Siyasi Bilinç Eksikliği: Siyasi bilinç, İslam’ın siyasi alan ve devlet yönetimi ile ilgili  ile hükümlere bilgilere sahip olmak ibaret değildir. İslam’ın hükümlerini uygulamayı engelleyen yönetimlerin içinde yer almak hiç değildir. Müslümanların her türlü baskıdan bağımsız olarak toplumsal hayatı İslam’a uygun hale getirmek gerektiğine inanması ve bunun için her türlü çabayı harcamasıdır. Hayatın tüm alanları ile ilgili olarak zihnini ve yaşayışını Dindışı etkilerden arındırmasıdır. Temel İslami ilkelere bağlı kalarak akıl ve iradesini kişi, kurum, kültür, gelenek, güç, çıkar ve otoritenin baskısından soyutlayıp özgür ve bağımsız düşüncenin önündeki engelleri aşmasıdır. İçinde yaşamakta olduğumuz toplumun seküler, pragmatist, kapitalist, her şeyi meşru gören kültürüyle bütünleşmiş dünya görüşü ve yaşam biçimi ile İslam arasındaki farkı ve çelişkileri görmek, anlamak ve uygulanması için çaba göstermektir. Kısacası; bağımsız bir siyaset felsefesi üreterek ilkesizlikle eş anlamlı pragmatizmin tuzaklarını boşa çıkarmak şarttır.

İslam Devleti ve Halifeliğin varlığı ve öneminin fark edilmemesi de siyasi bilinçle bağlantılı temel sorunların başında yer almaktadır. Hz. Peygamberin (as) dönemi dâhil tüm İslam Tarihi boyunca İslam Devleti ve Halifelik, son yüzyıl dışında her zaman varlığını korumuştur. Sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Memluklular ve Osmanlılar saltanatla iç içe de olsa Halifenin başında bulunduğu İslam devletini yaşatmışlardır. Bu anlamda İslam’ın ve Müslümanların temsil edilmediği bir dönem yoktur. Osmanlı Devletinin yıkılıp 1924’te Halifeliğin kaldırılması ile tarihte ilk kez Müslümanlar devletsiz kalmıştır. Oysa Müslümanların siyasi ve dini birliğini temsil eden halifeliğin ve İslam’ın hükümlerinin uygulandığı bir devletin varlığının zorunlu olduğunu bizzat Peygamberin (as) uygulaması ve Kuranın hükümleri açık bir biçimde ortaya koymuştur. 

Hz Peygamberden sonra siyasi yönetim sistemi Dört Halife döneminde şekillenmiştir. Dört Halifenin seçilmesinde en belirleyici etkenin “ehliyet” olduğu görülmektedir. Ehliyet, aynı zamanda Şura, Adalet, Emri Maruf- Nehyi Münker, Din-Dünya bütünlüğü ve Hükmün Allah ait 

olduğu gibi diğer yönetim esaslarını da içinde barındıran kapsamlı bir ilkedir. Halifenin diğer ilkeleri dışlaması ehliyetsiz olduğunu ya da bu vasfını kaybettiği anlamına gelir. Bu da halifelik şartlarını taşımamış olduğu anlamına gelir ve azledilmesini gerektirir.

Başında Halifenin bulunduğu İslam Devletlerinin son halkası olan Osmanlı Devleti Batı Emperyalizminin saldırıları ile Birinci Paylaşım Savaşında dağıldı. Kalan merkezi topraklarda, başında halifenin bulunduğu devletin devamı için verilen Milli Mücadele, emperyalistlerin dayatmasıyla amacından saptırıldı ve karşıt bir sistemin kurulması için manipüle edildi. Pek çok dini ve etnik grubu bir arada tutan halifelik devleti yerine, farklı inançların ve ırkların kendi kimlikleriyle yaşamasına izin vermeyen ulus devlet sistemine geçildi. Hataları sevaplarıyla Osmanlı Devleti, bütün kurum ve kuruluşlarıyla tarihin derinliklerine gömüldü.

