Veyl mağluplara-Yazıklar olsun yenilenlere. Abdülhak Hamit, canlandırdığı klasik sahnede Sezar’a yenilen Kelt kralının kendi halkı önündeki sözlerini böyle ifade etmişti. Yenilmek, durumla yüzleşmeyi ve ders almayı gerektirir. Böyle yapınca, (gelecekte) durumu tersine çevirmek mümkündür. Aksi halde, daha da ağır yenilgilerle karşılaşmanız kaçınılmazdır. Gerçeklikle yüzleşemeyen; hamasi söylem içinde kendi kendisine beslediği hayallerin gerçekliğini savunanların hali, yenilgiden perişanlığa doğru bir seyir izleyecektir.

Mağlupların hali üzerine durumlar, tarihten meseller olarak anlatılabilir. İzleri halen yaşayan Kelt halkı gibi.  Ancak şu an, bütün bir Türkiye’den hatta ümmetten sorumlu/sorumlu olmaya mecbur olanların yenilgisi söz konusu. Bu sorumluluğu kendisi ilan etmiş, destek istemek gerektiğinde bu sorumluluğu dillendirmekten çekinmemiş bir liderliğin ve onun çevresinde yerleşik kadronun durumu hiç kimse tarafından memnuniyetle karşılanamaz. Sadece bir hikâye olarak da geçiştirilemez.

Yenilgiyi ve başarısızlığı kabul edebilecek kadrolarımız yok. Bir şekilde iktidara yanaşmış kadrolar ise, içsel dinamiklerin ve bu arada, iktidarın siyasetten kopukluğunun sonucu olan bir durumu çözümleyecek yeterlikte değiller. Yeterli olanlara itibar edecek bir anlayış ise tüm Müslüman ülkelerde iktidardan çok uzakta. Ne yazık ki, iktidar yapılarının gözünde, partizan bir böcek dahi eleştirel düşünebilen bir âlimden kıymetlidir. Körlükle malul olanlar açısından, her başarısızlık ancak dış mihrakların işidir; büyülü bir “üst akıl”(!) ya da gizil güçler eliyle gerçekleşmiştir. Aynı gizil elin, serbest piyasa ekonomisi ve küresel sermaye yoluyla ülkeyi kalkındırmasını beklemek gibi ağır bir çelişki ise bir türlü fark edilmez.

İktidara yağcılık yaparak servet edinen müteahhit ve ihaleci kesim açısından, yoksulluğun da yaşanan felaketlerin de bir önemi yoktur. Yoksulların onları seyretmesini de umursamazlar. Tek düşündükleri, yurt dışındaki banka hesaplarını kabartmak ve İngiltere ya da kolonilerinde emlak almayı sürdürmek; bu düzeni bir gün daha olsun devam ettirmektir. Fakat çok eskiden çektiği varoş yoksulluğunun hırsıyla, servet için her şeyi yapmaya hazır vahşi kapitalistler, iktidarı körleştiren kesimler içinde en kötüsü değil. Bilincini satmış olanlar daha fena.

Yağcılığı meslek edinmiş, bu arada devlet kurumlarından ya da sözde araştırma yapan vakıflardan arpalık edinmiş danışmanlar ve medyatik uzmanlar, yaşanan sürecin asıl kötüleridir. Bin bir gece masallarını haz verici şiirlerle anlatıp insanları uyutan allameler gibi, iktidarı gerçeklikten koparan bu kişiler, içinde bulunduğumuz durumun mesulüdür. Sonuçta, “biz başarılıyız, halk hizmetlerimizi anlamıyor” söylemi ortaya çıkmış ve durum giderek kötüleşirken körlük, yönetenlerin asli niteliği olmuştur. Hal böyle oldukça, bin toplantı da yapılsa gerçeklikten ve siyasetten kopmuş olana bir fayda sağlamayacaktır.