Müslümanları engelleyen zihinsel sorunları irdelemeye devam ediyoruz:

Allah inancını esas alan İslam’a göre din dışı bir alan yoktur/olamaz. Müslümanların, inançlarıyla ters düştüğü ve Allah’a noksanlık izafe etmek anlamına geleceği için böyle bir düşünceyi kabul etmeleri söz konusu edilemez. İslam inancına göre, tüm varlığın hüküm ve tasarrufu yaratana ait olup her konuda hüküm ve emirlerine uymak gereklidir. İnanan herkes bunlara göre hareket etmekle yükümlüdür. Dindışı alan fikri, Allah’ı kabul etmeyen düşüncenin ileri sürdüğü bir varsayımdır. Bu yaklaşım, ortaçağda din istismarına dayanarak mutlak egemenlik kuran, özgürlüğün ve gelişmenin önünü tıkayan kilisenin baskısına gösterilen reaksiyonun eseridir. Günümüzde de ana çizgisini sürdüren dindışı felsefe ve ona dayalı dünya görüşü Rönesans’tan beri giderek insan zihni üzerindeki kuşatmayı daha da arttırıyor. Müslüman zihni de bu kuşatmanın baskısından kendini kurtarabilmiş değildir.

Temel kaynaklarda yer alan ve uygulaması Peygamber (as) tarafından başlatılan tarihten bu yana oluşan devasa tarihi birikim ve tecrübe ne yazık ki, Müslümanlar tarafından yeterince bilinmediğinden içine sızmış olan bir takım dindışı unsurları İslam’a aitmiş gibi kabul ettiler. Bundan dolayı, savrulmalar yaşadılar ve İslam’ın bütüncül kimliğini sahiplenemediler. Dini olanla dindışı olanı ayırt etmekte zaafa düşüp çözümlemelerinde eklektik, maslahatçı, net olmayan bir anlayışı benimsediler.

Bunun sonucu olarak; İslami amaçlarla iktidar isteyenler, cemaat ve sivil kuruluş adıyla oluşturulan gruplar, asli hedeflerinden uzaklaşıp dünyevileştiler. Mal, mülk, şöhret, ikbal peşine düştüler. İlkesizliğe, yozlaşmaya, çıkarcılığa, gösterişe, kararsızlığa, kalitesizliğe, hamasete ve içi boş söylemlere yöneldiler. 

Hiç bir zaman ve durumda adaletin dışına çıkmaması gereken Müslümanlar, adaletsizliğe zulümle karşılık verme yanlışına düştüler. Yani, din karşıtlarının davranışlarını örnek almak gibi vahim hatalar işleyerek tuzağa düştüler. Hırslarına yenilerek, rövanş, intikam kin ve nefretle hareket edip İslam’ın belirlediği ölçülerden uzaklaştılar. Böylece, İslam’ın temeli olan adaletin yerini zulüm ve haksızlıkların almasına zemin hazırlamış oldular. Hâlbuki Kuranın ölçüsü çok farklı:  “Ey inananlar, Allah için adaletle şahitlik edenler olun. Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın. Adil davranın, takvaya yakışan budur. Allah'tan korkun, kuşkusuz Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.”(Maide 8)

Kavramsal çerçevenin korunmaması da başlıca zihinsel engellerdendir: Sağcılık, solculuk, Muhafazakârlık, Milliyetçilik, Özgürlük, İnsan Hakları, Demokrasi gibi seküler düşünce sisteminin ürettiği kavramların İslam Düşüncesine ait özgün kavramların yerine geçirilmesi İslam’ı kimliksizleştirme, yozlaştırma ve en nihayet tahrif etmeye zemin oluşturmaktadır. Kitap ve Peygamberin inşa ettiği efradını cami ağyarını mani kavramların yerini beşeri düşüncenin zaaf ve hırslarıyla malul kavramların geçirilmesi bilinç kaymasına yol açmaktadır. Kavramlar; düşünce sisteminin bütünlüğünü, değerlerini, ruhunu yansıttığından alelade kelimeler yığını olarak düşünülemez. Müslümanlar kendi kavramlarını sahiplenip etkili kılmadıkları sürece düşünce ve inançlarını etkin kılmaları mümkün değildir.

Bütünlüklü bir teoriye/felsefeye dayanmayan uygulamalar; keyfilikten, heva ve hevesin etkisinden, dönemsel ve geçici olmaktan kurtulamaz. Oysa güçlü bir teori ve felsefeye dayanan uygulamaların amaç ve hedefi net olduğundan; sistemli, kapsamlı, geçerli, kalıcı ve kuşatıcı olurlar. Sözgelimi; Türkiye’de özgün bir şehircilik felsefesi/teorisi ve hukuku oluşsaydı; kültürel yozlaşmayı, duyarsızlığı, bireyselleşmeyi, bencilleşmeyi, çıkarcılığı, sınıflı toplumu ve haksız rantı besleyen ve büyüten kapitalist şehirlerin kötü kopyaları ortaya çıkmazdı. Onların yerine; dayanışmayı, yardımlaşmayı, komşuluğu, paylaşmayı esas alan ve sürdüren şehirlere sahip olabilirdik. Yöneticilerin keyfi davranarak şehirleri harap etmesi de engellenmiş olurdu.

