Başta siyaset olmak üzere tüm alanlarda, bütünlüğü ve özgünlüğü korunup dikkate alınmadan İslam’ın doğru anlaşılmasının mümkün olmadığı tarihi tecrübeyle sabittir. Zaman içinde oluşan bir takım zihinsel savrulmalar ve planlı yönlendirmeler buna engel olmuştur. Bu engeller ortadan kaldırılmadan İslam’ı gerçek haliyle tanıma ihtimali son derece düşüktür. Gerçeği perdeleyen bu engelleri etkisizleştirmenin temel şartı onları tanımak ve gerekli tedbirleri almaktır.

Bu çerçevede şu hususların dikkate alınması şarttır:

Dinî düşünce ile dindışı düşünce arasındaki fark kadim bir sorun olmakla birlikte son iki yüzyılda çokça tartışılmıştır. İkisi arasında kararsızlık yaşayanlar seçmeci (eklektik) düşünce biçimini tercih etmiş, hem İslam’dan hem dindışı düşünceden unsurlar taşıyan karma bir anlayışı benimsemişlerdir. Müslümanlar; baskın kültürün etkisiyle oluşan zihinsel kargaşa içinde bunun ne anlama geldiğini çoğu zaman fark edemediklerinden bünyesel ve toplumsal iç çatışmalardan kurtulamamışlardır. Bir örnekle açıklayacak olursak, iki düşünce açısından başarıya yüklenen anlamı ele alabiliriz: Meşru, ahlaki, adil, helal, haram olup olmamasına bakmaksızın Kapitalizm kârı; Makyavelizm ise iktidarı elde etmeyi tek hedef saymaktadırlar. Yani, başarının tek ölçütü sonuçtur. Oysa İslam sonuçtan önce, yapılanın meşru, ahlaki, adil ve helal olmasını esas alır. Ancak, günümüzde Müslümanlar da başarıyı sonuçtan ibaret görerek konuya maddeciler gibi yaklaşmaktadırlar. Doğal olarak inançlarıyla derin bir çelişkiye düşmektedirler. 

Müslümanların; yozlaşma, kimliksizlik, kişiliksizlik, savrulma, taklitçilik gibi hastalıklardan kurtulamamasının temel nedenini burada aramak gerekir. Sorun çözme kapasitelerinin yerlerde sürünmesinin, insanlığın sorunlarını çözecek imkânlara sahip oldukları halde harekete geçmekte acze düşmelerinin de aynı nedenlere bağlı olduğu söylenebilir. Ellerindeki devasa birikimi, proje ve öneri halinde insanlığa sunma becerisi gösterememeleri de aynı nedene dayanmaktadır. İslam’ın; çıkarcı, istismarcı, bozguncu ve tahrifçilerin ellerinde kalması ise en vahim sonuçtur.

İslam’ın; milliyetçi/ırkçı anlayışa alet ve hapsedilmesi, yani, ırkçılığı din üzerinden meşrulaştırma çabası, büyük bir sorun olarak Müslümanların zihnini bulandırmaya uzun bir zamandan beri devam etmektedir. Bu yaklaşım; İslam’ın evrenselliğini adalete dayalı birleştirici gücünü ve insanların eşitliği ilkesini; kısacası, tümüyle hükümlerini etkisizleştirmektedir. Ümmeti oluşturan unsurlar arasında birliğin sağlanmasını engelleyen, düşmanlığı, çatışmayı, hak gaspını, saldırı ve işgalleri körükleyen de aynı illettir. Dünyanın, İslam ülkeleri ile birlikte sömürgeleşmesi, büyük ölçüde Batının, ‎gelmiş geçmiş bu en tehlikeli ve etkili projesi sayesinde mümkün olmuştur. En çok karşı olması gereken Müslümanlar da bu ağa düşerek birliklerini yitirmişler, parçalanıp dağılmışlar, düşman kardeşler olarak çatışma ve kavgalara sürüklenmişlerdir.

