İslam dünyası ülkeleri, özellikle de Türkiye, dayatılmış bir gerçeklikle, dayatılmış bir referans ve meşruiyet sistemiyle-düzeniyle yönetiliyor.  Dayatılmış gerçeklik, referans ve meşruiyet sistemi, kimi dönemlerde, sol/seküler/ideolojik/otoriter politik kadrolarla yönetilirken, kimi dönemlerde de, aynı sistem-düzen bu defa, muhafazakar-sağ-milliyetçi-dindar-otoriter-popülist kadrolar tarafından yönetiliyor. İslami düşünce-kültür-ilahiyat hayatı ve medya dünyası; Türkiye, dayatılmış gerçeklik/referans ve meşruiyet düzeni sol/ideolojik/seküler kadrolar tarafından yönetilirken bu sistemi reddeder, bu sisteme muhalefet ederken, aynı sistemi-düzeni, sağ-muhafazakar-milliyetçi-dindar-otoriter-popülist kadrolar tarafından yönetilirken, bu sistemin içeriğini kendi içeriğimizmiş gibi, İslami bir içerikmiş gibi sahipleniyor, cansiperane savunuyor.

İslam dünyası toplumlarının maruz kaldığı çok ağır entelektüel/siyasal bilinç kaybı ve radikal edilgenlikler sebebiyle, radikal edilgenliklerin bir kader haline gelmesi sebebiyle, bugün, İslami gerçeklik ve meşruiyet inşa etme özgürlüğüne ilişkin bir gündemimiz yok. Böyle bir gündemimiz olmadığı gibi, İslami gerçeklik oluşturma gücü, yeteneği ve iradesine sahip bulunmuyoruz. Müslümanlar olarak, hayatlarımızı, bilinçsizliğimiz, ufuksuzluğumuz, yetersizliğimiz, ilahi hakikati bütün boyutlarıyla temsil yeteneğini kaybettiğimiz için, pragmatik yorumlarla, tercihlerle, konumlarla sürdürüyoruz.

İnsanların zihin dünyalarının ideolojik klişelerle, resmi öykülerle, resmi çıkarlar doğrultusunda şekillendirildiği toplumlarda, her durumda çok ciddi bir kültürel-entelektüel güçsüzleşme/kriz yaşanıyor. İnsanların ya da toplumların kimi zaman resmi öykülerle, kimi zaman ya da durumlarda ideolojik klişelerle, yerellikler, millilikler, ve hamasetle zincire vurulduğu toplumlarda, ideolojik/sol/seküler kesimler de, muhafazakar/milliyetçi/sağ/dindar kesimler de, kolonyalizm tarafından dayatılmış gerçekliğin dayattığı referansları ve dayatılmış meşruiyet sisteminin otoritesini kolaylıkla kabul edebiliyor. Bilinç cehaleti sebebiyle, muhafazakar/dindar, milliyetçi/sağcı/oportünist/pragmatist unsurlar ‘siyasal İslamcı’ olarak tanımlanabiliyor. İdeolojik evrenselliğin oluşturduğu, sömürgeci entelektüel/zihinsel çerçeveler etrafında hiçbir şekilde ontolojik ve epistemolojik hesaplaşma yapılamıyor, yapılmıyor. Kronik bağımlılık ve kronik bilinç kaybı sebebiyle sol/ideolojik/seküler ya da, muhafazakar/milliyetçi/dindar kesimler, dayatılmış gerçeklik/referans ve meşruiyet sistemini reddetmek ve aşmak yerine, bu sistemi, emperyal düzen adına vekaleten yönetmek için birbirleriyle rekabet/çatışma ve kavga içerisinde bulunuyor. Dayatılmış sömürgeci gerçekliğin, referans ve meşruiyet sisteminin sınırları içerisine hapsedilen ve bu hayati sorunlarla hiçbir şekilde yüzleşmeyen/yüzleşemeyen, hesaplaşamayan, hesaplaşmayı düşünmeyen seküler ya da muhafazakar kesimlerin, karşı karşıya bulundukları bu ağırlaştırılmış mahkumiyet sebebiyle radikal tasavvur ve tahayyülleri yok.

