Bir yandan Müslümanların büyük bir çoğunluğu tek bir ümmet olarak birleşmeyi isterken öte yandan mezhepçilik kimi çevreler tarafından Müslümanların yüzleştiği en büyük imtihan olarak öngörülüyor. Peki, mezhepçilik ateşini kim alevlendiriyor?

Mezhepçi söylem ve mezhebî saiklerden kaynaklanan şiddet bugünlerde Müslümanların karşılaştığı en temel sorun olmaya başlamış gibi gözüküyor. Günümüzde İslam dünyasının farklı bölgelerinde o ya da şu mezhebin adıyla katliamlar yapılagelmekte. Müslümanlara mezhepçiliğin üstesinden gelinemez tarihsel bir problem olduğu söyleniyor. Bu tip iddialar, tamamen tersi bir önermeyi varsayan şu ampirik bulgu karşısında hükümsüz kalıyor: Müslümanların çoğu Ümmet'in birleşmesini arzu edip destekliyor. Mesela, WorldPublicOpinion.org tarafından yapılan bir anketin sonuçları dünya çapındaki Müslümanların üçte ikisinin ‘’bütün Müslüman ülkelerin tek bir devlet ya da hilafet içinde toplanmasını’’ istediklerini gösteriyor.

Her ne kadar kavramsal çerçevesi teolojik zeminde oluşturulmuş olsa da, mezhepçilik aslında belli çıkar gruplarının,  konumlarını aklayacak ya da gücü ellerinde tutmaya devam etmelerini sağlayacak herhangi bir meşruiyet zeminleri bulunmadığından dolayı, kıt politikalarını sürdürmek için kullandıkları politik bir silah hüviyetinde. Milliyetçilik gibi mezhepçilik de toplumsal histeri ve coşkuyu arttırmakta işlevseldir. Ama aklamamakla beraber kabul etmek gerekir ki milliyetçiliğin en azından birkaç olumlu yönü bulunmakta. Misalen, milliyetçilik bir coğrafyadaki insanları, yani bir 'ülkedeki' insanları vatanseverlik ve milli çıkarları korumak adına düşman bir ülkeye karşı ayaklanmak için seferber edilebilir.

Milliyetçiliğin hududu, işin doğası gereği, belirli bir bölgede yaşayan insanları aşamaz. Bu yüzden sadece milliyetçilik temel alındığında, misalen, Pakistanlı insanların Filistin’e ya da acı çeken insanların bulunduğu başka herhangi bir yere yardım etmek için nedenleri mevcut değildir. Aynı hal başka durumlar için de geçerli. Mesela Afganlar milliyetçiliğe dayanarak diğer bölgelerdeki Müslümanların desteğine mazhar olamaz. Ancak, İslami terimlerden teşekkül eden bir söylem oluşturulduğunda bu durum aşılabilir.

Bu şekilde, Pakistan halkı Filistin’deki veya Çeçenya'daki Müslüman kardeşlerine yardım etmek için İslam ile teşvik edilebilir. Pakistanlıların oraya fiziksel olarak gitmesi şart değil -ki gidenler de var- ancak o bölgeye dair hassasiyetleri arttırılabilir ve Pakistan halkından dünyanın diğer bölgelerindeki zülüm gören Müslümanların acılarını dindirmeye yardım etmek için bağışta bulunmaları ve ekonomik olarak destek vermeleri istenebilir.

Bu yukarıdaki örneklerin mezhep ayrılıkları ile pek ilgisi yok. Filistin ve Çeçenistan halkları Pakistan’ınkinden farklı düşünce okullarını takip ediyorlar. Bu iki halkı birbirine bağlayan temel bağ İslam. Problemler genellikle bazı insanlar -ki bunlar çoğu zaman ülkelerin toplumsal meşruiyete sahip olmayan yöneticileri olur- belirli bir grup ya da hizip aleyhine düşmanlık oluşturmak için son çare olarak mezhepçi söyleme sarıldıklarında ortaya çıkar. Çiğ mezhepçilik çoğu kez İslamî bir terminoloji arkasına gizlenir.

