“İnsan nisyan ile malüldür.” Bu darb-ı mesel günümüz Türkçe’si ile “İnsan unutma zaafına sahiptir” anlamına gelmektedir. Bu söz adeta günümüz Müslümanlarının durumunu tasvir etmektedir. Vahşet diyebileceğimiz nitelikte çok sarsıcı bir olayla karşılaştığımız durumları bile kısa bir süre sonra unutup gidiyoruz.  Abdülhamit’in bir sözü var: “Bu millet iyidir, fakat bir kusuru var çabuk unutur.”

Merhum Aliya İzzetbegoviç unutma zaafımızı, ikazda bulunarak şöyle dile getiriyor: “Bize yapılan soykırımı unutursak bunu bir daha yaşamaya mecbur kalırız, çok acılar yaşadık, size asla intikam peşinden koşun demiyorum, ama yapılanları da asla unutmayın, unutursak kaybederiz.”

Ne yazık ki çabuk unutuyoruz; fakat elin oğlu, elin gâvuru unutmuyor. Sırp kasapları Slobodan Miloşeviç, Ratko Mladiç ve Radovan Karaciç Bosna’da yaptıkları katliamlar için “Altı yüz yıl öncesinin intikamını aldık” diyorlardı...

Yeni Zelanda’daki katliamla ilgili bugüne kadar çok şey söylendi ve yazıldı fakat es geçilen bir husus vardı ki o da öz eleştiridir. Öz eleştiri ile ilgili yazacaklarımızı tasarlarken Sri Lanka’daki değişik noktalara ve kiliseye yönelik saldırı ile bir kez daha sarsılmış olduk. Bu insanlık dışı menfur eylemlerde 300’e yakın insan hayatını kaybetti. 

Hristiyanları hedef alan saldırılar

Sri Lanka’da Kochchikade'de St. Anthony's, Katana'da St. Sebastian ve Batticaloa'da bir kilise ile başkent Kolombo'da beş yıldızlı Shangri-La, Cinnamon Grand ve Kingsbury otellerine yönelik terör eylemleriydi. Bu insanlık dışı hadisenin hemen akabinde Kalutara kentindeki Müslümanlara ait bazı iş yerleri kundaklandı. Puttalum kasabasındaki bir camiye ise molotofkokteylli saldırıda bulunuldu...

21 milyon nüfusu olan Sri Lanka'da halkın yüzde 70'i Budist, yüzde 12'si Hindu, yüzde 10'nu Müslüman ve yaklaşık yüzde 7'si Hristiyanlardan oluşuyor...

Sri Lanka’da uzun yıllardan beri ayrılıkçı Tamil Taygır (Tamil Kaplanları) örgütü merkezi hükümete karşı silahlı mücadele vermektedir. Bu örgüt Sri Lanka topraklarında ayrı bir devlet kurma amacına matuf birçok terör eyleminde bulunmuştu. Fakat bu son saldırıyı onların yapmadığı anlaşılmaktadır. Sri Lanka hükümetinin açıklamasına göre bu eylemi IŞİD, el Kaida ve el Nusra gibi tekfirci bir yerel terör örgütü olan UTC’nin uluslararası ağdan yardım alarak bu eylemi gerçekleştirmiş olduklarını açıkladı...

Hiç kuşkusuz öldürme eylemi Âdem babamızın oğlu tarafından başlatılmış insanlık dışı, yani insanın (maşeri - kolektif vicdanın) kabullenmediği vahşi bir gelenektir. “Taammüden bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.” (Maide:32)

Ne yazık ki, İslâm tarihinde de Emevilerle başlayan süreçte, kitle katliamları öylesine yüz kızartıcı bir şekilde vuku bulmuş ki, birer kara leke olarak tarih sayfalarımızda yer almış bulunmaktadır. Ki bu sadece Kerbelâ ve Harre vahşetine atıf değildir; komşu beldelere yönelik haksız saldırılarda da nice gayr-i müslim topluluklar katliamlara maruz kalmıştı... 

