Savaşın ilk zayiatı hakikattir.[1]

Uzun yıllar savaş muhabirliği yapan ünlü Alman Gazeteci Udo Ulfkotte, İran-Irak savaşında şahit olduğunu söylediği acımasız bir gerçeği şu şekilde anlatıyor:

“Saddam Hüseyin’in askerlerinin Alman zehirli gazıyla İranlıları öldürdüğü savaş cephelerinden birinde bulunuyordum. 1988’in Temmuz ayında Zubaidat (Zübeyde) yakınlarındaydı. Ben dehşet verici İranlı zehirli gaz kurbanlarının, ki bunların beyinleri gözlerinden, burunlarından ve ağızlarından dışarıya akıyordu, fotoğraflarını çektim. Bunun ardından sanmayın ki Almanya’da bir öfke dalgası kabardı. Alman gazeteciliğinde daha çok suskunluk hâkimdi... Burada Irak’ın 1988 Mart’ında Habaşa’da (Halebçe?) Kürtlere karşı zehirli gaz kullanışını kastetmiyorum; tersine, ondan tamamen bağımsız, daha sonraki, 1988 Temmuzundaki zehirli gaz kullanılışından söz ediyorum; onu bugün hemen hemen hiç kimse bilmiyor, çünkü o bizim medya tarafından önemsizmiş gibi gösterildi ya da hiç belirtilmedi. Bende hâlâ, bizzat savaş alanında hazırladığım zehirlenmiş İranlıların yığınla renkli fotoğrafı var.”[2]

Dr. Udo Ulfkotte’nin betimlediği vahşi olaya karşı medyanın ilgisizliğinin tabii ki siyasal sebepleri vardı. Toplumların algı ve vicdanlarında savaşı meşrulaştırmanın en kolay yollarından biri vahşet hikâyeleri anlatmak iken buradaki olay Saddam Hüseyin’in aleyhine bir sonuç doğuracağından “süperlerin” siyasal hesaplarına uymamıştı. ABD bu savaşta Irak’ı destekliyordu. Eğer aynı vahşeti uygulayan taraf İran olsaydı, şüphe yok ki Amerikan medyası bu vahşet haberini tüm dünyaya yüzlerce kez tekrarlama fırsatını elinden kaçırmayacaktı.

Eğer siyasal çıkarlar nedeniyle talan edilmesi gereken bir yerler varsa “vahşet hikâyeleri”nin gerçekleşmiş olmasına dahi gerek yoktur. Bu hikâyeler profesyonel kadrolarca tamamen üretilebilir ürünlerdir. Körfez savaşındaki yoğun dezenformasyon kampanyaları gibi.

Bunlardan en etkilisi, savaş istemeyen halkına karşı, ABD’nin, halkla ilişkiler şirketi Hill & Knowlton’a ihale ettiği kampanya idi.

ABD oluşturduğu koalisyon güçleri ile Irak’a askeri harekât düzenlemeden önce, ABD Kongresi İnsan Hakları Komitesi 10 Ekim 1990 tarihinde, 15 yaşındaki Neyire (Nayirah) adlı bir kızın tanıklığını dinledi. Tabii bu kız öncesinde Amerikan Hill & Knowlton ajansının eğitimine tabi tutulmuştu. Neyire’nin anlattıkları, gerçeklikle ilişkisi olmayan tamamen kurgudan ibaret bir hikâyeydi.

Neyire komiteye, Kuveyt’e annesini ve yeni doğum yapmış olan kız kardeşini ziyarete gittiğini anlattı ve şunları ekledi:

“Ben oradayken Iraklı askerlerin silahlarıyla birlikte hastaneye girdiklerini gördüm. Bebekleri kuvözlerden çıkardılar, kuvözleri aldılar ve bebekleri soğuk betonunun üzerinde ölüme terk ettiler. Korkunçtu. Erken doğmuş ve o gün ölmüş olabilecek kuzenimi düşünmekten kendimi alamadım.”

Neyire, Kuveyt’in Washington  büyükelçisi Saud Nasır al-Sabah’ın kızıydı. Kuveyt’i ziyaret etmesi ve hamile kız kardeşinin olması söz konusu değildi.[3] Neyire’nin komite önündeki yürekleri parçalayan tanıklığı(!)[4] ABD’nin Irak’a düzenleyeceği askeri müdahaleyi kamuoyu nezdinde meşrulaştırma çabalarıydı.

Yeryüzünü dizayn etme iddiasında olan güçlerin, aynı hükümete (Saddam Hüseyin’e) karşı ilk örnekte lehe, ikinci örnekte ise aleyhe tavır aldıklarını görüyoruz; ilk örnekte medya gücü çalıştırılmazken, ikinci örnekte, toplumlar, dezenformasyon içeren manipülasyon yağmurlarına tutuluyor.