Bu durumu daha iyi anlamak için Suriye’ye bir göz atalım. Yaklaşık 3 yıldır, Suriye'de doğrudan dış güçlere; özellikle Siyonistlere, emperyalistlere ve Suudilere dayandırılabilecek bir savaşın yükseltildiğini görüyoruz. Daha da yakından incelersek; emperyalist güçler bir şekilde sahadan geri çekildiler, çünkü Beşşar Esed liderliğindeki mevcut rejim devrilirse ve onun yerine El-Kaide bağlantılı tekfirciler gücü ele geçirirse durumun daha da kötüye gideceğini fark ettiler. Fakat, Suudi-Siyonist ittifakı istikrarsızlığı ve şiddeti sürdürmekte kararlı.

Siyonistlerin, Suriye halkının dostu olduklarını iddia ederek Müslümanlara hoş görünebilme ihtimalleri çok düşük. Siyonizmin doğası ve Filistinliler üzerinde kurduğu tahakküm ve zulüm hakkında çok az da olsa bilgiye sahip olan hiçbir Müslüman Siyonistleri dost ve müttefik olarak kabul etmez. Burada devreye Suudîler girdi. Her ne kadar ciddi bir meşruiyete sahip olmasalar da, sözde 'Müslümanlara' destek veriyor olmalarını her yerde durmadan kullanarak çirkin imajlarını temizliyorlar. Bilindiği gibi, Suudiler 1980lerde, binlerce Arap’ı savaşmak için Afganistan’a yolladı. Ama bunu Afganlara yardım etmek için değil, temel hak ve özgürlüklerini talep ederek Suudi Arabistan'daki ve başka yerlerdeki rejimler için tehlike arz eden kendi başa bela gençliklerinden kurtulmak için yaptılar. Afgan savaşı bittiğinde pek çok Arap savaşçı kendi vatanlarındaki rejimlerin başına bela olmak için ülkelerine geri döndü.

Suudiler Suriye’de bundan daha da fena bir oyun oynamakta. Kendi halklarına baskı uyguluyorlarken ve kadınların araba kullanmalarına bile izin vermiyorlarken, Suudiler'in Suriye halkının meşru haklarını elde etmelerine yardım ettiklerini iddia etmelerinin inandırıcılığı çok az (Suriye’de kadınlar uçak bile kullanabiliyordu!). Suudiler, geçen haziran Mısır Ordusu meşru bir şekilde seçilmiş yönetimi bir darbeyle devirdiğinde Mısır'ın ezici çoğunluğa sahip Sünni nüfusunu desteklemediklerinden dolayı Suriye’de Sünnî çoğunluğu desteklediklerini de iddia edemezler. Suudi rejimi Mısır'da askeri darbenin açıkça arkasında durmuştu. Bu tercihleri onları "Sünni" Müslümanları desteklediklerine dair kerameti kendinden menkul iddiaları bakımından tehlikeli bir şekilde açığa düşürmüş oldu.

Yine de, Suudiler Suriye’de mezhep kartını etkin bir şekilde kullandı. Beşşar Esad rejimini Alevi olmakla itham ederek (bilindiği gibi, Alevilik Şiilikten kopma bir akımdır), Suudiler ve bölgedeki geleneksel müttefikleri bölgedeki mezhebî gerilimi kışkırtıp Ümmet’e çok büyük zararlar verdi. Hâlbuki Suriye’deki rejim ne Alevi, ne Şii, ne de Sünni... Aksine, Suriye rejimi hiçbir suretle dine yaslanmayan bir rejim. Hükümette Şii bakanlar olduğu gibi Sünni bakanlar da bulunuyor. Hristiyanlar da mevcut, ve evet, Bakanlar Kurulu’nda Aleviler de var, ama hiçbiri kendisini belirli bir mezhebe adamış değil. Kadınlar olduğu gibi erkekler de var, fakat yönetimdeki herkes laik. Ve sadakatleri geri kalan her şeyden çok laik milliyetçi Baas Partisi sistemine ve kendilerinin bu sistem içerisindeki mevkilerine yönelmiş vaziyette.

Suudiler devirmek istedikleri rejime karşı düşmanlığı daha da kışkırtmak için mezhepçiliği kullanıyor. Bu Suudi Arabistan’ın Siyonist yanlısı politikasının bir parçası olduğu gibi bölgedeki genel eğilimler ve krallığın iç işlerindeki son gelişmelerle gittikçe zayıflıyor gözüken kendi öz varlığının devamını da güvenceye almaya matuf bir tercih. Ülkede korkunç durumdaki çeşitli hapishanelerde çürümekte olan 30.000’e yakın siyasî mahkûmun yarattığı ciddi bir hoşnutsuzluk var. Fakat Suriye krizi sonuçta yeni bir mevzu. Suudiler bir araç olarak mezhepçiliği bundan önce Pakistan ve Lübnan gibi ülkelerde ve daha da yakın tarihte ölümcül sonuçlar doğuracak şekilde Irak’ta da kullandı.

