Amerikan Zihin Araştırmaları Merkezi, 11 Eylül olaylarının ardından Amerika’nın, önce Afganistan, ardından Irak’ta yaşadıklarını Amerikan dış politikasının başarısızlığı olarak değerlendirmiş, bunu da Amerikan yönetiminin sert gücünün yanında yumuşak gücünü kullanmadaki eksikliğine bağlamıştı. Yumuşak Güç (Soft Power) kavramı, 1990’da Amerikan gücünün düşüşte olduğunu tartışan Joseph Nye tarafından ortaya atılan bir kavramdı. Nye, “Soft Power”ı, “başkalarının davranışlarını, istediğimiz sonuç doğrultusunda etkileyebilme kapasitesi” olarak tanımlamaktadır. Daha ayırt edici bir tanımlamayla yumuşak güç, hiçbir zorlayıcı tedbir kullanmadan (askeri, siyasi ya da ekonomik yaptırımlar) muhataba, kültürel ve toplumsal değerler, kurumlar, araçlar vasıtasıyla kendi isteklerimizi kabul ettirebilmektir. Yumuşak gücün kaynaklarına baktığımızda bunların, teoriler, söylemler, eğitim, kültür, gelenekler, ulusal ya da küresel semboller olduğunu görmekteyiz.

***

Soft Power, Nye tarafından kavramsallaştırıldıysa da, kullanımına ilişkin tarihte birçok örnek görebiliriz. Orhun Abideleri’ne yansıyan öğütlerinde Bilge Kağan, Çinlilerin “Soft Power”ı kullanımına şu şekilde değinmiştir;

“Örneğin, Çin milletinin sözleri tatlı,

İpek kumaşları yumuşak olur.

Onlar kendilerine uz ve uzak milletleri

Bunlarla kandırır, kendilerine yakınlaştırırlar.

Akıllarını çelip, kendilerine benzetirler;

Kendi kültür ve medeniyetleri içinde eritip, yok ederler.

Gerçek niyetlerini, kötü yüzlerini hemen göstermezler.

Başka milletlere yapmayı düşündükleri kötülükleri,

Kendilerine yaklaştırıp, güvendirdikten sonra yapmaya girişirler.

Önce kişileri, onlar vasıtasıyla da milletleri avlayıp esir ederler.”

Osmanlı Devleti, fetihlerle birlikte imar ve iskan politikalarını uygular. Bu iki politika, Osmanlı fetih siyasetinin ayrılmaz bir parçasıdır. İmar ve İskan politikaları ile birlikte istimâlet politikası denilen, fethedilen bölge halkının gönlünü Osmanlı’ya meylettiren, gayr-ı müslim unsurlara can ve mal güvenliği ile dinlerinde serbestlik tanıyan ve özellikle köylüleri feodal yapının angaryalarından kurtaran bir politikayı sürdürmüştür. Bu politikaların tümü Osmanlı Devleti’nin Balkanlar gibi fetih bölgelerinde kalıcılığını arttırırken, fetih bölgelerinin İslamlaşmasına da önemli katkılarda bulunmuştur.

Coğrafi Keşifler ve sonrasında Sömürgeci Avrupa, kiliseyi kendi topraklarında dışlayıp iterken, kültürünün bir parçası olarak sömürgelerde misyonerlik faaliyetlerine ağırlık vermiştir. Misyonerler gittikleri ülkelerde yardım kuruluşu gibi de hizmet vererek, bir yandan iyi polisi oynarken, bir yandan kültürel aktarımı gerçekleştirmekteydiler. Sanayi Devrimi ve İhtilaller sonrasında da Avrupa “Soft Power”ı, dünya hakimiyetini sağlama konusunda durmamıştır. 17. ve 18. Yüzyılda, Fransızlar, Dünya kültürüne, Devrimi ve Fransız kültürünü hakim kılmaya çalışmışlardır. Osmanlı Devleti’nde 18. Yüzyılın ikinci yarısındaki yenileşme hareketlerinden itibaren başlayan ve 19. Yüzyıl boyunca Osmanlı eliti üzerinde etkisini devam ettiren Fransız etkisini Fransızların “Soft Power”ı kullanma başarısı olarak görebiliriz. Öyle ki, 18. yüzyılın ilk yarısında Lale Devri’nde Fransız eğlence kültürü hakim olurken, III. Selim’in kurduğu ordunun giysileri bile Fransızlar gibi dikilmiştir.

