1789 Fransız Devrimi’nden kısa bir süre sonra bütün Avrupa’yı seküler ideoloji kuşatıp kapsamına almış oldu. Bu yeni doktrin sadece politik alana şamil değildi; bir yaşam biçimi olarak da kendisini gösteriyordu. Böylesi bir toplumsal algı insanları müteâl olana değil, günlük yaşamdaki konfora, haz ve “egsiztansiyalizme” (yaratıcıdan bağımsız varoluşçuluğa) yani bir nevi nihilizme yönlendiriyordu. Kısacası yeni yeni icatlar ve teknolojik gelişim insanları materyalist bir anlayışa adapte ediyordu. Bunun en büyük tetikleyicisi ise kapitalizmdi. Bu süreçte Avrupa halkları maneviyattan uzaklaştıkça ahlâkî değerlere karşı da kayıtsızlık baş gösteriyordu. Nihayetinde Batılı toplumlar hem yönetim, hem yaşam tarzı olarak kapitalist seküler anlayışa adapte olmakta zorlanmadılar.

Öte yandan İslâm ümmeti bünyesinde Batı yaşam biçimine öykünen bir takım sözde aydın ve sözde siyasiler kendi ülkelerinde de Batı türü bir değişimin olması gerektiğine inanarak yazılı ve politik girişimlerde bulundular. Bu zevat işin kolayına kaçarak teknolojik gelişmişliği es geçip sadece Batı yaşam biçimini kendi ülkelerine taşımanın derdine düştüler. Zira nefislerine hoş gelen sadece müstehçenlik ve müptezellikti. Nitekim İranŞahı’nın “Ak Devrim” adı altında yapıp ettiği bundan ibaretti. Bir paragraf alıntı ile ifade edecek olursak:

“Rıza Pehlevi yüzünü batıya dönmesi ile bilinir. Çeşitli devlet liderleri ile çok yakın ilişkiler kurar. Ülkeyi modernleştirmek gibi bir büyük emeli vardır. Atatürk’e hayrandır ve Türkiye’nin reform sürecini kendine örnek alır. Kıyafet reformu başta olmak üzere bir sürü devrim yapar.”

Evet, Şah “Ak Devrim” adı altında girişmiş olduğu reformlarla adeta İslâmî tesettüre savaş açmıştı. Açılıp saçılmayı “modernlik” olarak halka dayatıyordu. Kısacası Şah devlet erkini kullanarak İran coğrafyasında ahlâksızlığı yaygınlaştırmaya çalışmıştı. Şahın bu tutumundan en çok medreselerde eğitim veren din adamları rahatsız olmuştu. Yapılan reformlarla sadece kılık kıyafet değil, insanların yaşam tarzları tamamen değiştirilmeye çalışılıyordu. Bu dönemde içki tüketimi de teşvik ediliyor. Başta Tahran olmak üzere İran’daki büyük şehirlerde içkinin tüketildiği ve bir takım müptezelliklerin yaşandığı barlar, pavyonlar ve gece kulüpleri oldukça yaygınlaşmıştı.

Bu durumdan en çok rahatsız olan din adamlarından biri de Kum kentindeki Fevziye Medresesi’nde ahlâk ve irfanî tasavvuf üzerine ders veren Humeynî’dir. Humeynî o dönemde, ders ve vaazlarında Şahı hedef alıp sert eleştiriler yapmaktadır. Bazı mollalar ise “Mehdi’yi (a.f) bekleyelim” diyerek gelişmelere sessiz kalmayı yeğliyordu. İmâm Humeynî ise “Emr-i maruf ve nehy-i münker vecibesi kıyamete kadar bakidir. Menhiyatın devlet eli ile yaygınlaştırılmaya çalışıldığı böylesi bir zamanda biz alimler olarak bu olumsuz gelişmelere karşı sessiz kalamayız” diyerek Şahı sert bir üslupla eleştirmeye başlamıştı. İmâm Humeynî’nin vaaz ve Cuma hutbelerindeki eleştiri ve kınama dozajı artınca başta Fevziye Medresesi öğrencileri olmak üzere Kum halkı Şah aleyhinde nümayiş ve sokak gösterileri yapmıştı.

Bu gelişmeler karşısında Şah’ın özel koruma ordusu SAVAK hemen harekete geçip Fevziye Medresesi’ne yönelik yaptığı baskında silah kullanarak birçok öğrenciyi acımasızca katletmişti. Olaylardan haberdar olan halkın sokağa dökülmesi ile birlikte SAVAK askerleri halka da ateş etmeye başlıyor. 1963 yılında vuku bu olaylarda SAVAK tarafından binlerce insan katledildi. İmâm Humeynî ise halkı Şah rejimine karşı kışkırttığı gerekçesiyle tutuklanarak hapsedildi. Bu tutuklamanın ardından İmâm Humeynî hakkında idam kararı verilmek istendi, fakat önlerinde 1908 anayasası engeli vardı. Anayasada ayetullahların “idam edilemez” şerhi düşülmüştü. Fakat rejim savcıları ısrarla Humeynî’nin idam edilmesini istiyordu. Öte yandan idam kararını duyan milyonlarca halk sokağa dökülünce Şah çare olarak Humeynî’yi sürgün etme kararı aldı.