İfade etmek istediğimiz o ki Müslümanların en büyük sorunularından biri de onur kırıcı ve prestij sarsıcı bir mirasa, yüz kızartıcı bir sicile sahip olmamızdır. Papa 16. Benedikt iş başına geldiğinde bütün dünyaya barış mesajları verdiği konuşmasında, İslâm dünyasından söz ederken ne yazık ki hem Peygamberimiz’e üstü örtülü hakarette bulunmuş, hem Müslümanlar aleyhinde incitici sözler sarfetmişti...

Ümmet olarak biz kendimizi ne kadar aklamaya çalışsak da maatteessüf gayri müslim toplumların ön yargılarını kıramamaktayız. Zira sadece tarihte yaşanmış yüz kızartıcı olayların varisleri değiliz, imaj ve itibar kaybetmelerimiz günümüzde de devam etmektedir. En son olarak, Sri Lanka’daki saldırılar buna en bariz örnek. Henüz somut veriler olmamakla birlikte Sri Lanka hükümeti bütün dikkatleri Müslümanların üzerine çekmiş oldu. Velev ki bu son eylemleri başka örgütler üstlenmiş olsa da önümüzde Afganistan, Irak, Libya, Somali ve Suriye’de yaşanan terör eylemleri ve iç çatışmalar durmaktadır. Bunları nereye koyacağız?! Hadi 11 Eylül saldırılarını ABD’nin bizzat kendisi yapmıştı. Fakat şu da bir gerçek ki, imkân ve fırsatlar İslâm adına terör eylemlerinde bulunmaya teşne örgütlere sunulsa aynısını ve daha kötüsünü, daha vahşi olanını yaparlar. Çünkü bunun somut örneklerini söz konusu ettiğimiz Müslüman ülkelerde görmekteyiz. Özellikle Irak ve Suriye’de IŞİD ve el-Nusra gibi terör örgütlerinin en barbar yöntemlerle işlemiş oldukları cinayetlere bütün dünya tanık oldu ve olmaktadır. Örgüt üyeleri bu işi bilsin veya bilmesin şu bir hakikat ki, bu teşekküllerin hepsi piyon ve taşeron örgütlerdir. Perdenin arkasındaki asıl şer odaklarını, asıl şeytani güçleri görmek zorundayız. Gönüllü ihaleler bu şer odaklarından alınmaktadır.

Diyeceğimiz o ki; Sri Lanka saldırıları ile Yeni Zelanda eylemi aynı makro projenin bileşenleridir. Bunlar İslâm dünyasına yönelik büyük çaplı bir saldırının psikolojik zemin ve zihinsel alt yapı hazırlıklarıdır. Bütün bunların arkasındaki kumanda merkezi ise CIA ve MOSSAD’dır. 

Neden ABD ve Siyonistler? Çünkü ABD ve Siyonistlerin amaç ve ideolojileri örtüşmektedir. Öteden beri ABD siyasetine yön veren Evanjelist Hıristiyanların “Tanrı’yı kıyamete zorlamak” tezi ile oluşturulmak istenen Armagedon (Kıyamet Savaşı), Siyonistlerin “Arz-ı Mevud” inancına hizmet edeceği düşüncesindedirler. Müslümanların yaşadıkları bölgelerde vuku bulan bütün provokasyon ve kışkırtıcı eylemlerin temelinde bu sinsi plânları görmek zorundayız. Özellikle mezhep kışkırtıcılığı ve etnik çatışmalar da buna dahildir. 

Şu hâlde Müslüman halkların soracağı hesabın adresi, Hıristiyanlar ve kiliseler değil, emperyalist ABD ve Siyonizm’in kendisidir.

Ancak Müslümanlar bunun hesabını sormadan önce bir öz eleştiri yapmak ödevinde oldukları kanaatindeyiz.. 