Suudi kaynaklı mezhepçiliğin perde arkasında İslamî İran’ın yükselerek politik zemindeki başlıca oyunculardan biri haline gelmesinden duyulan korku yatıyor. İran gerçekten de ağırlıklı olarak Şii bir ülke, fakat İran Şii olmayan Müslümanları kâfir olarak damgalayıp onlara karşı mezhepçi bir ‘cihad’a girişmedi. İran herhangi bir yerde Sünnilerin öldürülmesini de teşvik etmedi. Aslında, İran zoru başarmaya çalışıyor, elinden geldiğince, farklı düşünce ekollerinden gelen Müslümanlar arasında karşılıklı bir anlayışı yerleştirmeye çalışıyor. Tahran merkezli “Mecmau'l Takrib beyne'l Mezahibu'l İslamiye” (İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Birliği) İslam birliğini teşvik ve temin etmek için farklı düşünce okullarından gelen âlim ve düşünürleri düzenli olarak bir araya getiriyor. Belki bu çalışmaların mezhep temelli çatışmaları sonlandırmayacağı iddia edilebilir fakat yine de böyle bir çabanın varlığı inkâr edilemez. Fitne yaratmak uyum ve barışı tesis etmekten çok daha kolay.

İslam Dünyası’nda mezhebî gerilimin yüksek olduğu kimi bölgeleri incelemekte fayda var. Pakistan, Irak, Lübnan ve Suriye derhal akla geliyor. Bu listeye Bahreyn’i de ekleyin ve artık sahneyi kafamızda şekillendirmeye başlayabiliriz: Bu ülkelerin hepsi bir mezhebin baskın olduğu fakat diğer bir mezhebin de hatrı sayılır bir nüfusa sahip olduğu ülkeler. Şöyle ki, Pakistan ağırlıklı olarak Sünni olmasına rağmen kayda değer bir Şii nüfusu da içinde barındırıyor. Lübnan’ın karmaşık dini-mezhebî potporisinde Şiiler Sünnilerden daha çok nüfusa sahipler fakat önemli orandaki Hristiyan nüfusun varlığını da eklediğinizde ortaya daha da karmaşık bir politik zemin çıkıyor. Irak’ta on yıllardır en basit haklarından bile mahrum olan Şiiler mutlak bir çoğunluğu teşkil ediyorlar. Fakat maalesef burada da Şiilerin baskın olduğu bir hükümet iktidara geldiğinden beri huzur ve barış yeniden tesis edilemedi. Bahreyn ise nüfusunun kahır ekseriyeti Şii olmasına rağmen ufacık bir “Sünni” azınlığa mensup olan bir aile kliği tarafından yönetilen bir ülke.

Fakat öyleyse, Türkiye, Azerbaycan ve Kuveyt gibi yerlerde mezhepçiliğin bulunmaması neyle açıklanabilir? Türkiye oldukça büyük bir Alevi ve Şii nüfusa sahip(%15 civarında) olduğu gibi, Kuveyt de hatrı sayılır bir Şii nüfusa (%20 civarında) sahipken Azerbaycan da ezici çoğunluğu Şii olan bir ülke. Kuveyt örneği ayrıca eğitici bir örnek; çünkü Kuveyt, 18. yüzyılda ortaya çıktığından beri Suudilerin de mensubu olduğu Vahabi ideolojisini takip etmesine rağmen, içinde herhangi bir mezhebî çatışmayı/ayrışmayı barındırmıyor.  

