Sınav içerisinde olduğumuz bu dünya hayatında nasıl bir yaşam sürmemiz gerektiğini Yüce Yaratıcımız elçileri vasıtasıyla bizlere bildirmiş bulunmaktadır. Peygamberlerin en büyük özelliği insanlara rol model (örnek kişilik) olmalarıdır. Rabbimiz aynı şekilde son elçisini biz İslâm ümmetine rol model (üsvetun hasene) olarak sunmaktadır. (Ahzab:21) Bu nedenledir ki, Allah Resulü’nün sireti biz Müslümanlar için uyulması gereken en mükemmel örnek olmaktadır. 

Resul-ü Ekrem Efendimiz’in risaleti boyunca nasıl bir yaşam sürdüğünü, hatta risaletten önceki hayatını incelediğimizde ahlâk numunesi bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Aile efradına karşı tutumuna, ashabıyla olan münasebetlerine, düşmanlarına karşı tavrına, siyasetteki yönetim anlayışına, uluslararası ilişkilerine ve savaş hukukuna riayetine baktığımızda; şefkat ve merhametle dolu mükemmel bir aile reisi, vefalı bir dost, düşmanına karşı sert ve adil, yönetim anlayışında hukukun üstünlüğü prensibi ve müşfik, devletler arası ilişkilerde barışçıl ve sulh yanlısı, savaş esnasında hukuka riayet etmesini görüyoruz...

Yüce Rabbimiz O’nu şöyle tavsif etmektedir: “Ve şüphesiz ki sen, pek büyük bir ahlâk üzeresin.” (Kalem: 4)

Aişe validemize sorulduğunda, O’nun ahlâkı, Kur’an idi” demişti. Bizzat Sevgili Peygamberimiz de, “Ben yüce ahlâkı tamamlamak üzere görevlendirildim” ifadesini kullanmaktadır. 

Kur’an, yüce ahlâkî değerleriihtiva eden ilâhî hükümler manzumesidir. Bir başka ifadeyle Kur’an, insanoğluna hayatın her alanını kuşatan ahlâkî normlarla kayıtlı bir yol haritası ve bir yaşam biçimi sunmaktadır. Bunu gerek bireysel, gerek ailevî ve gerekse toplumsal hayatta en iyi, en mükemmel şekilde uygulayan kişi Allah Resulü’dür. Sevgili Peygamberimiz Mekke’deki 13 yıllık risalet döneminde Kur’an’ın ahlâk standartlarına uygun bir toplumsal doku oluşturma fırsatı ve zemini bulamayınca, Allah Teâlâ’nın emri ile Medine’ye hicret edip orada bu prensipleri uygulama imkânı bulmuştu. Allah Resulü Medine’ye vardığında ilk iş olarak, oradaki yerleşik yaşam biçimini ve oradaki toplumsal dokuyu tahlil etmek olmuştu. Medine’deki sosyal yaşam ve insanî münasebetler hiç de iç açıcı değildi. Kabileler arası husumet ve kan davaları yüzünden iç huzur ve güvenlik yoktu. Şiddet yaşamın bir parçasıydı. Hıristiyanlar ve Yahudiler arasında zaman zaman çatışmalar olduğu gibi Yahudi kabileleri (Ben-i Nadir, Ben-i Kureyza ve Ben-i Kaynuka) arasında da husumet had safhadaydı. Evs ve Hazreç kabileleri Müslüman olmalarına rağmen aralarında zaman zaman gerginlik ve bir takım rekabetler oluyordu. Öte yandan etnik çatışmalar da sık sık vuku bulan hadiselerdi...

Önceleri Müslümanlar % 15’lik bir nüfusla azınlık durumundaydılar. Buna rağmen Allah Resulü, (daha sonraları “Medine Vesikası” olarak anılacak olan) 52 maddelik bir sözleşme hazırlayıp bütün kabile reislerini bir araya topluyor ve onlara barış ve birlik ekseninde bir konuşma irad edip sözleşmeyi imzalatıyor. Bu sözleşmenin 24 tane maddesi Müslümanlarla gayri müslimler aradındaki hukukî münasebetleri belirlemektedir. Diğer maddeler ise Müslümanların kendi aralarındaki hak ve hukuku tanzim etmektedir. 

