Kendi tarihimizi eleştirel akılla okuyacak, tarihsel süreçte bugünü ve kendimizi konumlandıracak bilince sahip olabilseydik eğer, 11. Yüzyıldan günümüze seslenen örnekleri anlar; iki yüz yıldır maruz kaldığımız hallerin çaresini çoktan bulmuş olurduk.  Siyasal anlamda Türk ya da Kürt yoktur, sadece İslam Ümmeti var, diyebilirdik. Manchester malı topların ya da Detroit malı tankın zoruyla çizilmiş ulusal sınırlar ve özerk bölgeler yoktur; imanın mücerret yurdu dünyadır, benim vatanım İslam’dır, diye haykırabilirdik.

Ahmed İbni Garsiya, (Ebu Emir Ahmed Ibni Garsiya el-Başkunsi) 11. yüzyılda (Hicri 5. asır) Endülüs’te yaşadı. Bask soylu idi fakat klasik Arapça ve fıkıhta devrinin otoritelerinden biri olmayı başarmıştı. Yok edilen Endülüs’ün mirası içindeki birçokları gibi onun da ismi unutulmuş gibidir. Bilenler ise genelde onu, ayrımcılık anlamında negatif bir kavram olarak kullanılan şuubiyetçiliğin önde gelen isimlerinden biri diye hatırlar. Ancak, sözlerini içinde yaşadığı şartlarla birlikte düşününce, ona mağfiret ve rahmet dilemekten gayrı bir söz adil gözükmüyor. Zira mücadele ettiği şartlar ve maruz kaldığı ayrımcılık içinde, tüm hatalarına rağmen haklı yönleri daha fazladır. Dahası, soy üstünlüğü güdenlere karşı, biraz tepki biraz da kinaye ile söyledikleri, modern ulusçuluk hastalığının ortaya çıkışını ve tedavisini anlamaya yardımcıdır.

Kendi tarihimizi eleştirel akılla okuyacak, tarihsel süreçte bugünü ve kendimizi konumlandıracak bilince sahip olabilseydik eğer,  11. Yüzyıldan günümüze seslenen örnekleri anlar; iki yüz yıldır maruz kaldığımız hallerin çaresini çoktan bulmuş olurduk.  Siyasal anlamda Türk ya da Kürt yoktur, sadece Müslümanlar vardır diyebilirdik. Manchester malı topların ya da Detroit malı tankın zoruyla çizilmiş ulusal sınırlar ve özerk bölgeler yoktur; imanın mücerret yurdu dünyadır, benim vatanım İslam’dır, diye haykırabilirdik.

İbni Garsiya’nın, falan soydan geldiği için ayrıcalıklı olduğunu farz edenlere, tek ayrıcalığın takvada olduğunu hatırlatması günümüz için ibret kaynağıdır. Irkıyla ve tarihinin efsaneleriyle övünen Araplara (bugün için bazı Türklere, Kürtlere veya başkalarına) karşı, ilimde üstünlüğün Arap olmayanlarda bulunduğunu kanıtlayıverdi, hem de onların kullandığından daha güzel bir Arapça ile. Dahası, o devirde, gazada zafere koşanlar da Arap değildi.

İbni Garsiya’nın hatası, tepkiyle yola çıkmasıydı; öte yandan bu hata öğreticidir; mesnetsiz üstünlük iddiasının, mutlaka tepki doğuracağını gösterir. İlimde ve takvada üstün Arapların yine olabileceğinden bahsetmemesi de hatadır. Ancak, klasik Arapçanın şaheserlerinden bir risale içinde, Arap darb-ı mesellerinden kanıtlarla anlattıkları, asıl amacının devrin Araplarına ders vermek olduğunu gösterir. Irk üstünlüğü güdenler konformizme saplanır ve ahlaki sorumluluktan kaçınır; haliyle ilim ve takvadan uzaklaşmaları kaçınılmazdır.

Sopa ve bazen silahla birbirine girmeye hazır Türk, Kürt, Fars, Arap vs. milliyetçileri karşısında bu düşünceler hikmet dolu. Sopa denilince, Trabzon’da Erbilli gruba karşı yerli gençlerin elindekileri kastediyorum. Silah ise, geri plandaki Batılı stratejistlerin idaresinde, Müslüman bir halkın evladı olduğu çoğu kez unutturulmuş, Kürt gençlerin yıllardır elinde. Zira 100 yıldır bölgemizdeki hiçbir devlet, silahı ve sopayı Kürtlere karşı kullanmaktan çekinmedi. Silahı, herkese Batılılar sattı. Türk ya da Arap milliyetçiliği, Kürt ulusçuluğu için zemin hazırladı; üstelik buna meşruluk tanıyacak Batılı destekçiler çoktan hazırken. Bugün ise Kürt milliyetçiliği, Türk milliyetçiliğinin en şoven ve acımasız formları içinde kabarmasına zemin hazırlamaktadır.

Tüm İslam âleminde ulus projeleri Batı destekli olarak yürütülüyor. En azından, milliyetçi/ulusçu hareketler meşru olarak sunulabilirken, tüm insanlığın evrensel kurtuluşu anlamına gelen ümmet kavramı tehlikeli ya da marjinal olarak tanıtılabilmektedir. Sözde özgürlük getirecek, iç savaşları sözde bitirecek komiteler, kendi arasında kavgaya hazır milliyetçilerden oluştuğunda Batılıların kurduğu masada yerleri ayrılmıştır. Etnik temelde ya da sömürgecilerin farklı etki alanlarına göre kurulmuş devletler ve özerk bölgeler, milliyetçi oldukları müddetçe, diktatörleri dahi özgürlükçü, ilerici hatta demokratiktir. Buna karşın, ümmet kavramını taslak halinde olsun benimsemiş bir kadro idareyi alacak olursa, ambargolar ve yapılandırılmış darbelerle devrilmesi sıradan bir durumdur.  Ne yazık ki birçok Müslüman da milliyetçiliğe sahip çıkmakta, ümmeti sahiplenmeyi ise yurtdışına sadaka göndermekten ya da dilenecek kadar düşmüş mültecilere acımaktan ibaret sanabilmektedir.

Çare, o haklı-bu haksız demek değil. Zira milliyetçilik/ulusçuluk ümmete hak olamaz, bir hata diğer hatayı haklı kılmayacağı gibi iki yanlış da bir doğru edemez. Kürtler de devletlerini kuruversin, onların da ulus olmaya hakkı var diyenler ise bizden beridir. Tıpkı, Türk olan övünsün, olmayan itaat etsin diyenler gibi. Çare, modernliğin zindanı ulusların, ümmete ancak mezar olacağını hatırlamak, sadece İslam’ın birliği ve insanlığın kurtuluşu için yarışmaktır.

Cenab-ı Hakk hepimize, bireyin ahlaki sorumluluğu içinde ümmetin ortak varlığı için yaşayanlardan olmayı; Türk-Kürt-Arap-Fars bakmadan Müslümanı kucaklamayı nasip eylesin.