Aynı zamanda mezhebî gerilimin Malezya, Endonezya ve Güney Afrika gibi bölgelerde de yükselmesi gibi garip bir olguyla karşı karşıyayız. Malezya, neredeyse tamamı Şafi düşüncesini takip eden Sünnilerden oluşan, nüfusuyla dünyada en çok Müslüman nüfus barındıran İslam ülkesi. Ve ülkede en fazla birkaç bin Şii bulunuyor. Benzer durum Malezya ve Güney Afrika için de geçerli. Sorumuz şu: Mezhepçilik bu bölgelerde o çirkin başını nasıl kaldırabiliyor? Benzer bir soru Başkan Muhammed Mursî’nin devrilmeden önce çiğ bir mezhepçi söylem geliştirdiği Mısır için de sorulabilirdi. 80 milyonluk koca ülkede Şii nüfusu birkaç yüz bini aşmıyor olmasına rağmen, Mısır’da bazı Şiiler linç edilmişti. Mısır’ın bir zamanlar Fatimilerin kontrolünde ezici çoğunluğu Şii olan bir ülke olduğunu ve el Ezher Üniversitesi’nin de bundan yaklaşık 1000 yıl önce yine Fatimiler tarafından inşa edildiğini hatırlamak lazım!

Endonezya, Malezya ve Güney Afrika’da Suudi ajanları Ümmet’i bölünmüş bir halde tutma girişim ve çabalarının bir parçası olarak kasıtlı bir şekilde mezhebî bir kriz tezgâhladılar. Her şey bir kenara, bu bölgelerde kayda değer bir Şii nüfusu yok ve hatta Güney Afrika’da herhangi bir mezhebe mensup olan bütün Müslümanların toplamının sayısı bile ülkenin genel nüfusuyla karşılaştırıldığında ufacık kalıyor. Yine de, bu coğrafyalarda Dünya Müslüman Gençlik Birliği (WAMY) gibi paravan organizasyonları üzerinden Suudilerle yakından irtibatlı olan ve Güney Afrika’yı sık sık ziyaret eden ve adeta para saçan bazı mevlanalar (Hindistan ve kuzeyinde saygı duyulan İslamî önderlere mevlana denilmektedir – Ç.N.) mevcut. (ABD, Dünya Müslüman Gençlik Birliği’nin terörist bir organizasyon olduğunu ilan etmişti.)

Hem Endonezya hem de Malezya’da, her ne kadar mezhepçilik yangınına karşı çıkan gür sesler olsa da, Şii karşıtı politika ve kampanyaları bizzat bu ülkelerin rejimleri yönlendiriyor. Pek çok başka akademisyen ve entelektüel kanaat önderi gibi Malezya İslamî Partisi (PAS) liderleri de mezhepçiliğin aleyhinde yüksek sesle konuşuyor ve bu politika ve kampanyaların yaratacağı vahim sonuçlar hakkında ikazlarda bulunuyor.

Şurası ilgi çekici ki, 1980’lerin başlarında İran’da İslam inkılâbı gerçekleşene kadar Pakistan’da mezhepçilik mevcut değildi. Sonrasında, mezhepçilik Pakistan’da; ABD, İngiltere, İsrailliler ve Pakistan devletinin kimi bölümleri tarafından kasıtlı bir şekilde takip edilen bir politika oldu. Bu güçlerin amacı, Pakistan’a da yayılmakta İran İslam İnkılâbı’nın nüfuzuna set çekmekti. İki ülke arasında konuşulan dil ve kültürel yapıda ciddi yakınlıkların bulunması, bu iki ülkeden ikincisini İran’dan yayılan inkılabî coşkunun karşılık bulması için ideal bir zemin haline getiriyordu. Ancak, itinayla imal edilmiş bir politikayla, Pakistanlı kuruluşlardan bir kısmının da desteğiyle, Pakistan’da Şii karşıtı düşüncelerin yayılmasının önü açıldı. Bu süreçte Pakistanlı Şiiler de maalesef olumsuz bir rol oynadılar ve farkında olmadan Sünni aşırıcılara yardım etmiş oldular. Şii ve Sünni toplumları arasında karşılıklı bir anlayışın tesis edilmesi için mücadele eden (Seyid Arif Hüseyin Şahid gibi) âlim ve düşünürler saf dışı bırakıldı. Onların bu şekilde saf dışı bırakılması sadece Şii-Sünni gerilimini arttırmakla kalmadı, bağnaz Şiilerin ortaya çıkmasına da zemin hazırladı.