Medine’de İslâm medeniyetinin temelleri bu şekilde atılmıştı. “Medine Vesikası” aynı zamanda “insan hakları evrensel beyannamesi” niteliğinde bir manifesto idi. 

İslâm sadece Müslümanların kendi aralarında barış içerisinde nasıl yaşamaları gerektiğinin kurallarını ibraz etmez; İslâm tüm yeryüzü insanlığını muhatap alır. Dini inançları ve etnik kökenleri ne olursa olsun İslâm bütün insanların barış içerisinde yaşamalarını salık verir. İslâm’ın önerdiği kırmızı çizgi bellidir: “Dininiz hususunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmaya teşebbüs etmeyen gayri müslimlerle iyi ilişkiler geliştirmenizi Rabbiniz men etmemektedir.” (Mümtehine:8)

Elbette ki, yeryüzünde olumsuzlukların bertaraf edilmesine ilişkin Rabbimiz biz Müslümanlara bir takım mükellefiyetler tevdi etmiş bulunmaktadır. “Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. İyi olanı (insanlığın yararına olanı) tesis eder, kötü olanı (insanlığın zararına olanı) bertaraf edersiniz.” (Al-i İmran:110)

“Yeryüzünde kötülüklerden eser kalmayıncaya ve din hükümleri Allah adına tatbik edilinceye kadar mücadele edin.” (Bakara:193) 

Ayetlerden de anlaşıldığı üzere Yüce Rabbimiz’in bir hayat düzeni olarak sunduğu din hükümlerinin pratize edilmesi bir takım ön koşullara bağlı olmaktadır. Bunlardan en öncelikli olanı Müslümanların bir “devlet düzeni” oluşturmasıdır. Bir başka ifadeyle, hadis-i şerifte belirtildiği üzere “yüce ahlâkın tamamlanması için” diğer bir ahlâk standartı olan “devlet düzeni” ön koşul olarak devreye girmektedir. Ahlâk ve adalet birbirinin mütemmimi olan iki kavramdır; bunu anlamak zorundayız. İmâm Ali bunu şöyle izah ediyor: “Devletin dini adalettir, adaletin dini ahlâktır.” 

Her ne kadar Kanunî Sultan Süleyman, “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes gibi” deyip sağlığın önemine vurgu yapmış olsa da “devlet, güç ve iktidar” olguları İslâm toplumu için, İslâm ümmeti için bir nefes kadar hayatiyet arz etmektedir. Adalet ve ahlâk temeline dayalı olmak koşuluyla..

Bugün dünya Müslümanları olarak böyle bir anlayış ve böyle bir güçten mahrum olduğumuzdan dolayıdır ki, iki milyara varan nüfus potansiyelimiz ve müstevlilerin eline geçmiş olan enerji kaynaklarımız hiçbir anlam, hiçbir değer ifade etmemektedir. Ne yazık ki, uluslararası arenada ümmet olarak hiçbir yaptırım gücüne ve BM nezdinde hiçbir itibara sahip değiliz. Sayın Erdoğan’ın, sıklıkla gündeme getirdiği, “Dünya beşten büyüktür” sözü her ne kadar bir gerçeğin dile getirilmesi olsa da beşli çete bildiğini okuyor. İki milyara varan nüfus potansiyelimizin hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Çünkü birlik değiliz, çünkü darmadağınığız. Çünkü 57 ulus devlete bölünmüşüz. Hatta ulus devletler bile kendi aralarında bölünmüş. 6 tane Türk devleti var, 22 adet Arap ülkesi var.

