Siyasal, ekonomik, hukuki, kültürel sorumsuzluğun, şiddet üreten küresel bir sisteme dönüştüğü bir zamanda ve dünyada yaşıyoruz. Bu sistem, sistemin dışında kalan unsurları, özellikle de Müslüman toplumları/ülkeleri kendisine karşı sorumlu hareket etmeleri doğrultusunda sürekli olarak tehdit altında tutuyor. İslam dünyası toplumları, dünya görüşleri ve inançları sebebiyle siyasal, ideolojik ve seküler baskı altında tutuluyor. Sözünü ettiğimiz sorumsuz sistem askeri bir dil-söylem ve kültür üretiyor, bütün ahlaki-vicdani değerleri yok etme pahasına iktidar ve zenginlik peşinde koşuyor. Bu tür bir dünyada bilgi de ticari bir mala dönüşüyor.

Popülizmlerin, çıkarcılıkların, tüketim aşırılıklarının, her tür yozlaşmanın yoğunlaştığı günümüz toplumlarında ahlaki hayat, düşünce ve tefekkür hayatı her geçen gün çok daha etkisiz hale geliyor. Günümüzde, İslam toplumlarında da mahiyeti ne olursa olsun büyük sayılar, büyük fikirlerden çok daha önemli sayılabiliyor. Büyük fikirleri umursamayan toplumlarda, toplumsal yozlaşma, yabancılaşma ve çürüme derinleşiyor. Büyük sayıların meşruiyeti sebebiyle, propagandanın gücü, hakikatin gücü karşısında belirleyici olabiliyor. Büyük sayıların otoritesi nedeniyle, siyasal dil-gündem büyük fikirlere ve kültürel niteliklere ihtiyaç duymuyor.

Günümüzde şirket aklıyla yönetilen toplumlarda özel çıkarlar üzerinde yoğunlaşıldığı için, kamusal ve kültürel hassasiyetler aşınıyor, değer kaybediyor. Çıkarcılık ve ahlaksızlık, insanları insanlıktan çıkarıyor. Milliyetçilikler, mezhepçilikler, partizanlıklar birbirimize doğru yürümemizi engelliyor. Adalet ve merhamet duygularımızı kaybettiğimiz için birbirimizden uzaklaşıyoruz. Modernitenin vesayetini aşmayı başaramayan toplumlar, Batı’nın toplumsal/kültürel hastalıklarını, patolojilerini ve pornografi kültürünü özgürlük bağlamında savunabiliyor.

Bugünün dünyasında, küreselleşme, yeni bir egemenlik sisteminin adıdır. Küreselleşme dünya çapında eşitsizlik ve adaletsizlik üretiyor. Küresel dünyada Hıristiyanlık, siyaset ve güç ilişkileriyle bütünleşiyor.

Emperyal-sömürgeci dünya, insanlığa karşı sorumsuz olan modern dünya sistemi, ideolojik-kültürel-entelektüel tahakkümü, küreselleşme aracılığıyla çok etkili bir biçimde sürdürebiliyor. Tahakkümü üreten sorumsuz sistem, İslam’ı, kültürel-coğrafi bir Müslümanlık biçimine, sembolik bir inanca dönüştürmek istiyor. Modern-küresel dünya sistemi, İslamın yeniden, bir kez daha, bir dünya misyonu üstlenmemesi için, her alanda, çok yoğun çabalar harcıyor. İslam dünyası toplumlarında, düşünsel, kültürel, entelektüel hayat, modern-seküler-sömürgeci sistem karşısında entelektüel bir teslimiyetçilik ve çaresizlik yaşadığı için, İslamı siyasal bir gerçeklik olarak telaffuz etmeye, İslamın siyasal ve sosyal bir düzen olarak gerçekleştirilmesi gerektiğine, hiçbir şekilde işaret edemiyor.

