Suriye ne zaman gerçek anlamda özgürleşir? Suriye meselesi ne zaman küresel güçlerin birbiriyle güreştiği, gücünü test ettiği, deneme tahtasına çevirdiği bir ülke konumundan kurtulup insani ve ahlaki bir zeminde tartışılır? Suriye’de yaşanan insani trajediyi birilerini dize getirmek, onları hakimiyetimiz altına almak ya da boyun eğdirmek gibi bağlamlardan çıkarıp militarist bir gözlükle meselelere bakmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? 

Gerçi asker bir millet olmakla öğünen insanların, meseleyi insani ve ahlaki bir zeminde ele alma imkânı kalmış mıdır, ayrı bir tartışma konusu. Milliyetçiliğin bu kadar prim yaptığı ve oy kapma yarışında şövenist dili daha ustaca kullanan, kitleleri daha fazla galeyana getirenin ipi önde göğüslediği bir ölçekte bu militarist atmosferi çok da yadırgamamak lazım. Sonuç itibarıyla milliyetçilikle militarizm arasında büyük ölçüde simbiyotik bir ilişki var ve biri diğerini varlığa getirirken bu da ötekini konsolide edip kendi varlığının umdesi kılıyor.

Türkiye’de askeri vesayetin geriletilmesine rağmen militarizmin, -Hulusi Akar’ın Kayseri’deki ziyareti sırasında öğrencilerin asker selamı vermesi örneğinde olduğu gibi- bütün toplumsal katmanlara yayılmış olması, meselenin askeri vesayetin geriletilmesiyle çözülecek bir mesele olmadığını gösteriyor. Öncelikle milletin ruhuna sinmiş olan militarizmin izlerinin silinmesi, özellikle gençlere insan olmanın asker olmakla mümkün olabileceği yanılgısını veren eğitim müfredatına çeki düzen verilmesiyle mümkün olduğunu kavramak gerekiyor. Ayrıca insan olmanın, güç tapıcılığını teşvik eden mütehakkim bir felsefeden dem vurmak yerine zayıftan ve ezilenden yana olan bir erdemlilik haliyle mümkün olduğunu anlatmak gerekiyor. Devletin dikte edici buyruklarına rağmen kendi toplumsal zeminimizde, ders halkalarımızda, aile içi terbiye ile bunu çocuklarımıza verebiliriz. Ama önce bizlerin bakış açısını değiştirmesi gerekiyor.

Ulus devletler savaşlar üzerinden kurulmuş ve varlığını savaşlara borçlu yapılar. Ulus devletlerin kuruluşunun tarihlendiği an olarak Westfalya Anlaşması’nın gösterilmesi, kurucu öğe olarak buna referans vermesi boşuna değil. Ulus devletler, yüzyıllık kanlı mezhep/din savaşlarının sonucunda imzalanan bu anlaşma ile kuruldu. Bu yüzden militarizm, ulus devlet yapılarının aslında sürekli ürettiği bir şey ve gelişmekte olan ülkelerde de durum bundan farklı değil.

Ülke savunmasının paralı askerler üzerinden gerçekleştiği imparatorluk dönemlerinden farklı olarak modern-ulus devletlerde, özellikle 19. yüzyıldan itibaren zorunlu askerlik kavramının gündeme girmesinin ardından ordu-millet anlayışı görünür olmaya başladı. Orduların hem kurucu hem de modernleştirici bir rol üslendiği ülkelerde bu militarizm çok daha fazla derinlik kazandı. Bunun en çarpıcı örneği, İsrail. Askerliğin hayatın her alanına yayıldığı Siyonist işgal devletinde, ordu, milletten ayrılmaz bir bütün olarak görülür hatta ordunun Filistinli ve Lübnanlı Araplara karşı gerçekleştirdiği ihlaller, yoğun militarist bir atmosfer içerisinde meşrulaştırılır, gerekçeler üretilir. Dolayısıyla militarist anlayışın geldiği nokta, ulusal güvenlik için her şeyin mübah ve meşru olduğu anlayışıdır ki bunun ne İslam’la ne insanlıkla alakası yoktur.

Toplum ve Müslümanlar olarak Suriye meselesi ve son askeri operasyon başta olmak üzere “milli” hiçbir meseleye devletin sürekli merkeze aldığı güvenlikçi ve militarist bir perspektiften bakmak zorunda değiliz. Müslüman olmanın gerektirdiği, adalet ve hakkaniyet merkezli yaklaşmaktır, erdemi savunmak, ahlaki tutumdan asla vazgeçmemektir. Biz siviller olarak askerlerin ya da devletin bakış açısını paylaşmaya mecbur olmadığımız gibi kamunun maslahatı da aslında tam da bunu yapmamaktan geçer. Onların güvenlikçi kaygılarını aynen paylaşırsak, hükümeti uyarma görevini nasıl yerine getirecek, her konuda aynı onlar gibi baktığımızda savaş ya da operasyon dışında başka alternatiflerin de olabileceği düşüncesini kamuoyunda nasıl tartışacağız?