ile perde arkasından zaten iş tutuyorlarmış. Trump bunu çok iyi bildiği için hiçbir kaygı duymadan Siyonist İsrail’e olan desteğini aleni olarak dile getiriyordu. Nitekim iş başına geldiğinde ilk fırsatta Siyonistler adına Golan Tepeleri’nin ilhakını açıkladı. Ardından Kudüs’ü Siyonizmin ebedi başkenti ilân edip büyük elçilik binasını oraya taşıdı. İran’ın haricinde Müslüman ülkelerden de pek ses çıkmayınca bu iş siyasi arenada adeta unutuldu. Elbette ümmetin has evlatları yani “Direniş Cephesi” bu ihanet ve alçaklıkları unutmayıp gereğini yapmak için Kudüs ve Filistin topraklarının özgürlüğüne kavuşuncaya dek bu mücadeleden, bu kutsal savaştan asla vazgeçmeyecektir.

Trump kendisini sadece Siyonistlerin Filistin toprakları üzerinde sürdürdüğü işgali onaylamak ve desteklemekle sınırlı tutmamaktadır. Nasıl ki Siyonist İsrail’in muharref Tevrat’ta “vaad edilmiş topraklar” (Arz-ı Mevud) olarak nitelenen ve bütün Mezopotamya topraklarını kapsayan bölgeyi ele geçirmenin hayalini kuruyor ve hesabını yapıyorsa, şu da bilinmeli ki, Evangelizm’in beşiği olan ABD bölgeye yönelik askeri, kültürel ve siyasi politikalarını bu amaca matuf olarak sürdürmektedir. Bakınız Trump’ın haricinde geçmişteki ABD başkanlarının bölgemize yönelik siyasi ve askeri müdahalelerinden kısaca bahsettik. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bunların kişisel olarak nevi şahıslarına münhasır özellikleri olmakla birlikte sürdürdükleri politik ve askeri yöntem üç aşağı beş yukarı hep aynıdır. ABD’nin kendi sömürgeci şeytani emellerini maşa yöntemiyle, yani vekalet savaşları yoluyla bölgedeki tüm ülkelere husumet ve iç savaş bulaştırması ve ortaya çıkan tablodan menfaat devşirmek için kendisini değil, bölge halklarını sorumlu tutarak geri çekilme taktikleriyle taşeronları vasıtasıyla müdahalelerde bulunması onun karakteristik özelliğidir.

ABD’nin hedefi bir taraftan politik ve askeri üslerle kurduğu hegemonya sayesinde petrol ve enerji kaynaklarının transferini yaparken diğer taraftan işgalci İsrail’in güvenliğini sağlamak ve askeri işgallerine destek olmak amacıyla silahlandırdığı terör örgütleriyle bölgenin istikrarını bozmak ve boşaltılan alanları İsrail işgaline hazır hâle getirmek. Suriye’de yapılmak istenen bundan başkası değildi. Ancak İslâm ve insanlık düşmanı olan şer güçler böylesi plânlar yaparken elbette âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ’nın da plânı vardı. Açıkça ifade edecek olursak İran ve Hizbullah’ın Suriye’deki olumsuz gidişata müdahale etmesi ve Siyonistlerin piyonu olan terör örgütlerine gereken darbeyi vurması ABD ve işgalci İsrail’in hevesini kursağında bırakmaya yetmiş oldu. ABD İran ve Hizbullah’ın bulunduğu Suriye’nin iç bölgelerine fiilen müdahale cesareti bulamadığı için Türkiye’nin sınırına yakın olan bölgelerde aleni olarak YPG’ye silah desteğinde bulunmaya devam etti. İtiraf edildiği üzere ABD son iki yıl içerisinde bölgedeki terör örgütlerine 5 bin TIR dolusu silah yardımında bulundu.

Öte yandan ne yaman çelişkidir ki aynı ABD son birkaç aydır Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturmak amacıyla Türkiye ile ittifak toplantıları yaptı. Aylarca süren bu görüşmelerden bir sonuç alınamadı ve Türkiye ABD tarafından sadece oyalanmış oldu. Bu durum karşısında Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde teminat verip yalnız başına operasyon kararı aldı. Adını “Barış Pınarı Harekatı” koydukları operasyonla karadan ve havadan Suriye’nin kuzeyinde konuşlanmış olan ve faaliyette bulunan terör örgütlerinin mevzilerini 09.Ekim.2019 tarihinden itibaren bombalamaya başladı.  