Öte yandan Avrupa Birliği’ne bakın kaç ayrı ulustan müteşekkil? Onlar dünyevî menfaatleri gereği bir araya gelmeyi başardılar. Üstelik yakın geçmişlerine, yani İkinci Dünya Savaşı yıllarına bakın? Öylesine birbirlerini yemişlerdi ki bu savaşta 70 milyon dolayında insan ölmüştü ve koskoca Avrupa enkaz yığınına dönmüştü. Ama ne yapıp edip bir araya gelmeyi başardılar ve bir güç birliği oluşturdular. Biz ise hâlâ birbirimizin kuyusunu kazıyoruz adeta.

Şu Suudi aşiretinin yaptıklarına bakın? Bir taraftan işgalci İsrail ile aleni olarak iş tutup mazlum Filistin halkının haklı davasına ihanet edip, Siyonistlere karşı mücadele veren grupları terör listesine alıyor. Diğer taraftan da 4 yıldan beri mazlum Yemen halkını bombardımanlarla katliama tabi tutuyor. 9 tane Arap ülkesi de bu katliamda Suud’a destek veriyor.

Şu ümmetin hâline bakın? Mekke ve Medine gibi kutsal şehirlerimiz kimlerin işgali altında? Bu aşiretin şeceresi ve sicili zaten bozuk! İngiliz Lawrence bunların akıl hocasıydı. İngilizlerle işbirliği yapıp Osmanlı’yı arkadan hançerlemişlerdi.

Konumuzla ilgili olduğu için bir anekdot aktarmış olalım: Arşivlerden edindiğimiz bilgiye göre Suud aşiretinin İngilizlerle işbirliği yapıp Osmanlı’ya savaş açtığı esnada İran payitaht sarayına bir heyet gönderip İngilizler’e ve hain işbirlikçilerine karşı birlikte savaşma teklifinde bulunuyor. Fakat ne acıdır ki, saraydaki bazı aklı evveller, “Acemlere güven olmaz” diyerek bu teklifi reddediyor. Sonra ver gelsin hezimet! Oysa, “birlikten kuvvet doğar” gerçeğinden hareket edilseydi bugün o kutsal topraklar işgal altında olmayacaktı. Bölgede iki büyük potansiyel olan İran ve Türkiye’nin güç birliğine gittiğini düşünelim! Ne mi olurdu, hiç kuşkusuz bugün dünyanın çehresi böyle olmazdı. (Hatırlayalım, Iraklı Şiî alimlerin verdiği fetvalarla Osmanlı’ya katılan Şiî savaşçılar Kût’ül Amâre zaferinde büyük yararlılıklar göstermişlerdi.)

Şu bir gerçek ki, Suud aşireti o kutsal toprakları ellerine geçirdiğinden bu yana hiçbir zaman “hadim’ül harameyn” olmamışlar, “hain’ül harameyn” olmuşlardır. Bugün İslâm Birliği’nin önündeki en büyük engellerden biri de Suud rejimidir. Hatırlayalım! Merhum Erbakan D-8’i kurduğunda bu birliğe olumlu yaklaşmayan, bu birliğin davetini kabul etmeyen Suud rejimi olmuştu. Onların İslâm Birliği diye bir derdi yok. Onlar zaten kutsal toprakların işgalcisidirler. Kısacası bugün sadece Mescid-i Aksa, sadece Filistin toprakları işgal altında değil, bugün Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve bütün kutsal Arabistan toprakları işgal altında ve biz ümmet olarak suskunuz ama vebalimiz büyük...

Bakınız, başta Arakan, Doğu Türkistan, Keşmir, Filistin, Yemen ve Somali olmak üzere dünyanın birçok coğrafyasında Müslümanlar zulüm görüyor ve biz ümmet olarak zelil bir şekilde bu zulümleri seyrediyoruz. Biz dünyayı dizayn etmemiz gerekirken Müslüman kardeşlerimize sahip çık(a)mamanın acısını ve ezikliğini yaşıyoruz...