İslam blokunu temsil eden halifeliğin kaldırılmasına paralel olarak İslam coğrafyasında, aralarında Türkiye’nin de yer aldığı birbiriyle sonu gelmez düşmanlık ve çatışmaya itilen elliyi aşkın sömürge devlet kuruldu. Öte yandan kabile devletleri kurmak için gerekçe bulmakta zorlanmayanlar, geniş bir nüfus ve ülkeye sahip Kürtlere devlet kurdurmamayı çıkarlarına daha uygun buldular. Dahası, Kürdistan’ı dört ayrı devlet arasında böldüler ve çıkarları için sürekli kanayan bir yaraya dönüştürdüler. Nitekim yüzyıldır, emperyalistlerin istekleri doğrultusunda hareket eden bu dört devlet Kürtlere her türlü zulmü reva gördü. Ama sorun yalnız Kürtlere değil onlara da başından beri telafi edilmez zararlar verdi, vermeye devam ediyor. Halifelik devletinin dağılması ile bölge, sonu gelmez çatışma ve savaşlara sahne oldu. Hem bölgenin hem dünyanın dengeleri onarılamayacak ölçüde altüst oldu.

Bu şartlar altında geleceğe emin adımlarla ilerleyebilmek için tarihte olup biteni doğru anlamak ve değerlendirmek şarttır. Toplumdan saklanan gerçekler nedeniyle toplum birçok gerçek dışı söylemle rehin altına alınmıştır. Özellikle, ulus devletin kurulması aşamasında tersyüz edilen gerçeklerin bedeli çok ağır olmuştur. Öyle ki; imkânlarını sonuna kadar kullandıkları Halifelik devletini yaşatmak için verilen Milli Mücadele, kelimenin tam anlamıyla amacından saptırıldı. Halifelik devletini yaşatmak için yola çıkanlar gücü ele geçirir geçirmez onu kendi elleriyle yıktılar. Savaşta karşı karşıya geldikleri emperyalist güçlerin isteklerine uyarak dindışı esaslara dayalı bir modern ulus devlet kurdular. Savaşta büyük emek harcayanları asıl düşman konumuna oturttular ve her türlü baskı ve şiddete maruz bıraktılar. Devlet dâhil, bütün güç ve imkânları ellerinden aldıkları Müslümanları suçlu ilan edip her türlü zulme maruz bıraktılar. Türklerin inançla ilgili hakları; Kürtlerin hem inanç hem etnik aidiyet ile ilgili tüm haklarını gasp ettiler. Türklerin ve Kürtlerin aldıkları bir arada yaşama ve birlikteliklerini güçlendirme kararını yok sayarak Kürtleri red ve inkâra tabi tuttular.

Dindışı sistemin içinde yer alarak İslam’ı egemen kılma metodu: Türkiye’de Müslümanlar temel kaynaklarla uyumlu olmayan, tarihte örneği bulunmayan, teorik altyapısı oluşturulmamış, nevzuhur, pragmatizme dayalı bir siyasi metot tercih etmişlerdir. Dönemsel şartların baskısı altında şekillenmiş, bütünlüğü bulunmayan bu metodun felsefesi, amacı, hedefleri ve programı son derece belirsizdir. Temelinde korku ve rahatın yer aldığı bu metot; haklarını savunamayan, düşüncelerinin arkasında duramayan, mücadeleyi göze alamayan, kendini gizlemeyi alışkanlık haline getiren, bedel ödemeyi ve risk almayı göze alamayanlar ile özgüvenini yitirenlerin ruh halinin eseridir. İslam gibi evrensel bir davayı böylelerinin hayatla buluşturması mümkün değildir. Elbette, kişi ve toplumu dönüştürüp adaleti tesis etme iddiası taşıyan bir sistemin böylesine ürkek ve cılız bir metotla hayat bulması düşünülemez. Her düşünce ve inanç sistemi kendi metoduyla etkin, güçlü ve başarılı olabilir. Aktarma, parçacı, kolaycılığa kaçmış ve taklitçi bir metotla menziline varamaz.

Denilebilir ki; Ulus Devlet sistemi kurulduktan sonra, iktidar gücünü elde etmelerine rağmen Türkiye Müslümanlarının başarılı ve kalıcı bir siyaset üretememelerinin en önemli engellerinden biri metottaki bu tutarsızlıktır.