Diğer taraftan bu harekât başladığında ABD Başkanı Donald Trump, siyasî nezaketle bağdaşmayan türden küstahça ifadelerle Başkan Erdoğan’ı tehdit etmeye başladı. Twitter hesabından attığı mesajlarındaki küstah tehditlerden iki örnek verecek olursak, "Benim belirlediğim sınırları aşmayacaksın! Aksi takdirde uygulayacağım ambargolarla Rahip Brunson örneğinde olduğu gibi ekonomini mahvederim!” 

“Daha önce güçlü bir şekilde ifade ettim, şimdi bir kez daha yinelemek için söylüyorum; Türkiye, benim derin ve eşsiz bilgeliğime göre, sınırların dışında olduğunu düşündüğüm bir şey yaparsa, Türkiye'nin ekonomisini mahvederim ve yok ederim (Bunu daha önce yaptım)." 

Bugünlerde ABD ile Türkiye arasında sürmekte olan yoğun diplomasi trafiğinin perde arkasında ne tür pazarlıklar yapılmaktadır bunu bir takım tahminlerin haricinde bilemeyiz fakat zahirde Türkiye kamuoyu, “İt ürür kervan yürür” kabilinden bir yaklaşımla mehter marşı rahatlığında ve zafer naraları modunda olaya yaklaşmaktadır. Elbette ki, etnik kökenlerinden dolayı kendilerini 90 yıllık ayırımcı politikaların kurbanı olarak gören Kürt halkının bir kesimi bu gelişmelerden memnun olmamaktadır. Bu kesim insanlarımızı teskin etme babında, “bu operasyon mücbir sebepten dolayı yapılmaktadır” denilerek ortalık yatıştırılmaya çalışılmaktadır. Öte yandan sosyal medyada ne yazık ki, ırkçı-şoven söylemler revaçta... Savaş naraları ile halkımız kin ve düşmanlığa tahrik edilmektedir. Zannedersiniz ki müstevliler topraklarımızı işgal etmiş ve seferberlik ilân edilmiş! 

90 küsur yıllık ırk temeline dayalı ayırımcı politikalardan dolayı başımıza musallat olan terör belasının ceremesini halkımız çekmektedir. 40 yıldan beri sürmekte olan bu terör musibeti ile 50 milyar dolar maddi kayıptan öte 50 bin dolayında asker ve sivil insanımız öldü. Nice ocaklara ateş düştü. Her iki taraftan gencecik fidanlar hayatlarının baharında kara toprağa girdi. Askerin annesi ile teröristin annesi aynı yüreği taşıyor ve aynı acıyı yaşıyor. Bu acı bizim ortak acımızdır. Bunu hâlâ anlamayanlar var.

Merhum Erbakan hocamızın ifadesiyle, “Siz dağlara taşlara ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazarsanız Kürt kardeşim de buna tepki olarak, ‘Ne mutlu Kürdüm diyene’ sözünü söyleyecektir. Oysa her iki tarafın da Müslüman olması hasebiyle, ‘Ne mutlu Müslümanım diyene’ dense bir sorun yaşanmayacaktı...”

Başta ABD ve Siyonistler olmak üzere Batılı dış mihraklar bu tür ihtilafları körükleyerek Müslüman halkımızı birbirine düşürmektedirler. Bakınız ABD bunca silah yardımına rağmen nasılda kenara çekildi? Bu konuda Trump’ın Twitter üzerinden attığı mesajlar oldukça manidar: “Bırakın Suriye ile Esad Kürtleri korusun ve kendi toprakları için Türkiye ile savaşsın. Generallerime dedim ki, neden düşmanımızın toprağını korumak adına Suriye ve Esad için savaşalım? Kürtleri korumak adına Suriye’ye yardım etmek isteyen biri varsa bana uyar; bu, Rusya, Çin ya da Napolyon Bonaparte olabilir. Umarım her şey iyi gider, biz 7 bin mil uzaktayız!” 

