Amerika ve İsrail, işbirlikçi Arap rejimleri ile birlikte bölgemizde siyaseti yeniden formatlıyor.

İran ile 2015’de imzalanan nükleer anlaşmadan Amerika’nın çekilmesi ve Amerikan elçiliğinin Kudüs’e taşınması operasyonları yeni bir bombanın fitilinin ateşlendiğinin işaretleri…

Amerika-İsrail-Suud şer cephesi, 2001’den bu yana bölgeyi yeniden dizayn etmek adına bir dizi müdahaleyi gerçekleştirdiler. Bu müdahalelerde görünen en büyük başarıları kaosu tetiklemek oldu.

Gelinen noktada kaosun oluşturduğu dumanlı havanın dağılmaya başladığını ve şer ittifakının yenilgi telaşına kapıldığını görüyoruz.

Türkiye’de, İran’da, Suriye’de, Yemen’de, Lübnan’da, Bahreyn’de kaybetme sinyallerini almanın azgınlığı ile siyaseti yeniden formatlıyorlar.

1979’dan beri İran İslam Devrimi’ni yıkmak için her yolu denemelerine rağmen şu ana kadar başarılı olamadılar.  Son beş yıldır görünür bir şekilde Türkiye’de darbe denemeleri yaptılar, ama başaramadılar. Suriye’de ve Irak’ta hedeflerinin çok uzağına düştüler. Lübnan’daki son seçimlerde hezimete uğradılar.

Filistin’de kazanıyor gibi görünseler de ortada yeni bir kazanım yok… İşgal altında tuttukları Kudüs’ü başkent ilan ederek psikolojik bariyerlerimizi yıkmaya çalışıyorlar.

Filistin direnişi 15 Mayıs öncesi Gazze sınırındaki imtihanı başarı ile verdi. Yüzden fazla şehidi ile hala diri olduğunu kanıtladı.

Filistin direniş örgütleri bir yandan birliktelikleri sağlamlaştırırken, bir yandan da  Golan’da yeni cephe açıldı.

Umut tacirliği yapmıyorum. Bölgemizde Amerika ve İsrail’in etki alanında daralma gerçekliği ile yüzleşiliyor. Bu durumun yarattığı telaş ve azgınlık ile katliamlarının dozajını arttırıyorlar, Kudüs gibi kritik sinir uçlarımıza baskı yapıyorlar, Suud/Körfez gibi iki yüz yıllık gizli işbirlikçilerini deşifre ediyorlar, İran/Türkiye/Pakistan gibi İslam ülkelerini ekonomik ambargoya maruz bırakıyorlar.

BAE dışişleri bakanının son demeci oldukça manidar… İran ve Türkiye’nin Ortadoğu’dan çıkarılması gerektiğini söylüyor. Bu demeç, kaybetme hezeyanının bir ifadesidir.

Tam bu noktada, Ortadoğu’daki direniş denkleminin gözden geçirilmesi ve gerekiyorsa yeniden kurgulanması önem arzediyor.

İslam coğrafyasında direniş cephesinin öncülüğünü şu ana kadar İran yürüttü. Devrimden bu yana ödenen ağır bedeller her akl-ı selim Müslümanın malumudur.

Gelinen son süreçte; Amerika ile ilişkilerini “esnek bağımlılık” düzeyinde götürmek isteyen Türkiye, Pakistan gibi ülkelerin yönetimlerinin hedef alındığını gözlemliyoruz. “Tam bağımlılık” ilişkisi dışındaki yaklaşımların Amerika tarafından asla hazmedilemeyeceğinin net pratik verileri ile yüzleşiyoruz. Bu durum ilgili ülkelerde “Tam bağımsızlık” tartışmasını gündemleştirdi.

Amerika’ya bağımlılığın geniş çapta sorgulandığı bu dönem, Erbakan Hoca’nın hayali olan “İslam Birliği” için bir fırsata dönüşme potansiyeline sahiptir. Eğer mezhep ve etnisite bilincinin yerine ümmet bilincini koyabilirsek, mezhepçi ve kavmiyetçi reflekslerimizi terkedebilirsek ya da en azından kontrol edebilirsek, “İslam Birliği” hedefine kilitlenebiliriz.

Ekonomik ve teknolojik üstünlüğü üzerinden hegemonya kuran Amerikan emperyalizminin zincirini kırmanın tek yolu da bu görünüyor.

Direniş Cephesi, savunma ve yıpratma eksenli bir mücadeleyi günümüze kadar başarı ile sürdürdü. Artık Amerika ve İsrail’i topyekun bölgemizden kovacağımız ve tüm dünya halklarına örneklik oluşturacağımız bir büyük kıyama ihtiyacımız var. Bunun yolu da İslam Birliği’nden geçiyor.