İslam toplumları, maalesef, sürüleştirici bağımlılıklarla malûl bulunuyor. Bu bağımlılıklar yeniden düşünmeye geçit vermediği için bunaltıcı tekbiçimlilikler-tekdüzelikler, tek boyutluluklar vb. oluşturuyor. Bütün halklara, bütün kültürlere, bütün insanlığa hitap etme sorumluluğu taşıyan İslamın, çoğulcu niteliği maalesef hiç hatırlanmıyor. Her ülkede yerli-milli çıkarlar adına, İslam barbarca istismar ediliyor. Toplumlarımızda, reel politik büyük bir ahlaksızlığa-vicdansızlığa dönüşüyor. Reel politikin baskısı nedeniyle, temel İslami yükümlülükler, sorumluluklar savunulamıyor, temsil edilemiyor. İslami onura yönelik saldırılara, İslami onura yakışan cevaplar verilemiyor.

İslami önceliklerin altüst oluşu biz Müslümanların yetersizlikleri ve kayıtsızlıkları ile yakından ilgilidir. Toplumlarımızda halen hakim olan nostalji duyguları da bugünün tarihsel gerçekliğine ne kadar yabancılaştığımızı gösterir. Soğuk jeopolitik gerçekler karşısında, ancak nostalji duyguları yaşatılabiliyor, İslami dava bilinci değil. Diplomasinin ve uluslararası ilişkilerin askerileştiği bir dünyada halklar “demokrasi” klişeleriyle/sloganlarıyla aldatılıyor. Emperyal-sömürgeci sorumsuz sistem, askerileşme yoluyla ideolojik ve ırkçı önceliklerin dünyasını ayakta tutmaya çalışıyor.

Bugünün dünyasında hayat, hesap yaparak, çıkar gözeterek, hiç kaybetmeden hep kazanmaktan ibaret bir çerçeve içerisine hapsedildiği için, sanayileşmenin ve ekonomik büyümenin neden olduğu, iklim değişiklikleri, ekolojik felaketler karşısında ekolojik duyarsızlık ve kayıtsızlık toplumsallaşıyor. Müslümanlar olarak şizofrenik parçalanmalar, şizofrenik uzlaşmalar, şizofrenik bağımlılıklar içerisinde yaşamaya devam ettiğimiz için, İslami bilince/kalbe/zihne yönelik sömürgeci kuşatmayı fark etmiyor, bu nedenle de yapısal/varoluşsal sorunları konuşmak yerine, İslami meşruiyet ve bilgi yapılarının kaybolan otoritesini sağlamak yerine, mezhep ve yorum karşıtlıklarına dayalı kavgalarla vakit kaybediyoruz.

Günümüzde fiziksel kölelikler kaldırıldı, ancak, entelektüel/felsefi/ideolojik kölelik bütün boyutlarıyla sürüyor, sürdürülüyor. Entelektüel, ideolojik, felsefi köleliğe maruz kalan İslami düşünce hayatı, İslami dilin, bilgi’nin, kavram ve kurumların, dünya görüşünün otoritesini ve özgürlüğünü savunamıyor.

Müslümanlar olarak, İslami bilincin ve bağlılığın çok sarsıcı bir şekilde sınandığı tuhaf zamanlardan geçiyoruz. İdeolojik ve entelektüel tiranlığa/barbarlığın belirleyici olabildiği bir dünyada, ideolojik ve entelektüel tiranlığın özgür olduğu bir dünyada, İslami dünya görüşünün bütünlüğünü, bu bütünlüğün içerdiği bütün yapıların özgürlüğünü savunamıyoruz. Entelektüel teslimiyetçilik, bir toplumun kendi kendisini kültürel yoksulluğa ve alternatifsizliğe mahkûm etmesi anlamı taşır. İslam toplumlarının entelektüel teslimiyetçilik içerisinde bulunuyor olmaları, bu toplumların hiçbir şekilde küresel etki uyandırabilecek bağımsız Müslüman düşünürler yetiştiremeyeceğine işaret eder. Bağımsız eleştirel düşünürlere, bilginlere ve bilgilere sahip olmayan toplumlarda, otoriter yapılar belirleyici olurlar. İslami ufuklar, günümüzde, ya kişisel çıkarlar yönünde ya da etnik çıkarlar yönünde ciddi bir biçimde daralıyor. Her milliyetçilik, birbirlerinin kaderlerine yabancı topluluklar oluşturuyor.