İslâm düşmanları bütün dünyada İslâmofobi oluşturmanın uğraş ve çabası içerisindeler. Maksatları ise Müslümanlara yönelik her türlü saldırıyı, her türlü katliamı haklı ve gerekçeli kılmak. 

Somut bir örnek verecek olursak: 45 gün süren ve 240 bin savunmasız sivil  insanın ölümüne sebebiyet verilen ABD’nin Irak’ı bombalaması olayının ilk günün sabahı (7 Nisan 1991), İsviçre’de iş arkadaşlarımla olay hakkında mütalaada bulunurken bir İtalyan arkadaşım (benim Müslüman olduğumu unutmuş olmalı ki), içindeki bütün gayz ve nefreti kusarcasına ve büyük bir ciddiyet içerisinde şu sözleri dile getirdi: “ABD’nin sadece Irak’ı bombalaması yetmez. O bölgede yaşayan bütün Müslüman ülkelere öylesine atom bombaları atmalı ki bütün Müslümanlar ölsünler ve oralarda bir daha ot bile bitmesin.” Bu sözleri öylesine gergin bir yüz ifadesiyle dile getirmişti ki, adeta şok olmuştum. O esnada bir başka İtalyan arkadaşım Salwadore Martella dayanamayıp, benden önce  itirazda bulunup hadsiz sözler karşısında tepkisini dile getirmişti. Kısacası o esnada nahoş ve gergin bir tartışma yaşamıştık. Evet, bu söylem ve bu bakış açısı ayni ile vaki.. Başka bir gün yine Rotundo ismindeki bir başka İtalyan arkadaşımdan aynı sözleri duymuştum. Ne yazık ki Avrupa’daki sıradan halk değil, bazen bir takım siyasiler de kamufle ederek benzeri beyanatlarda bulunmaktadır. Ayrıca İşgalci İsrail parlamentosu Knesset’ten de, Siyonist liderlerden bazıları ve Savunma Bakanı Lieberman açık açık “Gazze’ye atom bombası atalım” diye öneride bulunmuşlardı. Demek oluyor ki İslâm düşmanlarında üç aşağı beş yukarı hep aynı mantık mevcut..

Elbette İslâmofobi’nin tarihi derinlikleri de var. İtalyan arkadaşım Salwadore Martella’nın beni teselli babında anlattıkları daha da yüreğimi burkmuştu. Tam da öz eleştiriye malzeme olacak türünden bir konu: “Sinyor Koral, lütfen gücenmeyin ama biz öteden beri Müslümanlardan nefret ettirilerek büyütüldük. Ben ufak bir çocukken uyumak istemediğimde babaannem veya bizzat annem, ‘mamma mia, mamma mia vai subito venire dormire, arrivo Turko taglierâ testa’ (aman anam, aman anam çobuk uyu Türkler geliyor kafamızı kesecek)” derdi. Ve bu söylem günümüz İtalya’sında bile kullanılan bir darb-ı meseldir. İtalyanların böyle bir metafor kullanmalarının nedenini tarihi hadiselere bağlamak gerek! Şöyle ki; Osmanlı 1398 yılında Kosova’yı aldıktan bir yıl sonra (1399) Adriyatik Deniz’inin karşı sahilinde bulunan İtalya’ya ait yarımada şeklindeki Otranto kentine göz koyuyor. Donanma hazırlanıyor ve çıkarma yapılıyor. Fakat Osmanlı burada büyük bir mukavemetle karşı karşıya kalıyor. Savaş bir buçuk yıl kadar sürmesine rağmen Osmanlı muvaffak olamıyor ve büyük bir hezimet ve zaiyatla geri dönüyor. Ayrıca Osmanlı 28 Temmuz 1480 yılında da Otranto’ya çıkarma yapmıştı. Bu çıkarmadan sonra Osmanlı 13 ay Otranto’da tutunabilmişti. (İtalyanlar her yıl Osmanlı’dan kurtuluş adına festivaller düzenlemekte.) Bu olaylardan sonra İtalyanlar Otranto kentinde bulunan büyük katadrelin bir bölümünü müze yapıp kazıklara geçirilmiş 800 insan iskeletini propaganda amaçlı teşhir etmeye başlıyor. Buraya İtalya’nın her tarafından lise öğrencileri getirilip beyin manipülasyonu ve nefret aşısı yapılıyor. Benzeri bir yöntemle Sırbistan’ın Niş şehrindeki bir kilisede kuru kafalardan oluşturdukları yığın teşhir edilip, “Osmanlı bizim atalarımızı böyle katletti” denilerek halkı ve genç öğrencileri kin ve nefrete tahrik eden propagandalar yapılmakta...