Özellikle de Türkiye ve İran’ın stratejik ittifakının hayata geçirilmesi kritik öneme haizdir. Tarihsel rekabeti bugüne taşıyarak, mezhepsel farklılığı ayrışma bahanesi kılarak, Amerika/Suud eksenli medya propagandalarının etkisi ile hareket ederek söz konusu ittifakın önünü kesmeye çalışanlar ümmete ihanet ettiklerinin ne kadar farkındalar acaba?

Türkiye Medyasının İran Takıntısı

Amerika’nın İran düşmanlığı politikasının Trump ile birlikte yeni bir dönemece girdiği görülüyor. İsrail ve Suud’un uzun süredir talep ettiği askeri operasyonun masa üzerinde olduğu ve en geç 2019’da uygulamaya geçirileceği tezi tüm batı basınında yazılıp çiziliyor.

Amerika’nın İran nükleer anlaşmasından çekilmesi ve ağır ekonomik yaptırımların sıraya konulması, Dışişleri Bakanı Pompeo’nun açıkladığı 12 maddelik İran’a diz çökme çağrısı gibi adımlar İran’ın önümüzdeki dönemde hedef tahtasına oturtulduğunun net işaretleridir.

1979 İslam Devrimi’nden bu yana uygulanan tüm izolasyon ve ambargo politikalarına, 8 yıllık Irak Savaşı’nın oluşturduğu tahribata rağmen İran rejimini yıkamamak ya da baş eğdirememek Amerika’yı çıldırtıyor. İran; maruz kaldığı sürekli ve ağır operasyonlarla yıprandı ancak teslim olmadı.

İran’ın Amerika ve İsrail ile mücadeleyi tüm Ortadoğu sathına yaymayı başarması da rakiplerini iyice çileden çıkardı. Filistin’de Sünni örgütler, diğer bölgelerde ağırlıklı Şii örgütler üzerinden yürütülen direnişin Amerika ve İsrail’in hesaplarını büyük ölçüde alt üst ettiği gerçeği ile yüzleşiyoruz.

Amerika-İran ilişkileri ile ilgili yukarıda  yaptığımız okumanın bir cümlelik özeti şudur: “Zalim Amerika’ya karşı mazlum İran halkı ve yönetimi direniyor.” Bu açık, akli ve vicdani tespiti anlamamakta direnen, çarptırmaya çalışan bir medya güruhu ile karşı karşıyayız.

Bir kısmı gazeteci, bir kısmı ise akademisyen olan bu güruh; gazetelerde, televizyonlarda ve sosyal medyada Türkiye-İran ilişkilerini dinamitlemek, Türkiye halkı ile İran halkını birbirine düşman kılmak  ve en önemlisi de İslam devrimini Türkiye halkının gözünden düşürmek için gerçeği saptıran her türlü söylemin öncülüğünü yapıyor.

Zalim Amerika ve yandaşlarını sorgulayacaklarına, İran ne yaptı da bu duruma maruz kaldı diye mazlumu sorguluyorlar. Tarihsel ya da mezhepsel rekabet söyleminin arkasına gizlenerek İran’ı şeytanlaştırmak için her yolu deniyorlar.

İran’ın Ortadoğu’da direnişi geniş bir alana yayma gayreti bu güruhu Amerika’dan daha çok rahatsız ediyor.

Zaman zaman “İran, Amerika ve İsrail’den daha tehlikelidir” diyecek kadar akıl ve vicdan tutulması yaşayan bu güruh, İran’ın yaklaşık 40 yıldır verdiği mücadeleyi, ödediği bedelleri, ve yıpranmışlığını göz ardı edecek kadar kabul edilemez bir tutumun içine giriyor.

Elbette İran’ın politikalarında da eleştirilecek yönler vardır. Eleştiri yapılmalı ve hakikat ortaya konulmalıdır. Ancak söz konusu olan Amerika ve İsrail’in Ortadoğu operasyonları ise, Türkiye ve İran’ın halkları ve yönetimlerinin aynı tepkiyi vermeleri, aynı duyguları taşımaları insani ve İslami bir sorumluluktur. Bunu dikkate almayan bir söylem ya da tavrın arka planında cehaletten çok kastın olduğunu ifade etmek abartı olmaz.

Gün, birleşme günüdür. Amerika ve İsrail’in kovulduğu, Suud ve Körfez yönetimlerinin değiştirildiği, Rusya’nın etkisizleştirildiği bağımsız Ortadoğu için tüm Müslüman halkların ve yönetimlerin kenetlendiği bir mücadele sürecini başlatmalıyız.