Batı medeniyetinin yeryüzüne bırakacağı en kötü miras çatışma kültürü olsa gerek. Şüphesiz bu kültürün ürettiği çatışma iklimi, açık bir şekilde hak-batıl çatışması/savaşı olarak tecessüm etmiyor. Aksine, ‘’ordo ab chao (order out of chaos)’’: ‘’kaostan gelen düzen’’ düsturuyla, birleşmesi gereken ne kadar unsur varsa bunların arasında ihtilaf var edip, çatıştırıyor; karı-koca, aile-çocuk, zengin-fakir, toplum-birey ve etnik, mezhebî, hülasa insanî olan her ne varsa… Marks’ın sınıf çatışması üzerine kurulu tarih okumasıyla bağladığı Huntington’ın medeniyetler çatışması teziyle düğümünü attığı yağlı ilmik tüm insanlığın boynuna geçirilmiş durumda. Batı kendisini çatışma üzerinden üretiyor ve her daim kendisi için çatışacak unsurlar yaratıyor. Hiç şüphesiz, soğuk savaş sonrası hedef tahtasına oturtulan taraf ise İslam dünyası. Çatışma kültürü her alanda zulüm, yoksulluk, merhametsizlik, şeytanlaştırma/ötekileştirme, vandallık, ruhi bunalımlar; kan, gözyaşı, acı ve zillet üretiyor. İlahî öğreti ise, Allah ile isanı, insan ile kozmik dünyayı; insanları, müslümanları uzlaştırmayı öneriyor.

Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız.(Ali İmran:103)

Yaşadığımız buhranlar çağında, insanlığa yeni bir nefes, ruh üfleme sorumluluğu müslümanlarındır: Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.(Ali İmran:110) Kur’an-ı Kerim, Müslümanların yüklendiği tarihi misyonu yerine getirebilmeleri için kendi içlerinde de örgütsel bir yapı oluşturmalarını öngörüyor: İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.(Ali İmran:110).

İslami mücadelenin bireysel olarak sürdürülemeyeceği aşikârdır. İslami yasalara uygun yaşayan ve yönetilen bir toplum modeli oluşmak her müslümanın üzerinde bir yükümlülüktür; başarır veya başaramaz, en azından bu gayret içindeyken hayatını tamamlaması gerekir. Bu vasatta, müslümanların kolektif bir hareket oluşturarak Kelimetullah’ı yüceltme gayreti içinde bulunmaktan başka çareleri yoktur. Günümüzde bu görevi ifa kabiliyeti yüksek olan yapılardan biri de, STK’lardır.

‘’Sivil toplum’’ olma sürecinin Batı menşeli olması; kilise merkezli dindar insanların bir arada bulunması, yani ‘’cemaat’’ modeline karşı ihdas edilmesi hususları ayrı bir teorik tartışma konusu olarak bir kenarda durabilir, bu konu üzerinde kafa yormak da elbette büyük faydalar sağlayacaktır. Ancak, üretilen imajın ve pratik yansımanın, bugün İslam dünyasındaki tekabül ettiği gerçeklik başkadır. Müslümanlar için STK kavramı, genel olarak cemaat modeliyle iç içe geçmiş bir durum arz eder. Nihayetinde Batı’daki algı da aşağı yukarı şu şekildedir: hükümet dışı, sivilliğe ve şiddet-dışılığa dayalı çoğulcu bir model.

İslam düşüncesinde dünya hayatı, ebedi saadeti kazanabilmek için verilen mücadelede geçici bir durak mesabesindedir. Mücadele alanındaki meşakkat, mahrumiyet ve dışlanmalar sabır anahtarı ile açılması gereken, özgürlük kapısının kilitleridir. Sabır, mücadelenin olmazsa olmazı; Allah’ın rızasına yükselişteki ilk basamak ve aktif tahammül gücünün adıdır. İnsan, Allah’a kulluk etmek için yaratılmış, bu süreçte imtihana tabi tutulacağı kendisine defaatle bildirilmiştir.

Mücadelenin, İlahî iradeye uygun olmasındaki yol ayrımı, takva üzerine inşa edilip edilmeyişidir. Değil ise, bu gayretten maksat hâsıl olmayacak, Kur’an’ın ifade ettiği sonuçla karşı karşıya kalmak mukadder olacaktır: Bu tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, rençberleri imrendirir; sonra heyecana gelir, bir de görürsün sararmıştır, sonra da çerçöp olur!(Hadid:20)

İslami mücadelede iman olgusu, itiraz üzerine yükselmektedir. Kelime-i Tevhid’in esası, Allah’ı tek/mutlak ilah kabul edebilmek için ne kadar sahte tanrı varsa, bunlara itiraz etmek ve reddetmektir. İmanın ispat-ı vücudu, ayet-i kerimede olduğu gibi tağutu reddetmektir: Şu halde kim tağutu (şeytani güç odaklarını) reddeder de Allah'a inanırsa, kesinlikle kopmaz bir kulpa yapışmış olur.(Bakara:256)

İtirazın sesini, iki odak karşısında yükseltmek gerekir. Bunlardan biri, iç dünyaya itiraz, yani insanı yaratılış amacından alıkoymak için mütemadiyen arzularını dile getiren nefistir. Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü?(Furkan:43)  Diğeri ise, dış dünyaya yapılan; gayri islamî olan mevcut sisteme karşı itirazdır.