İslam’dan uzaklaşmanın etkisiyle özgüvenini kaybeden, aşağılık duygusuna kapılan, savrulmalar yaşayan ve dindışı düşüncenin baskısı altında kalan Müslümanlar; önderlik, liderlik ve bağımsızlık düşüncesinden uzaklaşmışlardır. Egemen güçlerin önderliği, himayesi, denetimi ve güdümünde kalıp onlara tabi olmayı değişmez bir kader gibi görür olmuşlardır. Savunmacı, edilgen, savrulmaya açık zihin kodları ve davranış kalıpları edinmişler. Güçlü, etkin, kararlı, kişilikli ve kendinden emin hareket edemez hale gelmişler. Birilerinin yardımı ve yönlendirmesi olmadan bir işi başaramayacakları önyargısına adeta tutsak olmuşlar.  Oysa liderlik ruhunu kaybedenlerin, inandıklarını hayata geçiremeyeceklerini tarih bize öğretmektedir. Üstelik Müslümanların örnek almakla yükümlü olduğu peygamberler, toplumda değişim ve dönüşümü hedefleyen doğal önderler olarak hareket etmişlerdir. Statükoyu ve kokuşmuşluğu ancak bu tür bir önderlikle alt edebilmişlerdir.

Bedelsiz, risksiz, rahatından ödün vermeden kolaycılığa kaçanlar hem değişim ve dönüşüm gerçekleştiremezler hem kurulu düzene mahkûm olurlar. Ancak hayalleriyle avunurlar. Çünkü en sıradan bir inanç, düşünce ve ideoloji hiçbir zaman bedel ödemeden amacına ulaşamamıştır. Allah’ın vahiyle besleyip yönlendirdiği peygamberlerin hiç birinin; eziyet, sıkıntı, baskı ve tehlike ile karşılaşmadan görevini yerine getirdiği vaki değildir. İnsanlığın kurtuluşunu vadeden bir inancın bağlılarının bu kolaycılığa yönelmesi başarının önündeki başlıca engellerdendir.

Küresel hegemonyanın bütün dünyayı zihinsel ve fiili egemenliği altında tuttuğu bir ortamda bunu fark etmeyip bağımsız olduğunu iddia eden ülkelerin sorunlarını kalıcı şekilde çözmesi düşünülemez. Hatta sorunların büyümesine ve içinden çıkılmaz boyutlar kazanmasına engel olamazlar. Üstelik; Anayasal Düzen, Hukuk-Yargı, Eğitim-İlim, Ekonomi, Din Devlet İlişkileri, Siyaset ve yönetim, Irklar-Diller ve İnançların Bir Arada Yaşaması,  Kadın ve Aile, Yoksulluk ve Gelir Adaletsizliği, Gıda-Tarım-Hayvancılık, Sağlık-Çevre politikaları, Kentleşme, Yerel Yönetimler, Şiddet ve Terör gibi tüm alanlar sömürgeci güçlerin arzuladığı gibi düzenlenmişken bağımsızlıktan söz etmek gerçeklere gözünü kapatmaktan başka bir şey değildir.

Bu durumda, yapılması gereken ilk iş bu yanılgıdan kurtulmaktır. Çünkü bağımsız olduğunu düşünenlerin bağımsızlık talep edip bu yolda mücadele etmesi söz konusu olmaz. Bunun için, ucuz kahramanlık ve hamasete teslim olmadan zorlu bir mücadele vermek gerekir.

Siyasetin İslam’ın dışında kalan bir alan olduğu yönündeki görüşlerin yaygınlaşarak kabul görmesi, İslam’ı hayatın dışında tutmaya yönelik çabaların eseridir. Pek çok kişi ve grup dindarlığın gereği olarak dillendirdiği bu görüşle toplumu yönetme hakkını Müslümanlardan alıp karşıtlarına teslim etmektedir. İslam’ın bu konudaki hükmünü, belki de farkına varmadan çiğnemekte, işlevsiz bırakmakta ve İslam’ın bütünlüğüne halel getirmektedirler. Böylece meydanı terk ettikleri sömürü düzeninin güçlenmesine, egemenliğini pekiştirmesine ve alternatifsizliğine dolaylı olarak hizmet etmektedirler. Oysa esasları Kurandan alınan, bizzat Peygamber (as) tarafından uygulaması gösterilen siyaseti dinden ayırmaya hiç kimsenin hak ve yetkisi olamaz. Birilerinde bu hak ve yetkiyi görmek, onları temel referansların, yani Allah ve Peygamberin önüne geçirmek olur.

(Devam edecek)