İmâm Humeynî 20 ay Bursa’da 11 yıl dolayında Irak Necef’te ve son üç buçuk ay Fransa’da hicret hayatı yaşamıştı. İmâm elbette sürgün yıllarında boş durmamış el altından hazırladığı vaaz kasetleriyle İran halkını irşad etmeye ve Şah rejimine karşı kin ve nefret oluşturmaya çalışmıştı. 1978’in sonbaharına gelindiğinde Tahran ve diğer şehirlerde sokak gösterileri, nümayiş ve protestolar oldukça yaygınlaşmıştı. Bu ara olayları uzaktan idare eden kişinin Humeynî olduğu bilindiği için Şah Irak rejimine baskı yapıp Humeynî’nin ülkesini terk etmesini istiyor. Müslüman ülkelerin kendisini mülteci olarak kabul etmediği için Humeynî adeta zorunlu olarak Fransa’ya gitmek durumunda kalmıştı. Bu ara ise sokak gösterileri bütün İran sathına yayılmıştı. Şah’ın ordusu acımasızca göstericilerin üzerine ateş ediyor ve her gün yüzlerce insan öldürülüyordu. Bütün baskı ve şiddete rağmen halk sokakları terk etmiyordu. Özellikle göstericilerin ön safını kadınlar oluşturuyordu. Kendilerine ateş eden Şah’ın askerlerine onlar çiçek ve karanfil atıyordu.

Bu gelişmeler karşısında, askerler arasında emre itaat etmeme gibi bir durum ortaya çıkmıştı. Komutanları askerlere “ateş edin” emrini vermesine rağmen, askerler kendilerine çiçek atan kadınlara ateş edemez olmuşlardı. Şah ve avanesi bu durum karşısında afallamış ve ülkeyi terk etmenin yollarını arar olmuşlardı. Nitekim Şah tedavi olmak bahanesiyle sıvışarak ABD’nin yolunu tutmuştu. Bir müddet sonra da Başbakan Şahpur Bahtiyar da çareyi kaçmakta bulmuştu. Ardından daha nice Şah yandaşları da tek tek ülkeyi terk etmişti. Rejimin yılmaz savunucusu ordu ve emniyet güçleri ise bütün despotluğu ile hâlâ görev başındaydı. Bu hengâmede Humeynî İran’a gitmeye karar veriyor. Ordu mensupları Humeynî’nin bu kararını duyunca geleceği uçağı düşürme tehdidinde bulunuyor. Bütün tehditlere rağmen Humeynî aldığı kararından vazgeçmiyor ve 1 Şubat 1979 tarihinde Paris’ten kalkan bir uçakla Tahran havaalanına iniyor.

Humeynî’nin geleceğini duyan milyonlarca insan, görülmemiş bir kalabalık ve büyük bir coşkuyla sloganlar atarak rehberlerini karşılamanın iştiyak ve heyecanını yaşıyordu. Humeynî Tahran’a indiğinde ilk iş olarak Devrim şehidlerinin medfun bulunduğu Beheşti Zehra kabristanını ziyaret ediyor ve burada tarihi bir konuşma yapıyor. Henüz devrim gerçekleşmemiş, ortalık ana-baba günü ve sokak eylemleri devam ediyordu. Batılı analistler böylesi bir belirsizlik ortamında, böylesi bir hengâmede Humeynî’nin İran’a gelişine anlam veremiyordu. Zira henüz devrimin gerçekleşmiş olmayışından dolayı İmâm’ın İran’a gelişi hayati risk taşıyordu. Bu belirsizlik ve mücadele 10 gün sürmüştü.

Tarih yaprakları 11 Şubat 1979’u gösterdiğinde İslâm Devrimi zafere ulaşmış oldu. Bu devrimin en belirgin özelliği “nev’i şahsına münhasır” oluşuydu. 1789 Fransız devrimi ve 1917 Bolşevik ihtilâli seküler argümanlarla dine karşı yapılmış devrimlerdi. Üstelik bu devrimler son derece kanlı olmuştu. Fransız ihtilaline “giyotinli devrim” denmesi de bundandı. Komünist devrimi söylemeye gerek yok! Komünizmi ihraç ve dinsizliği ikame etme adına 70 yıl içerisinde 100 milyondan fazla insan öldü. İran’daki devrim ise “dünyanın en kansız devrimi” olarak tarihteki şanlı yerini almış oldu.