Aşırıcı Sünni birlikler hem Afganistan hem de Pakistan tarafından Afganistan’da Sovyetlere karşı verilen savaşın hararetli zamanlarında Kızıl Ordu’yla mücadele etmeleri için desteklendiler. Gelgelelim, ideolojik endoktrinasyonun çoğu Suudi Arabistan’dan Pakistan aracılığıyla geldiğinden ötürü bu ‘tebliğ’ ve endoktrinasyonun etkileri Afganistan’la sınırlı kalmadı. Suudi fonlarının desteğiyle Pakistan’da ve onun aşiretlere yaslanan toplumunda birçok medrese peydah oldu. Bu medreselerde ortaya çıkan öğrenciler Vahabi olmayan herkesi kâfir ilan eden mezhepçi Vahabi ideolojisinin bağnaz gerginliğini taşımaya başladılar.

Öte yandan maalesef tüm ağırlık ve prestijleriyle bazı muteber âlim ve düşünürler de bu ayrılıkçı kampanyaya desteklerini sundular. Yakın çalışma arkadaşı Manzur Ahmen Numanî gibi merhum Mevlana Ebu Hasan Nedvi (ö. 1999) de kampanyaya desteğini sunanlardan biriydi. İki âlim de petro-dolarların sıcaklığına karşı koyamayarak, sahibi oldukları ilme açıkça aykırı olmasına rağmen, Ümmet’e çok büyük bir zarara mal olan bu “mezhep cihadı” gemisine bindi. Hindistanlı bu iki mevlana Şiiliğin aleyhinde ağdalı laflar söyleyerek edebiyat parçalamalarına rağmen, Hint faşizmine ya da Müslümanların Hindistan’da gördüğü bugün de devam eden kötü muameleye karşı herhangi bir şey söylemek için hiçbir zaman cesaretlerini toplayamadı. 

1990’ların başlarında, Hint güvenlik güçlerinin, Keşmirli mücahidlerin oraya sığındığına dair ellerindeki bir ipucuna dayanarak Nedvi’nin Luckhnow’daki medresesine bir baskın düzenledikleri anlatılır. Baskın sırasında güvenlik güçleri yatakhane kapılarını kırar, mobilyaları paramparça eder, talebelerin birçoğunu döver. Fakat baskın sonucunda medresede hiçbir Keşmirli bulunamaz. Hint yönetimi tazminat olarak yalnızca 200.000 rupi (yaklaşık 4.000 dolar) sunar ve Mevlana, Hindistan’daki bazı Müslüman liderlerin devlet terörünün bu tip eylemlerine karşı güçlü bir duruş sergilemesi konusunda ısrarcı olmalarına rağmen, sessiz kalmakla yetinir.

Mezhepçiliğin yükselmesiyle ortaya çıkan rahatsızlığın sonucunda, mezhepçilik aleyhine de önemli sesler yükselmeye başladı. Geçtiğimiz Ağustos Kuala Lumpur’da düzenlenen farklı düşünce ekollerinden düşünür ve âlimlerin katıldığı bir konferansta mezhepçiliğin aleyhine kuvvetli argümanlar sunuldu. Her yerde benzer çabaların söz konusu olması, misalen kasım ayında Türkiye’de ve bir önceki ay Pakistan’da, ulemanın ve İslamî aktivistlerin bu tehlikeyle yüzleşmek için adım attıklarına işaret ediyor. Pakistan'da ana akımları temsil eden (Deobandi, Barelvi, Ehl-i Hadis ve Caferi düşünce okulları) âlimler grubu tarafından 9 maddelik bir ajanda oy birliğiyle kabul edilirken, Türkiye'de de 11 maddelik bir ajanda üzerinde mutabık kalındı.  Pakistan'daki toplantı Lahor'da Pencap Evkaf ve Diyanet İşleri Bakanlığı'nın himayesinde tertip edilmişti.

Bu adımlar da önemli olmakla birlikte aslında çok küçük bir azınlığı teşkil etmekle beraber şiddet içerikli eylemlerinden ötürü çok büyük bir kamusallığa ve etkiye ulaşan aşırıcıların toplumdan soyutlanması ve böylece onlardan kurtulabilmemiz için daha ısrarlı ve sürekli çabaların ortaya konulması gerekiyor. Mezhepçiliğin yarattığı tehlikeyle yüzleşmek konusunda başlıca sorumluluk Pakistan yönetimine düşüyor ve Pakistan yönetimi bu sorumluluğu almadığı takdirde ülkenin toplumsal bütünlüğü hiçbir kazananın olmayacağı şekilde paramparça olacak.

Çeviri: Emre Berber