***

Dünya çapındaki haber akışının büyük çoğunluğu Associated Press, Agence France Presse, Reuters ve CNN gibi birkaç uluslararası haber ajansı tarafından sağlanmaktadır.

Yabancı haber ajanslarının Türkiye medya piyasasına yönelik haber ve fotoğraf arzı, yerli haber ajanslarının üretimlerine oranla çok daha fazladır.[5]

Kısaca şöyle diyebiliriz; Dünya çapında haber/bilgi akışı tek yönlü olarak ilerlemektedir. Aktarılan haber ve görüntüler de belirlenmiş bir siyasal hesap dâhilinde seçilmektedir. Hermen ve Chomsky’nin dediği gibi “diğer işlevlerinin yanı sıra, medya kendisini denetleyen ve finanse eden güçlü toplumsal grupların çıkarlarına hizmet eder ve onların lehine propaganda yapar.”[6]

***

İmdi, manipülasyon amaçlı üretilen veya kasıtlı olarak engellenen bilgilerin olduğunu; dünya üzerinde enformasyonun tek yönlü akış kaydettiğini; kamuoyu oluşturmak ve savaşlara taraftar toplamak için kitle medyasının nasıl bir propaganda aracı olarak küresel çıkar grupları tarafından kullandığını gördükten sonra şöyle bir soru yöneltmek yerinde olacaktır:

Müslümanlar niçin emperyalistlerin taşıdıkları bilgilere göre birbirlerine düşmanlık ediyor?

‘’Modern zamanlarda yapılan savaşların hemen hemen hepsi düşmanın insandan daha aşağı bir şey olarak tasvir edilmesiyle birlikte yürütülmüştür. Düşmanın insanlığını yok sayma, ona karşı uyguladığımız zulümden dolayı ortaya çıkabilecek her türlü uyuşmazlığı çözmeyi başarır.’’[7] Günümüzde Müslümanlar mezhebi ve etnik asabiyetler üzerinden birbirlerini şeytanlaştırmada oldukça mahirler. Bu kindarlığı sürdürmeye yarayan en önemli etken, medya şeytanlarının bize her gün fısıldadıkları yalanlar olsa gerek.

Firavun, büyücüleri ile İsrailoğulları’nın birliğini bozup köleleştiriyordu; günümüz firavunları da medya büyüsü ile İslam ümmetinin birliğini bozup köleleştirmek istiyor…

Sonuç olarak altını çizmek istediğimiz hususlar şunlardır:

Haçlı işgali altında inlemekte olan Müslümanların, medya vasıtasıyla edindikleri bilgilere göre, birbirlerinin günahlarını araştırmak yerine müslümanca varolmanın tek sığınağına, İslami Vahdet’in sağlam kalesine sığınmanın yollarını aramaları gerekir. İslam ümmetinin izzetini kurtarabileceği tek çıkış burasıdır.

Müslümanlar, emperyalistlerin elinde bulunan medya silahının kurşunlarından korunmanın yolu olarak; Kur’an’ın sarsılmaz ilkesi olan ‘’eğer bir fasık, size bir haber getirirse, onu etraflıca araştırın’’(Hucurat:6) ayetine müracaat etmelidir.

Müslümanlar, aralarında yaşanan çekişmelerde/savaşlarda, futbol holiganları gibi bir tarafı taassupla desteklemek yerine; ‘’Mü'minlerden iki topluluk savaşacak olursa, aralarını bulup düzeltin.’’(Hucurat:9) ayetini ayağa kaldırmalıdırlar.

Ne diyordu Hz. İsa: İlk taşı günahsız olanınız atsın! Değilse, “Allah’a nasuh bir tevbeyle dönün! Ola ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamber’i ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar parıldar. Derler ki: "Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla! Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin."(Tahrim: 8)

Taşlar orada Allah’ın arzında duruyor!

Vesselam…

Dipnotlar:

[1]ABD’li Senatör Hiram Warren Johnson’a atfedilen söz.

[2]Udo Ulfkotte, Satılmış Gazeteciler, İmge Kitabevi, 2015, s. 41-42

[3]Ahmet Cevdet Aşkın, Küresel ve Yerel Dezenformasyon, 2015, s. 71

[4]Tanıklığın videoları YouTube’da mevcuttur: https://www.youtube.com/watch?v=Fv28_q98Xe8

[5]İstatistik için bkz. Muzaffer Şahin, Ajans Gazeteciliği ve Medya Sektöründe Haber Ajanslarının Etkinliği, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi - Sayı 37 / Güz 2013

[6]Edward S. Herman, Noam Chomsky, Rızanın İmalatı; Kitle Medyasının Ekonomi Politiği, bgst Yayınları, 2012, s. 15

[7]Propaganda Çağı, Anthony Pratkanis & Eliot Aronson, Pradigma Yayıncılık, 2008, s. 54