İslam dünyası toplumlarında etnik-mezhepçi-partizan bağımlılıklar, yerel zincirlere dönüştüğü için, Müslümanlar olarak maalesef, entelektüel-kültürel bir yalıtılmışlık durumu yaşıyoruz. Zihinsel katılık temelinde şekillenen tek yorumun belirleyiciliği, toplumlarımızda otoriter/dogmatik bir iklim oluşturuyor. Tek yoruma, tek akla mecbur ve mahkum olmak, bir tür şiddete mahkum olmak anlamına geliyor. Bütün insanlığa hitap etme sorumluluğu taşıyan İslam’ı, tek boyuta, tek anlam ve değer sistemine hapsetmek, çeşitlilik ve çok anlamlılık, çokboyutluluk içeren İslam’ın ruhuna aykırıdır. İçtihadı bir yorum sistemi olarak hayata geçiren bir kültür, farklı yorumlara açık olduğunu ilan etmek üzere içtihadı önermiştir. İslami bünyeye musallat olan zihinsel katılıkları tartışırken, modern-seküler tahakküm sisteminin de ideolojik temelde tek yorumu dayattığını, bu yorum aracılığıyla sömürgeciliği meşrulaştırmaya çalıştığını hatırlamak gerekir.

Zihinsel-düşünsel-katılıklar-dogmatizm sebebiyle, zihinlerimize vurulan geleneksel zincirler sebebiyle, evrensel anlamlara, düşüncelere, değerlere ve bilgeliklere yabancılaştığımız için, bugün evrensel zihinler yetiştiremiyoruz. Dayatılmış gerçeklik, referans, ve meşruiyet sistemi, hangi alanda olursa olsun İslam’a, gerçek meşruiyet temelinde değil, sembolik meşruiyet temelinde temsil hakkı tanıyor. Sembolik meşruiyet hakkını da, daha çok yerli ve milli camiler inşa ederek kullanıyor, kozmetik/biçimsel özgürlükleri, büyük özgürlük sanıyoruz.

Dayatılan gerçeklikle uzlaşarak yaşanan hayatlar, bütünüyle vesayete mahkum olarak yaşanan hayatlardır. Vesayet altında bulunan bir zihin ve kültür dünyası, hiçbir şekilde varoluşsal-hayati gerçekleri konuşamaz. Hangi bağlamda olursa olsun her dayatma şiddet içerir. Teslimiyetçi uzlaşmalar, insanın/toplumun, kendisine dayatılan irade ile mücadeleye son vermesi anlamını taşır. Dayatılan bir irade ile uzlaşmak, bu iradeye katlanmak, bu iradeyi içselleştirmek, ahlaki bilinç kaybıyla ilgilidir.

İçerisinde yaşadığımız kitle ve aynılaşma çağında, bireyler ve kitleler, bir anlam ve değer sistemi adına mücadele sorumluluğuna yabancılaştıkları için, başarı ve performans adına mücadele, bugünün belirleyici tek kaygısı haline geliyor, başarı ve performans histerisi ve putperestliği İslami kesimleri de içerisine alarak genişleyerek yayılıyor. Güncel emperyalizm, anlam ve ilke sistemlerine yabancılaşan bir dünyada, ideolojik yakınlıklara göre, çıkar yakınlıklarına göre pragmatik politik ve ekonomik ilişkiler üretiyor. Sömürge dönemi kimi ülkelerde dolaylı olarak, dolaylı yollarla sürdürülürken, Filistin’de doğrudan sürdürülüyor. Emperyalist politik-ekonomik-kültürel stratejilerin kurbanları haline getirilen biz Müslümanlar, ufkumuzu kapatan belirsizliklerle ilgili olarak, sadece ‘hamaset’ temelinde cevaplar vermeye çalışıyoruz. Bugünün dünyasında, hamaset dili ve söylemi temelinde oluşturulan politikalar, basitleştirilmiş bayağılaştırılmış, genelleştirilmiş İslam toplumu tabloları oluşturmaya yarıyor.