20. yüzyıl hakim güçlerin “soft power”ı kullanımında teknolojik gelişmelerle birlikte yeni bir çığır açmıştır. Önce radyo, sonra da televizyonla birlikte artık doğrudan temas halinde olunmayan dünyaya da etki edebilmenin yolu açılmıştır. İkinci dünya savaşından sonra soğuk savaşın iki temsilcisinden Sovyetler, Avrupa, Afrika ve Asya’da ideolojik örgütlenmesi için çalışırken, Amerika Marshall planı çerçevesinde 1962-1972 yılları arasında, dünyanın 70 ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de de yapılan anlaşma gereğince yüzlerce "Barış Gönüllüsü" görevlendirmiştir. Barış Gönüllüleri, birçok ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınmasına katkıda bulunmuş, bu arada Amerikan kültürünü yaymaya çalışmıştır. Soğuk Savaşın Kapitalist Blok tarafından kazanılmasında “Soft Power” uygulamalarının başarısını görmek gerekir.

***

21. yüzyılın başlarında Amerikan politikası yeniden “Soft Power”a yönlendirilirken, Amerika’nın küresel bir güç olarak yumuşak güç silahlarının etkinliği, soğuk savaş dönemine göre çok daha fazla artmıştır. Yumuşak Gücün yöneldiği düşman da komünist blok değildir. Bu sefer düşman “İslam”dır. İslam’ın, İran İslam Devrimi gibi siyasal olaylarla birlikte, siyasal alana da etki eden bir güç haline gelmesi, Amerikan Soft Power’ının yönünün genel olarak İslam’a çevrilmesine neden olmuştur. Amerika, bir yandan “Hard Power” saldırılarına devam ederken bir yandan da toplumlar üzerindeki etkisini arttırmaya çalışmaktadır. Ancak “Soft Power” kullanımında bu seferki hedef bir ülkenin siyasal çıkarlarından çok toptan Batı Medeniyeti’nin temsil ettiği Modern değerlerin İslam toplumları tarafından içselleştirilmesi ve İslami değerlerin toplumsal alandan çıkarılmasıdır. Hatta Batı Medeniyeti, sadece İslam toplumlarını değil, tüm dünya toplumlarını kendi kültürel değerlerini kabule zorlamaktadır. Ancak bu zorlama ve tahakküm, yumuşak silahlarla yapıldığı için, sömürgecilik dönemindeki infiale ve tepkilere yol açmamaktadır.

Yumuşak güç, toplumların değer algılarını değiştiren, öz değerlerinden uzaklaştıran, kendi değerlerinden ve özünden kopmuş yeni nesiller oluşturan bir savaş gücüdür. Yumuşak güç, kültürel açıdan daha hızlı etkilenebilen grupları hedefine alır. Dünya görüşü ve dünyaya bakış açısı daha değişken olabilen, duygularıyla hareket eden gruplar yumuşak gücün hedefidir. Bu grupların başında tabii ki, çocuklar ve gençler gelmektedir. Böylece yumuşak gücü kullananlar uzun vadeli bir yatırım yaparak savaş açtıkları toplumların yarınlarını ele geçirme imkânına sahip olurlar.

Savaşın bu sinsi hali, etkisini sanki bir savaş yaşanmıyormuş duygusu yaratmasından almaktadır. Dolayısıyla bu savaş türüne karşı koyabilmenin yolu, savaşın hiçbir zaman bitmeyeceğini unutmamakla başlar. Savaşların ya da baskıların fiilen ortadan kalktığı dönemler yeni bir savaş konseptinin içinde olunan dönemlerdir. Düşman gizlenmiş, size uzaktaymış gibi gözükmektedir. Sizin düşmanı en uzakta bildiğiniz o an, onun size en yakın olduğu andır. Çocuklarımızı ve gençlerimizi, hiç bitmeyen bir savaş dinamiği ile yetiştirmediğimiz müddetçe bu büyük savaşta ayakta kalma imkânımız yoktur. Asla uyumayan ama her daim uyutan bir düşman, şüphesiz en tehlikeli düşmandır.