 
Modernist paradigmanın tanımladığı birey (individual) hayatı seküler menfaatleri üzerine kurgular ve yaşar. İslam düşüncesindeki kul ise yeryüzünde adaleti tesis edebilmek için kendi haklarından bile vazgeçerek, isar üzere yaşar. Halka hizmet etmek için gecesini gündüzüne katar, insanlığın sorunlarıyla öylesine hemhal olur ki, kendisi ve ailesinin sorunlarıyla ilgilenecek vakit bulamaz. Yapıp ettiklerinin karşılığını almayı da sadece Allah’tan ümit eder.
 
İslamî STK’lar oluştururken, İslam’ın iki temel esasının ikame edilmesi hedef alınmalı, yani şirkin ve günahın yerine tevhid ve takva; zulüm yerine de adalet tesis edilmelidir. Bu hedeflere ulaştırmayan her türlü meşguliyet, şeytan saptırmasıdır.
 
Maatteessüf, genelde son altmış yılda, özelde de son on dört yılda görülen o ki, STK’lar sağcı, muhafazakar veya dindar iktidarları kutsayıp meşrulaştırma yolunu tercih etmişlerdir.
 
Şöyle ki, Türkiye’nin Nato’ya girmesini, Kore’ye asker göndermesini, Atatürk’ü koruma kanununun çıkartılmasını, İsrail’in tanınmasını, toplumsal cinsiyet eşitliğini, LGBT’nin Ramazan’da işledikleri melanetleri, TCK hazırlanırken zinanın suç olarak düzenlenmemesini, İslamî değerlerin AB sürecine kurban edilmesini, Amerika ile stratejik müttefik olmayı, mezhepçi ve etnik ayrışmayı, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de, Suriye’de yüz binlerce masum insanın kanının dökülmesini ayakta alkışlayan, bunlar karşısında lâl-ü ebkem kesilen STK’ların İslamî hassasiyet ve hedefleri gözettiği söylenemez. Muhafazakâr ve dindar bir iktidar olmasıydı köşe yazarlarının, kürsü sahiplerinin ve kanaat önderlerinin gündemden düşürmeyecekleri bu konular kolaylıkla dindar bünye tarafından hazmedilebilmiştir.
 
İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.(Maide:2)
 
Devlet tamamen İslamî olsa bile, Müslümanların hakkı ve hayrı destekleyici, şer ve ifsadı engelleyici davranması gerekir. Biz bunu Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’den öğreniyoruz:
 
Hazreti Ebubekir, hilafet mesuliyetini üzerine alır almaz verdiği ilk hutbesinde "Başınıza geçmiş olmam, içinizde benden iyisi yoktur demek değildir. Fakat Kur'an-ı Kerim nâzil olmuş, Allah Resulü dinin hükümlerini açıklamış ve bize aklın en üstününün takva olduğunu, akılsızlığın en koyusunun da fısk olduğunu bildirmiştir. Şunu bilin ki, en kuvvetliniz; benim yanımda mazlumun hakkını kendisinden alıncaya kadar en zayıfınızdır. En zayıfınız da, yanımda hakkını zâlimden alıncaya kadar en kuvvetlinizdir. Ey insanlar! Ben ancak Rasulullah'ın yoluna tâbiyim. Ben aklıma ve arzuma göre hareket etmeye yetkili değilim. Şu halde ben Allah ve Resulü’ne itaat ettiğim sürece, siz de bana itaat ediniz.” demiş ve sözlerini “Ey insanlar! Eğer iyi işler yaparsam beni destekleyip bana yardım ediniz; yok eğrilirsem, doğru yoldan çıkacak olursam o zaman da beni doğrultunuz, doğru yola çağırınız! Kendim ve sizler için Allah'tan mağfiret dilerim.’’ cümleleriyle bitirmiştir.(Hayatü's-Sahabe)
 
Hazreti Ömer de halife seçildiği gün, “Ey insanlar! Ben haktan ve adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?” diye sormuş; “Şayet eğrilir ve haktan inhiraf edersen, seni kılıçlarımızla doğrulturuz!” cevabını alınca da “Elhamdülillah! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!” diyerek Allah’a şükretmiştir.(Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned)
 
Bu tavırlar dışındaki bütün yönelişler Kur’an-ı Kerim’de İsrailoğulları ile birlikte anılır.
 
İslamî STK’ların benimsemesi gereken ilk ilke tevhid ve adaleti ikame etmeyi hedef almak; ikinci ilke ise, kimden gelirse gelsin marufu desteklemek, kimden sadır olursa olsun münkere karşı durmaktır. Yani müslümanlar, kişi ve grup asabiyetiyle değil, hakkı ve takvayı üstün tutarak müslümanca bir var oluş ortaya koyabilirler.
 
Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve elçisine döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.(Nisa:59) Ayet, müslümanların takınacakları tavrı çok açık olarak bildiriyor; itaat, Allah’a ve Resulüne uygun olduğu müddetçe mümkündür.
 
İslamî STK’ların yönünün dönük olacağı yer belledir: Biz de Musa ile kardeşine şöyle vahyettik. «Kavminiz için Mısır'da bir takım evler hazırlayın, evlerinizi kıble tarafına yapın (bir hedefe yönelin, kurumlarızı tek bir amaç için tesis edin) ve namaz kılın! Bir de mü'minleri müjdele!»(Yunus:87)
 
Vesselam…