Ahlâk olgusu her şeyden önce değerlere sahip çıkmaktır. Filistin için, Mescid-i Aksa için neden “Namus-u ekberimiz” diyoruz? Çünkü değerlerimiz bizim namusumuzdur, bizim ahlâkımızdır. Merhum Erbakan Hocamız’ın kırk yıl boyunca kullandığı üç slogandan ilki, “önce ahlâk ve maneviyat” idi. Bizim bireysel ahlâk ve namusumuz hayatî bir öneme haiz olduğu gibi, ümmet geneline taalluk eden ahlâk ve namusumuz da can siperane hayatîyete haizdir. Biz bu değerlerimize izzet ve şerefimiz adına canla-başla sahip çıkmak ödevindeyiz. Rabbimiz buyuruyor ki: “İzzet ve şeref Allah’ın, Resulü’nün ve mü’minlerindir.” (Münafikun:8) Mutlak manada izzet ve şeref şanı yüce Rabbimiz’indir. Yine aynı şekilde izzet ve şeref “yüce ahlâk üzere” olan Sevgili Peygamberimiz’indir. Ancak biz ümmete sıra gelince bu durum görece ve izafîdir. Yani demek istediğimiz o ki, hem bireysel olarak, hem ümmet bazında, bizim için “namus-u ekber” olan değerlerimize sahip çıktığımız oranda izzet ve şeref sahibi olabiliriz.

Bizim için “usvetun hasene” olan Sevgili Peygamberimiz namus-u ekber olan değer ve ahlâkî kaidelere sahip çıktı ve o günkü koşullarda bu değerleri “üniter bir devlet yapısı” oluşturarak hakim kıldı. Peki ümmet olarak biz ne durumdayız? Bakınız, merhum Erbakan Hocamız ne diyor: “Hangi cemaatten, hangi tarikattan, hangi mezhepten olursan ol, eğer adil düzen için, eğer İslâm Birliği için çaba sarf etmiyorsan beş para etmezsin.” Merhum Erbakan’ın bu sözleri cemaat liderlerine, bir takım şeyh ve şıhlara ve ayrıca Müslümanların başındaki siyasilere nazire olsun. Müslümanlar olarak sorumluluğumuz ve vebalimiz büyük. Ümmetin genelini ilgilendiren hususlarda her ne kadar sivil toplum kuruluşlarının ve başımızdaki yöneticilerin sorumluluğu varsa da bizim için de vebâl ve sorumluluk söz konusu olmaktadır. Zira onları seçen, onları destekleyip iktidara taşıyan, onlara inisiyatif imkânı ve mevki sunan bizleriz...

İslâm Birliği ilâhî bir projedir ve bundan ümmet olarak sorumluyuz. Ümmet ve kardeşlik bilincimizi geliştirerek düşünce yapımıza yeni bir format atmalıyız, kendimizi toplumsal namus ve ahlâk anlayışımızla yeniden resetlemeliyiz. Bugün itibariyle ümmet genelindeki begraundumuz (arka plânda görülen manzaramız) hiç hoş değil ve gayet negatif bir portföye sahibiz. Sicilimizi temize çıkarmak zorundayız...

İlk önce biz Müslümanlar her bir bireyolarak hayatımızı Allah Teâlâ’nın ahlâkına göre kombine etmek durumundayız. Zira ahlâk Müslüman bireyin olmazsa olmazıdır. 

Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak, Allah’ın evrensel yasalarını bireysel hayatımıza hakim kılmakla olur. Ahlâkın temel referansı bir bütün olarak Kur’an’dır. Yüce Rabbbimiz buyuruyor ki: “Bir toplum kendi ahlâkî standartlarını değiştirmedikçe Allah’da onların durumunu değiştirmez.” (Rad:11)

“Eğer siz Allah’a (Allah adına Allah’ın dinine) yardım ederseniz. (İslâm ahlâkını ve İslâm Birliği’ni tesis ederseniz) Allah’da size yardım eder ve yeryüzünde ayaklarınızı sabit ber kadem kılar.” (Muhammed:7)