Gördüğünüz gibi ABD menfaati neyi gerektiriyorsa onu söyler, onu yapar.  Trump’ın bir başka tehdid içerikli mesajı şöyle: “Türkiye yapmaması gereken bir şeyi yaparsa, daha önce çok az ülkenin gördüğü türden yaptırımlar uygularız.”

Trump’ın Başkan Erdoğan’a gönderdiği iddia edilen ve sosyal medya ile gazetelere yansıyan mektup ve Twitter paylaşımlarının bazı başlıklarına bakıyoruz öylesine küstahça, öylesine hakaretamiz, öylesine tehditkâr ve aşağılayıcı ki insan “yuh artık” demekten kendini alamıyor:

“Ekonominizi yok etmek istemem, ki yaparım.”

“Terör örgütüyle otur anlaş.”

“Dünyayı hayal kırıklığına uğratma.”

“Senin bazı sorunlarını çözdüm.”

“Eğer dediklerimi yapmazsan, tarih seni şeytan olarak görür.” 

“Sert bir adam olma.”

“Aptal olma.”

“Seni daha sonra arayacağım."

“Uysal ol.”

“Aptallık etme.”

Trump’ın dengesiz biri olduğunu bütün dünya biliyor fakat bu tutumu ve Twitter hesabından attığı mesajların içeriği dengesizlikten öte bir devlet başkanına yakışmayan, diplomasi nezaketine uymayan türden ifadeler olması hasebiyle aslında her çirkin beyanatında kendi seviyesizliğini, kendi alçaklığını tescillemektedir. 

Başkan Erdoğan’a yönelik yapılan bu küstahlık aslında bütün Türkiye halkına yapılmaktadır. Mesleğimiz icabı yaptığımız sokak röportajları ile halkımıza ABD ve NATO ile ilgili sorduğumuz sorulara verilen cevapların % 99’u nefret içerikli. Yani halkımızın büyük ekseriyeti ABD ve NATO’dan nefret ediyor ve ABD ile NATO ittifakına son verilmesini istiyor. Siyasilerimiz bu konuya mutlaka eğilmelidir. Yeni oluşum arayışları bir zorunluktan öte imâni bir vecibedir. 

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde biz Müslümanlara güç birliğine gitmemizi emrediyor. İslâm ümmeti olarak 2 milyara varan nüfus potansiyelimize rağmen 57 ulus devlete bölünmüş olduğumuzdan dolayı uluslararası siyasi arenada hiçbir yaptırım gücümüz yok. Sayın Başkan “Dünya beşten büyüktür” diyor ancak 2 milyarlık nüfusumuzla BM nezdinde ne bir veto yetkimiz ve ne bir inisiyatif kullanma hakkımız var. Merhum Erbakan hocamız bu konuya çok iyi vakıf olduğu için ısrarla D-8’i, ısrarla ortak ekonomi topluluğunu, ısrarla İslâm Barış Gücü’nü (İslâm NATO’sunu), İslâm Birleşmiş Milletleri’ni tesis etmeye çalıştı. Çünkü o da biliyordu ki bunlar olmadan biz Müslümanlar emperyalist ülkeler karşısında bir varlık gösteremeyiz ve o da biliyordu ki söz konusu kurumsal yapılanmalar imana taalluk etmekteydi. Sonuç olarak ifade edecek olursak söz konusu değerler, söz konusu kurumlar hayata geçirilmediği süre biz daha çook azarlar işiteceğiz, çook hakaretlere maruz kalacağız.

Bakınız ABD Başkanı Trump son Twitter hesabında Türkiye ile YPG'nin durumunu 'okul bahçesinde kavga eden iki çocuğa' benzeterek "Biraz kavga etmeleri gerekiyordu, sonra ayırdım" dedi. Bu bizim için zül değil de nedir? Biz İslâm ümmeti olarak kendi sorunlarımızı kendimiz halletmedikçe böylesine hakaretlere, küstahlıklara ve aşağılanmalara maruz kalmaya devam edeceğiz.