İslâm Devrimi’nin ilk söylemlerine baktığımızda Müslüman ümmetin ittihadı ve emperyalist ülkelere reddiye  üzerineydi. Devrim mesulleri 40 yıldan beri sabit ber kadem bir şekilde bu söylemi dile getirmeye devam ediyor. Bu devrime ilk karşı gelen ülke ABD olmuştu. Çünkü Şah ABD’nin piyonuydu. İran’ınzenginliklerini sömürme işini İngiltere’den henüz yeni devralmış olan ABD bir taraftan büyük bir darbe yemiş olmanın şokunu yaşarken diğer taraftan da olmadık entrikalarla devrimi bloke etmenin derdine düşmüştü. Olur da diğer Müslüman ülke halkları bu devrime öykünüp, bu devrimden ilham alıp başlarındaki kukla rejimleri yıkmaya kalkışırlarsa ABD emperyalizminin sonu gelir ve İslâm ümmetinin makus talihi değişir...

İlk önce olmadık tezviratlarla bu devrimin gerçek manada bir İslâm Devrimi olmadığı, bu devrimin Şiilere özgü olduğu imajı verilmeye çalışıldı. Maksat Sünni dünyayı bu devrime karşı ilgisiz ve bigâne kılmaktı. Bu minvâl üzere Suud finansörlüğünde binlerce kitap, on binlerce broşür yazılıp insanlara dağıtıldı. Rehberin ve devrim mümessillerinin işi gerçekten zordu. Bir taraftan emperyalist ülkelere karşı dik durma çabası, diğer taraftan bu devrimi diğer coğrafyalardaki Müslümanlara anlatma gayreti...

ABD ne pahasına olursa olsun bu rejimi yıkmaya kararlıydı. Tahran’daki ABD’nin elçilik binası tam bir casusluk yuvası olarak faaliyetini sürdürmekte idi. Bunun farkına varan üniversite gençliği ani bir hamle ile 4 Kasım 1979 tarihinde casusluk binasına baskın yaparak içeride çalışanları rehin alıp binlerce dosya ve evrak ele geçirilmişti. Birçok döküman ise kağıt kesme makinası ile imha edilmek istenmişti. Aylarca süren çalışmalarla bu kesilmiş olan kağıtlar eklenip yapıştırılarak okunur hale getirilip ABD’nin nice sinsi plânları deşifre edilmiş oldu. Rehine krizi tam 444 gün sürmüştü. ABD rehineleri kurtarmak için Tebes Çölü’ne çıkarma yapma girişiminde bulunmuştu. Fakat bir mucize olarak ABD uçak ve helikopterleri kum fırtınasına kapılarak çöle saplanmıştı. ABD başarısız operasyonuyla tam bir hezimete uğramıştı. Sağ kalanlar ölülerini bile alamadan kaçıp gitmişlerdi.

ABD çareyi olaya fiilen müdahalede bulunmak değil de maşa kullanmanın yol ve yöntemine sarılıp Saddam’ı gırtlağına kadar silahlandırıp İran’ın üzerine saldı. Bu saldırı ve savunma savaşı tam 8 yıl sürdü. Sonuç 1 milyon 500 bin dolayında ölü. Ve milyarlarca dolarlık maddi kayıp. Saddam’ın akıbeti ne oldu malumunuz. Bir taraftan ambargolar, diğer taraftan 8 yıl tahmil edilmiş bir savaş İran’ı bir hayli ekonomik dar boğaza sokmuştu.  Fakat bir özlü sözde ifade edildiği gibi, “Zor oyunu bozarmış.” İran İslâm Cumhuriyeti bütün kuşatılmışlığına, bütün ekonomik kıskaca ve bütün ambargolara rağmen yapmış olduğu yapmış olduğu teknolojik hamleler ve askeri alandaki yatırımlarıyla gelişmiş ülkelerle boy ölçüşecek düzeye gelmiş bulunmaktadır. Eğer bu devrim bugüne kadar yıkılamadıysa bi iznillah bundan sonra da gücüne güç katarak, İslâm ümmetinin iftiharı ve ilham kaynağı olarak aydınlık geleceğe doğru yoluna devam edecektir.

İmâm Humeynî (r.a) ve onun kutlu mirasını kuşanan şimdiki Rehber Seyyid Ali Hamanei ve İslâm Cumhuriyeti’nin tüm mesullerinin devlet politikası olarak sürdürdüğü en önemli misyon merhum Erbakan hocamızın başlatmış olduğu D-8 kapsamında “İslâm Birliği” projesidir. Ayrıca İran İslâm Cumhuriyeti’nin yine devlet politikası olarak sürdürdüğü anti emperyalist direniş hareketleriyle işbirliği ve dayanışma hâlinde olmasıdır. Ayrıca Filistin davasının İran’ın önceliği olduğunu görmekteyiz. Bu konuda işgalci İsrail’in varlığı asla kabul edilmeyip uzlaşmasız bir yol takip edilmektedir.

Özellikle şunu da belirtmiş olalım ki, İmâm Humeynî’nin İslâm Cumhuriyeti’ne kazandırdığı ve ümmete emanet ettiği en önemli parametre “velayet-i fakih” ilkesidir. Sonuç olarak ümmetin aydınlık geleceğinden umutlu olmamız devrimin kazanımlarına ve ilkelerine sahip çıkmamıza bağlıdır. Devrim sadece İran halkı için değil tüm Müslümanlar için bir iftihar vesilesidir. Devrimin 40. yılı ümmete kutlu olsun.