Yeni Zelanda’da katliam yapan o canavar ruhlu kişi, otomobilinde Sırpça marşlar dinleyerek terör eylemini gerçekleştirmeye gitmişti. Kullandığı silahların ve jarjörlerin üzerine yazdığı isimlerden biri de Sultan Murat’ı suikastle öldüren Miloş Obiliç’e aitti. Büyük olasılıkla Otranto’daki katadreli ve Niş’teki kiliseyi ziyaret edenler arasında Yeni Zelanda katliamını gerçekleştiren aşağılık terörist Brenton Tarrant’da vardı...

Evet; esefle ifade etmek gerekir ki geçmişte ecdadımızın yapmış olduğu yanlışlar ve hatalar biz günümüz Müslümanlarına mal edilmeye çalışılmaktadır. Onlar bir nevi bu saikle bizden intikam alma çabasındalar. Oysa asıl mesele, asıl perdenin arkasındaki saik, geçmişte yaşanmış olan bu tür olayların malzeme yapılarak Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında kin ve düşmanlığı körükleyerek çatışma ve savaş çıkarmak. “Kıyamet Savaşı” (Armagedon) için her iki tarafın envanterine yeni icad edilmiş (son derece teknik donanımlı ve geniş kitle imha gücüne sahip) silahlar lazım. (Ki bu silahların konvansiyonel olması da gerekmiyor.) Anlıyacağınız dünyanın en büyük silah tüccarı olan ABD bir taşla birkaç kuş vurmanın derdinde. Siyonist çete ise ellerini oğuşturarak ve bu işe teşne terör örgütlerine her türlü lojistik desteği sağlayarak pusuda bekliyor. Golan tepelerine kurduğu mobil hastanelerde IŞİD ve el Kaida ve el Nusra terör örgütlerinin elemanlarını tedavi etmesi ve ardından ellerine silah ve mühimmat verip savaşa göndermesi bu iddiamızın en somut örneğidir.

Sonuç olarak ifade etmek istediğimiz o ki, biz Müslümanlar sınav dünyasında yaşadığımızın bilincindeyiz. Bu kapsamda hem bireysel, hem kolektif olarak büyük sorumluluklarımız var. Bu mükellefiyetlerimiz, başta da (örneklerle) belirttiğimiz gibi “unutmamayı” zorunlu kılıyor. Unutmamak canlı bir hafızaya sahip olmayı gerektirir. Unutmamak sorumluluk bilincini kuşanmayı mecbur kılar. Unutmamak farkındalık sahibi olmak demektir. Düşmanlarımız cürüm işlemek ve cürüm işletmek amacıyla teşekküller oluşturuyorsa biz   Müslümanlar da münker kapsamında olan her türlü kötülüğü bertaraf etmek için kurumsal anlamda evrensel birlikteliğimizi tesis etmenin uğraş ve çabası içerisinde olmalıyız...

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyi olanı tesis eder, münker olanı bertaraf edersiniz.” (Al-i İmrân:110) 

Merhum Erbakan Hocamız buyuruyor ki: “Hangi cemaatten, hangi tarikattan, hangi mezhepten olursan ol; adil düzen için, İslâm Birliği için, İslâm’ın hâkimiyeti için çalışmıyorsan beş para etmezsin.”