Teorinin güçlü, net ve belirli olmaması; uygulamada rehbersiz, pusulasız, şaşkın, hedefsiz kalmakla eşdeğerdir. Bir arada, en az sorunla yaşamak için öncelikle gerekli olan güçlü ve dinamik bir teoridir. Yönetimde keyfiliklerin ve otoriterleşmenin önündeki en büyük engel hiç kuşkusuz bu teorinin ürettiği hukuka işlerlik kazandırmaktır.

Grupçuluk/Cemaatçilik: İslam’ın Temel kaynakları, Müslüman olarak adlandırdığı inananları cemaate göre çok daha küçük birlikteliği ifade eden bir ailenin mensubu olarak niteleyerek hem bireysel hem toplumsal açıdan iki yönlü bir mükellefiyet altında tutar. Aynı zamanda, düşünce ve eylemlerinde ailenin/cemaatin diğer mensuplarıyla birlikte ve ortak hareket etmeyi zorunlu sayar. Kuran ve Peygamber (as) pek çok kez vurgulayarak konunun hayati önemini hatırlatır:

“Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” 3/103

“Yahut o müşrikler gibi de olmayın; onlar dinlerini paramparça edip, bölük pörçük oldular ve bölünen her grup da, kendi sahip olduğu ilkelerle övünüp, sevinip durmaktadırlar.” 30/32

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” 3/105 

“Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.” 6/159 

“Allah'a ve Rasûlüne itaat edin; birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız da rüzgârınız/ gücünüz/devletiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” 8/46

“(Bir de) şunlardan olmayın ki, onlar dinlerini paramparça ettiler de (birbirine karşıt) taraftarlar haline geldiler; (artık) her hizip kendi elindekiyle övünmekte.” 30/32

“Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”8/46

“Cemaat rahmettir, tefrika ise azaptır.”Hadis

“Cemaate sımsıkı sarılınız. Tefrikadan uzak durunuz. Çünkü tek başına kalanın arkadaşı şeytandır. Şeytan iki kişiden uzaktır. Kim cennetin bolluk ve rahatlığını, genişliğini arzu ediyorsa, o cemaate sıkı sıkıya bağlı kalsın.”Hadis

“Kim cemaatten bir karış ayrılırsa İslâm bağını boynundan çıkarmış olur ancak cemaate tekrar dönerse o zaman başka.”Hadis

"Üç kişinin aralarından birisini başlarına emir tayin etmeksizin bir açık alanda durmaları helal değildir.”

"Üç kişi yolculuğa çıkınca, aralarından birisini emir tayin etsinler.”Hadis

Bu sözlü vurguların yanında, İslam’ın temelleri arasında sayılacak kadar önemli olan namaz ve hac gibi eylemlerle konunun sürekli canlı ve gündemde tutulması hedeflenmiştir. Birçok saygın öncü âlimin beş vakit namazı birlikte kılmayı farz sayması, İslam’ın cemaate verdiği büyük önemin ifadesidir. Birbirine yakın yerde yaşayanların her gün beş vakit namazda, aynı şehirde yaşayanların ise haftalık Cuma namazı ve yılda iki kez bayram namazında bir araya gelmeleri, Müslümanların ortak hareket etmelerinin çok önemli ve gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan, Hac, yılda bir kez dünyanın farklı yerlerinde yaşayan Müslümanların küresel cemaat bilincini pekiştirmek üzere bir araya gelmelerini amaçlamaktadır.

Ancak geçmişte de örneklerine rastladığımız ama günümüzde sayıları çok artan cemaat adıyla anılan gruplar, beklenenin tersine, bu misyonu yerine getirmekten çok uzak durmaktadırlar. Hatta birliğe zarar vererek ayrılığa hizmet etmektedirler . İlke ve inançlara tabi olmak yerine; büyüklenmeyi, şöhreti, hizipçiliği, statüyü, çıkarı ve hiyerarşiyi temel alan grup ve liderlerini yüceltmekte, hatta kutsallaştırmaktadırlar. Her grup, Müslümanların kendi liderine bağlanması halinde kurtuluşa erebileceğini iddia etmektedirler. Tümü İslam’a hizmet iddiasında oldukları halde, hiçbiri diğeriyle birlikte hareket etmemekte, ilişki kurmamakta, ortak hedef ve strateji belirlememekte, aynı cephede yer almamaktadır. Ayrı cemaatler şöyle dursun aynı cemaatin kolları bile bir araya gelmemekte, birlikte hareket etmemekte, ortak hedef gözetmemektedirler. Birleşme yerine, büyümek için kamplaşmayı teşvik etmektedirler. Akıl ve iradeyi işlevsiz bırakan, kişisel mükellefiyeti hükümsüz bırakan grup aidiyetini temel ve öncelikli saymaktadırlar.

İslam’a aykırı olan bu yapılar büyük bir sorun olarak Müslümanların önünü tıkamaktadırlar.