İslam bireye, namaz kılmak gibi sürekli bir sorumluğu buluğ çağına ermesiyle birlikte yüklemektedir. Genellikle erkek çocuklarının 12-15, kız çocuklarının ise 9-15 yaşları arasında ergenlik çağına girdikleri kabul edilir.

Hz. Ali’nin, bir yönüyle sorumluluk zamanına atıf yapan pedagojik bir tanımı şöyledir; Çocuğunuzla 7 yaşına kadar oynayın, 15 yaşına kadar arkadaş olun, 15 yaşından sonra istişare edin.

Peygamberimizin (s) en büyük yardımcısı olan ve İslâm’ın inşasını omuzlayanların büyük çoğunluğunu gençler oluşturmaktadır. Efendimiz bu gerçeği şöyle dile getirmiştir; Beni yaşlılar yalanladı, gençler tasdik etti.

İslam, liberal dünyanın “hazcı” ve “faydacı” kabullerinin aksine bireye erken dönemlerde sorumluluk yüklemekte, toplumun ıslahında gençlerin önemini vaaz etmektedir.

***

Gençlerin hayatın inşasındaki önemli rolüne kısaca değindikten sonra, içinde bulunduğumuz durumu anlayabilmek adına Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) çocuk suçluluğuna dair verilerine bakmakta fayda görüyoruz. Yazı sınırını aşmamak için fikir vermesi bakımından, ulaşabildiğimiz 6 yılı kapsayan suçlara ilişkin bir kısım veriyi aktarıyoruz.

Güvenlik birimine gelen veya getirilen 11-17 yaş grubundaki çocuklara/gençlere ilişkin istatistikî veriler:

YIL

2008

2009

2010

2011

2012

2013

2008’e göre
2013 yılı artış (%)

Uyuşturucu

1829

2959

5552

4388

5809

10504

474

Cinsel Suçlar

1848

2121

2723

2243

2997

3229

74

Yaralama

19726

25182

30180

32331

39048

42540

115

Tehdit

1853

2111

2763

2910

3524

4020

116

2008’e göre 2013 yılındaki yüzdelik artış, uyuşturucuda %474, cinsel suçlarda %74, Yaralamada %115, Tehdit suçunda ise %116’lık bir artışla karşımızda duruyor.

Sayıları okumanın kolay olduğunun farkındayız ancak, her bir sayının bir çocuğu/genci belirttiğini dikkate almak durumundayız!

Durumun vahametine göz atarken, veriler ile ilgili şu hususları da göz önünde bulundurmak gerekiyor; bu sayılar sadece güvenlik birimine yansıyan vakıaları özetliyor. Özellikle, suçun mahiyeti gereği uyuşturucu ile ilgili suçluluk oranının, resmi rakamların çok daha fazlası olduğu düşünülüyor. Ayrıca bu veriler belirttiğimiz üzere 17 yaşına kadar olan nesli kapsıyor. Bu suçlardaki oran, genç tanımı kapsamında, 17 yaşından sonrası için çok daha korkutucu.

***

Öncelikle, çerçevesini çizmeye çalıştığımız endişe verici tablonun, insanları karamsarlığa boğmak gibi bir niyet taşımadığını belirterek; çocuklarımızın içinde bulunduğu bunalım halini ivedilikle gözden geçirmemiz ve düzeltmeye yönelik pratik adımları bir an önce hayata geçirmek gerektiğini ifade etmek istiyoruz.

İslam’ın bizler için öngördüğü ideal gençlik ile mevcut halimiz arasında uçurumlar olduğu ortadadır. Bu acı tablonun sorumluluğunu sadece devlet mekanizmasına yüklemek kolaylık olur. Elbette bu sonuçlarda, devlet tarafından uygulanan politikaların doğrudan etkisi vardır. Ancak bizler hangi saiklerle gençlerin sorumluluğunu/eğitimini devlete bıraktık? Kaldı ki, içinde bulunduğumuz son 10 yıl itibarıyla, neredeyse verdiğimiz suçluluk oranlarındaki artışla paralel bir STK’laşma süreci yaşadık. Bu STK’ların birçoğuna da İslamcı/Dindar insanlar sahip durumda.

Gençliğin bu dehşet verici durumuna, Türkiye’de laik rejim tarafından yıllarca dışlanan, bugünün sivil toplum kuruluşlarının “kompleksli öncü ağabeyleri”nin, AK Parti iktidarı ile birlikte “mal bulmuş mağribi” gibi nimetlere koşması; şan/şöhret, muteber sayılma, beş yıldızlı otellerdeki toplantıları ve “milletin vekili” olma gibi dünyevi hırslarını da ortak etmek gerekmez mi?

***

Bir akıl tutulması: Evlerimize dönmeliyiz

Türkiye’deki Müslümanlar, ‘’Hızlı İslamcılık’’ dönemlerinin ardından, 28 Şubat’ın çaldığı düdük ile bir anda hazır ola geçtiler. Düdüğün yankılanan sesi karşısında öylesine dehşete kapıldılar ki değil İslami faaliyetleri sürdürmek, tamamen haksız gerekçelerle içeriye atılan dava arkadaşlarına dahi selam vermekten imtina ettiler.

