Kadına şiddet, çocuklara şiddet, taciz haberlerinden sonra son zamanlarda yeni bir gündemimiz daha oldu: Öğretmene şiddet vakaları. Hemen her gün yeni bir öğretmene şiddet skandalını okuyoruz. Öncelikle sorunu doğru anlamak gerekiyor.

Nasıl oluyor da geleceğimizi ve nesillerimizi inşa edecek kişiler olan öğretmenler, inşa edemedikleri nesillerin şiddetine maruz kalıyorlar?

Nasıl oluyor da “hocam bu bizim emanetimiz, eti de kemiği de senin” diyen veliler, öğretmenlere sopa kaldırır, bıçakla saldırır oldu?

Nasıl oluyor da bize bir harf öğretenin kölesi oluyorken, istemediğimiz bir tavrını gördüğümüzde öğretmenlerimizi şikâyet hatlarına ihbar eder hale geldik?

Nasıl oluyor da sorunu derinlemesine analiz etmesi gereken aydınlar ve STK’lar öğretmene şiddete yönelik projeler üretmiyorlar da sadece “tepki” veriyorlar?

Bence asıl sorulması gereken sorular bunlar.

Şiddet tabii ki aynı zamanda tepki verilmesi gereken trajik bir olay. Ancak asıl sorunumuz şiddet değil. Asıl sorunumuz şiddet, kadın hakları, taciz gibi sorunlara olan yaklaşım tarzımız. Asıl sorun şiddeti yorumlarken, analiz ederken zihin dünyamıza yön veren kavram haritaları. Asıl sorun problemi şiddetin failine ve mağduruna odaklı algılamak. Oysaki şiddeti yaratan sebeplere odaklanmamız gerekir.

Şiddeti yaratan asıl sebep neoliberal yaşama ve düşünme alışkanlıklarıdır.

Şiddeti yaratan asıl sebep haz ve rekabet kültürüdür.

Şiddeti yaratan asıl sebep on yıllardır öğrencilerin yaşamlarının merkezine ahlaki ilkelerin ve değerlerin değil, sınavların konulmuş olmasıdır.

Şiddeti yaratan asıl sebep ölçülemeyen insani değerlerin, sınav sonucu gibi ölçülebilen sayılara mahkum olmasıdır.

Asıl sorun niceliğin egemenliği ve niteliğin buharlaşmasıdır.

Asıl sorun doktor olmanın, adam olmaktan daha önemli görülmesidir.

Asıl sorun para kazanmanın, gönül kazanmaktan daha önemli görülmesidir.

Asıl sorun itibarın makama ve kariyere indirgenmesidir.

En yakın arkadaşını başarısından dolayı çekemeyen, onu kıskanan, onun başarısızlığından içsel haz alan bir öğrenci kitlesi olduğunu öğrenciler ve eğitimciler iyi bilir. Okul ya da sınıf birincisi olmak için öğrencinin ve ailesinin yaşadığı stresi ve bunalımı en iyi aileler bilir.

Bu olumsuz sonuçta biz eğitimcilerin de, anne babaların da, sistemi kuranların da suçu var. Biz de tıpkı “diğerleri” gibi çocuklarımızın başarısını mutluluğundan ve ahlakından daha çok önemsiyoruz. Biz de dersleri zayıf olunca çocuğumuz cehenneme gidecekmiş hissine kapılıyoruz.
Çocuğumuzun doktor, avukat, mühendis olması için dershaneler, kurslar, özel dersler, kaynaklar havada uçuşuyor. Ama adam olması için, erdemli bir insan olması için, iyi bir Müslüman olması için, iyi bir vatandaş olması için ekstra hiçbir şey yapmıyoruz. Çocuklarımızı elalemin çocuklarıyla kıyaslayıp rahatlıyoruz. Davranış ve ahlak sorunlarını çocukluk, ergenlik gibi gelişim dönemlerinin sonucuna havale edip suçluluk duygusundan kurtuluyoruz.

Güzel ve süslü cümleler sorunu halletmiyor.

Çözüm her zamanki gibi ahlak ve değer merkezli bir eğitim sistemi kurmaktır. Ama iş, ahlak ve değerler alanına geldiğinde söylenecek her fikri “ataerkil”, “geleneksel”, “ayrımcı”, “laiklik karşıtı” gibi ithamlarla baştan mahkûm eden bir düşünme tarzı var maalesef.

Evet, öğretmene şiddeti kınayalım. Ama nasıl kınayalım? Şiddeti sözle, sözde değil özde kınayalım.

Bunun için: Eğitimin merkezine sınavları değil toplumun tümünü ilgilendiren insani erdemleri ve ahlaki değerleri yerleştirelim.

Bugünkü nesil modern eğitim sisteminin bilgisayar çıktısıdır. Demek ki girdilerde (yani eğitimin temel ilkelerinde) sorun var. Eğitim sistemimizde ahlak gelişimi alanı ile ilgili bir tane bile kazanım yok. Tüm derslerin temelini oluşturan, insanın ahlak ve değer merkezli bir varlık olduğunu göz ardı eden “Genel Öğretim İlkeleri”ni revize edelim.

Şiddeti artıran haz ve rekabet kültürü yerine, tahammül, sabır ve yardımlaşma kültürünü yaygınlaştıralım.

Şiddeti besleyen alkolü, online oyunları, film ve videoları kontrol altına alalım. 3-4 yaşındaki çocuklarımızı sürekli kazanmaya, hırsa, kavgaya ve şehvete alıştıran bilgisayar oyunlarına bir çare bulalım. Gerekirse yasaklayalım.

Çocuklarımızın egoizmini özgüven, hırsını idealizm, ahlaki zaaflarını geçici sorunlar, sınır tanımazlığını özgürlük, haz bağımlılığını eğlence olarak görmekten vazgeçelim.

Eğitimin merkezinde öğrenci de öğretmen de olmasın. İkisini de içinde barındıran ilkeler ve erdemler merkezli bir eğitim sistemi kuralım.

Çocuklarımıza mesleki hedefler belirlemeyelim. Gençler anlamlı bir hayat yaşadıklarına inanmadıkları için her karşısına çıkan şeye anlamsızca sarılıyorlar. Bunun yerine yaşam amaçları belirleyelim. Mesleklerini kendileri bulsunlar. Ama ne için yaşadığımızla, hayatın anlamı ile ilgili bilgileri, fikirleri, umutları ve çabaları olsun. Nietzsche’nin de dediği gibi yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.

Sendikalar, STK'lar, üniversiteler, siyasi partiler bunun için bir yol haritası belirlesin. Projeler, fikirler, ders kitapları, eğitimler düzenlensin.

Rivayetler doğruysa şiddet kelimesi Hud peygambere inanmayan, İrem Bağlarını yaptıran Şeddad isimli tahammülsüz, acımasız, sert ve kaba Yemen hükümdarının adından geliyor. O zaman şiddet sorununun çözümü sert ve acımasız hükümdar Şeddad ile mücadele eden adalet ve merhamet sahibi Hud peygamberi örnek alan nesiller yetiştirmeye çalışmak.

Yoksa şiddeti sözde ve sözle kınamaya devam edeceğiz.