Seçmenin tepkisini yorumlamaya geçmeden önce AKP’nin içinde bulunduğu halin analiz edilmesi daha elzem gibi. Söz konusu yapı, mekanizmaları felç olmuş, bir girdap gibi içine düştüğü dış tehdit algısı yanılsaması nedeniyle halkla kurduğu sahici ilişkileri yavaş yavaş yitirmeye başlıyor. Sahici ilişkiler, mutlaka ve kaçınılmaz olarak ilkesel ve ahlaki temele dayalı ilişkiler anlamına gelmiyor elbet. Ama yine de önemli, çünkü canlı ve dinamik bir interaktif iletişim durumunu ifade ediyor. Tabii şimdiye kadar seçmenle iktidar partisi arasında cari olan ilişki, karşılıklı çıkar ilişkisiydi ama sahici bir tarafı vardı, bir tarafın oy verdiği diğer tarafın da kısmen nimetlerden yararlandığı bir çıkar ilişkisiydi söz konusu olan. Hadi haksızlık etmeyelim, yaşam tarzına uygun bir hükümet etme biçiminin siyaseti domine ettiği bir yapı da seçmen tarafından önemseniyordu. Ancak son süreçte bu yeteneğini kaybetmiş, iletişim kuramayan hadda kendini seçmenden izole eden bir AKP var.

Aslında tarihsel olarak onlarca örneği verilebileceği rutin haline gelmiş bir olay partinin yaşadığı. Örneğin İbni Haldun’un “asabiye kaybı/yitimi” olarak değerlendirdiği şey.  Veyahut bu yaşananların büyük bir baskı ve denetleme mekanizmasının hükümferma olduğu otoriter rejimlerde ya da muhaberat devletinde gerçeklikle ya da halkla yaşanan kopuşlardan çok da farklı olmadığı aşikar. AKP sadece tarihsel olarak döngüsel bir şekilde yaşanan bu tekrarları ve devinimleri unutmasına neden olan çok güçlü bir dönem yaşadı, yaşadığı başarılar ve zaman zaman %50’nin üstüne çıkan seçim zaferleri, onun parti içi sorunları, halkla partinin ilişkisini nitelikli bir değerlendirmeye tabi tutmasını engelledi. Özellikle son dönemlerde bir bakıma körleşmeydi yaşanan. Herşey seçim başarısına endeksil olunca bu tür körleşmeler kaçınılmaz oluyor maalesef.

 Bunun altında uzunca bir süredir parti içerisinde giderek güçlenen ve son dönemde partiye hakim olan bir eğilim olarak gerçeklikle bağların yitirildiği bir akıl tutulmasının yattığında kuşku yok. İktidar partisinde gerçeklikle olan bağlar koptuğu için sağlıklı değerlendirme yapmanın objektif koşulları da büyük ölçüde yitiriliyor. Örneğin seçimlerin iptal edilmesi durumunda eçimleri kazanacağını düşünmeleri, hukuksuz bir şekilde ve devlet gücüyle yapılacak bir iptalin seçmende yaratacağı tepkinin hesap edilememesi, ekonomiden sorumlu damadın ortada hiçbir makul gösterge yokken enflasyon ve işsizliğin düşeceğini ileri sürmesi vs. uzayıp gidecek bir liste, bu post-truth durumunun artık iyice kanıksanmaya başladığının en somut göstergesi. Dolayısıyla en temel sorun gerçeklikle bağın kopmasından kaynaklanıyor. Gerçekliği eğip bükerek yapılacak bir algı operasyonuyla politikalarını haklı gösterebileceklerini ya da bu süreç zarfında zaman kazanarak yanlışlarını düzeltebileceklerini düşünüyorlar. İkinci şık söz konusuysa durum nispeten iyi demektir.

Hitler’in son günlerini en gerçekçi bir şekilde sinemaya uyarlayan Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel’a ait “Çöküş” filminde, Hitler’in yavaş yavaş hakikatle yüzleşmeye başladığı an, müthiş bir sahneyle anlatılır. Hitler,  Alman ordularının Rus ve Amerikan ordularını mağlup etmek üzere olduğunu, zaferden zafere koştuğunu düşünürken birden bire duyduğu top sesleriyle irkilir. Berlin’de Alman ordularının topları bulunmamaktadır, hepsi cepheye sürülmüştür. Duyulan ses, uçak bombardımanına da hiç benzememektedir. Bu, düşman kuvvetlerinin Berlin’den fazla uzakta olmadığını göstermektedir, zira topların menzili malumdur. Hitler’i büyük bir hezimetle karşı karşıya olduğu gerçeğiyle yüzleştiren ve hakikate ulaştıran şey, top sesi olmuştur.

Doğru bilgi akışı herşeydir. Bu olmadığı taktirde bir rasyonaliteden söz etmek mümkün değildir. Tam tersine yaşanan tek başına körlük değil, sadece görme yetisinin değil, işitme, koku alma ve hatta dokunma hissinin dahi kaybedildiği bir duyu kaybı sürecidir. Dolayısıyla AKP’yi eleştirir ya da analiz ederken karşımızda rasyonaliteye sahip bir özne varmış gibi düşünmek, analizlerin büyük bir bölümünü boşa çıkarmaktadır.  “Yönetim rasyonalitesinin omurgası olan bilgi akışının durmuş olması”nın bütün felaketlerin anası olduğunu görememek, iktidarın körlüğünü konsolide eden bir akıl tutulmasından başka bir şey değil.

Bu açıdan, söz konusu durum rehabilite edilmeden Türkiye’de mevcut yönetim anlayışında herhangi bir reforma gidilmesi çok da mümkün değil gibi. Zira bunların yapılabilmesi için öncelikle hakikatin tespiti ve yaşananlara ilişkin doğru bir teşhisi gerekiyor. Bu, ise yaşanan onca acılara, hukuksuzluklara rağmen hala halkı kucakladıklarını düşünen, 17 yıldır iktidar olmasında başka faktörleri göz ardı ederek halka dokunabildiği ilk dönemdeki süreçlerin halen devam ettiğini zanneden bir anlayışla nasıl mümkün olabilir ki?

Peki öyleyse ne olacak? Evrenin yasaları (sünnetullah) gereği böyle bir durum doğru bilginin tamamen kesilip artık dünyayla kopuşun tam anlamıyla yaşandığı ana kadar sürüp gidecek. Bazı faktörler bu süreyi uzaltıp kısaltabilir ancak son, kaçınılmaz.  Şahsi kanaatim, Türkiye’ye has, göreli bir çoğulculuk atmosferi nedeniyle bu durumun AKP’nin sonunu geciktireceğini, Türkiye’yi diğer ortadoğu ülkelerinden farklı kılan bu koşullar nedeniyle Saddamvari bir yapının oluşmasına  izin vermeyeceğini düşündürtüyor. O noktalara varmasa bile bu kadar baskı ve otoriterliğe alışkın olmayan Türkiye toplumu için hukuksuzluğun ve tek adam yönetiminin beraberinde getirdiği bu kadar olumsuzluk bile toplumda önemli alt üst oluşların yaşanması için yeterli. İşte 23 Haziran seçimlerinde yaşananları bir de bu gözlükle değerlendirmekte fayda var.