Eski İslamcılar, dışarıdaki mücadelenin, insanı mahrumiyetlere gark ettiği gerçeği ile fiilen karşılaştıkları anda, sosyal alandaki tüm varlıklarını geri çektiler. Buna çocukları da dâhildir. Çocuklarını İslami havzalardan yalıtıp, sosyal mücadele alanlarındaki havayı kıyısından köşesinden dahi olsa teneffüs etmelerine imkân sağlamadılar.

Ve geldiğimiz nokta…

Düşman bilincinden yoksun, direniş kültürünü tanımayan, başkalarına soluk olmak hassasiyeti/bilinci/sorumluluğundan uzak nesiller…

“Aman… canım önce evlerimizi düzeltelim!” psikozuna göre; Hz. Nuh’un, oğlu iman etmediği için dışarıya çıkmaması, Hz. Lut’un, karısının sapkınlığından dolayı, halkı için endişe edip, mücadele vermemesi gerekirdi.

Müslümanlar olarak gerekli direnci göstermediğimiz için 28 Şubatın “laneti” genç neslin üzerinde devam etmektedir.

Akabinde, bu bağlamda olmak üzere yeni bir söylem gelişti; önce evlerimizi halletmeliyiz, çocuklarımız ve eşlerimizi kurtarmalıyız. Bu söylem teorik açıdan ele alınanca sıkıntısız gibi duruyor; evimizi düzeltmeliyiz, kapımızın önünü süpürmeliyiz… Buradaki sıkıntı, dindar ailenin hangi psikolojik arka planla bu söylemi geliştirdiğindedir.

Arka planda yatan psikolojik nedenleri şöyle açıklayabiliriz: Dışarıdaki mücadelenin getirdiği zorluklar; çaba, emek, yoğun mesai, dertlenme ve karşılığında alınan sonucun ise çoğu zaman dünyevi imkânları kaybetmek olması, İslam’ın yalın/saf/fıtrata uygun öğretilerini tamamen terk edememe hali ile mücadelenin evlerde sürdürüleceği vesvesesine kendini inandırma isteği.

Teorik olarak dışarıdaki ve içerideki mücadeleyi birbirinden ayırabiliriz. Fakat, bunun pratik hayatta bir gerçekliği yoktur.

Pratik sahada mücadele her ikisi için eşzamanlı ve iç içe gelişmek zorundadır. Aydınlanma felsefesinin akılcı düşüncesiyle ürettiği ve beslediği liberal kültür tüm kurumlarıyla, yeryüzü ölçeğinde genç nesli yoğun bir bombardımana tutmaktadır. Sonuç; genel ahlaka uygun düşmeyen hayat tarzı, cinselliği tek amaç haline getiren düşünce, şiddet eğilimi, madde bağımlılığı, ruhsal hastalıkların getirdiği bunalım, hayırlı amaçlardan yoksun gelecek tasavvuru, sorumluluk almamak/alamama benzeri, listeyi uzattıkça uzatan tüyler ürpertici bir tablo.

İçeride ve dışarıda düşmana karşı verilecek mücadele/savaş konusunda şöyle bir benzetme yerinde olacaktır;

Günümüzde politikalarını hâkim kılmak isteyen devletler hem içeride hem de dışarıda mücadele vermektedir. Dışarıdaki savaşı asimetrik olarak yürüterek, olabildiğince kendi sınırlarından uzak tutmaktadırlar.

Sadece, bireysel ibadetleri yerine getirmeyen ailelerin çocukları mezkûr tehlikelerle boğuşmuyor; dindar ailelerin başının da çocukları ile fena halde dertte olduğu su götürmez bir gerçek. Düşman, genç nesli fesada sürüklemek için sahada mücadele veriyor. Biz ise “sağlam kalelerimiz” olan evlerimize dönmüş, hiçbir mukavemet göstermeden, kalemizin duvarlarını döven düşman toplarının bize ulaşacağı zamanı bekliyoruz. Aynı zamanda şunu da unutmamak gerekir ki; düşman, internet, akıllı telefonlar ve televizyon gibi teknolojilerle kaleyi içten de fethetmenin hesapları içinde; bazı kaleler ise çoktan esir alınmış durumda.

Sonuç olarak şunu söyleyelim; Türkiye’deki Müslümanların, 28 Şubat’ın korku havasını üzerinden atması, sonrasında gelen “baş döndürücü nimetler” döneminin sürüklediği rehavetten kurtulması gerekiyor. Ailesinin evin dışındaki sosyal sahada kötülüklere karşı verdiği direnişe şahit olmayan bir nesil; ne direniş kültürünü yaşatabilir ne de anlayabilir. Müslümanların, değil sadece ev halkını koruma çabasında olması, Batı da dâhil olmak üzere tüm dünyanın mağdur gençliğinin helakini önleme idealine sahip olması gerekir. Bizler ümmetin çocuklarına siper olduğumuz zaman; Sünnetullah gereği, Yüce Allah da bizim çocuklarımızı koruyacaktır.

Vesselam…