Bugünlerde Arap medyasında konuşulagelen en ilginç konulardan birisi de Siyonistler ile Suud Yönetiminin ortak çıkarlarındaki artış. Bu iki ülke hiçbir resmi temasta bulunmamasına rağmen zaman zaman aynı gayeleri paylaşıyor. İki yönetim de ABD ile sıkı ilişkilere sahip; fakat son günlerde ikisinin de ABD ile arasında kara kediler cirit atmakta. Ayrıca ikisinin de ortak düşmanı İran ve çok değerli ve istikrarsız ortak müttefiki Mısır. Daha da ötesi, kendi şartlarında değerlendirildiğinde, iki yönetim de cihatçı gruplardan kaynaklanan tehditle mücadele ediyor.

Peki, bunca ortak çıkarın üzerine iki yönetim bir adım daha ileri gidip, bu ortaklığı gizli işbirliği seviyesine çıkarabilir mi? Söylentiler birkaç yıldır İsrail ve sair yerlerde görüşmelerin yapıldığına delalet ediyor. İkinci Lübnan Savaşı esnasında yabancı basın, Siyonist Rejim saldırılarına açık hedef olan Beyrut Havalimanı'na yardım taşıyan uçakların indirilmesinin koordinasyonunda Suud'un İsrail’le işbirliği yaptığı iddialarını ortaya atmıştı. Şubat 2008'de Hizbullah üst düzey yöneticilerinden İmad Muğniye'nin Şam'da suikasta uğramasından sonra, Hizbullah’a yakın gazeteler bir Arap yönetiminin İsrail'in bu suikastı yürütmesine yardımcı olduğunu ifşa etmişti.

Filistin özgürlük mücadelesinin ateşli destekçilerinden biri(!) olarak; Suudi Arabistan’ın İsrail’le olan ilişkisini reddedecek sağlam sebepleri olabilir. Ancak, Siyonist rejimle bu ilişkilerin geliştirilmesine yeşil ışık yakacak çok daha iyi nedenleri olduğu aşikâr.

Eğer Siyonistler gerçekten Riyad’ın kendileriyle müşterek çıkarlara sahip olduğuna inanıyorsa, aynı zamanda neyle uğraştıklarının da farkında olmalılar. Suud serveti, Hamas’ın faaliyetleri için en önemli bileşen durumunda. İslam'ın en temel emirlerinden biri zekâttır ve Suudi Arabistan’daki iş ve ekonomi dünyası, zekâtlarını Filistinli gruplara yönlendirmeyi tercih ediyorlar. Oluşan fonlar, rejim tarafından onaylanmış ve desteklenmiş kurumlarca toplanıyor.

Ayrıca Suudi Arabistan, Suriye'deki muhaliflerin en büyük destekçisi konumunda. Suud’a göre; İran'ın önde gelen Arap dostunun(Suriye) düşmesi, Alevi-Şii cephe karşısında büyük bir zafer olacak. Ancak, Riyad'ın vizyonu gerçekleşirse ve Esed devrilirse Suriye'ye bir karmaşa hâkim olacak. İsrail, cihadî hareketlerin kendisine saldırmasını engellemek için gösterdiği çabalardan yıllar sonra; İslam Emirliği ile sınır komşusu olduğu bir sabaha uyanabilir.

Uluslararası arenada, Suudi Arabistan ılımlı bir Arap devleti olarak bilinir. Krallık zamanla savaş taraftarı partiler arasında tansiyonu düşürmekte ve anlaşmazlıkları çözmede uzmanlık kazandı. Yönetim cömert hediyelerle karşıt gruplar arasını bulmaya yatkın bir yapıya sahip. Nakit yüklü çanta stratejisi, akl-ı selim yitirildiğinde pek çok zaman rüştünü ispat etti. Bu minvalde, Suud Yönetiminin en önemli başarılarından biri 1989 yılında Lübnan'daki iç savaşı bitiren Taif Anlaşması oldu. Bir başka girişim ise Araplarla Siyonistler arasındaki anlaşmazlıkları çözmeyi amaçlayan Suudi Barış İnisiyatifi’ydi. Bu inisiyatifin İsrail kamuoyunda Suud yönetiminin itibarını epeyce arttırdığı notunu da düşmek gerek.  Suud önerisi, 2002 Arap Birliği Zirvesi’nde onaylandı ve Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerini belirler nitelikte oldu.

Ancak, madalyonun diğer yüzü de var. Filistin barış sürecinin başlamasından iki yıl öncesinde krallık, Filistin eski devlet başkanı Yaser Arafat'ın Siyonist yönetimle bir anlaşmaya varmasını engelledi. Suud’un kıdemli yetkililerinden biri Arafat'a; kutsal şehir Kudüs'ün sadece Filistin'e değil, tüm İslam âlemine ait olduğunu hatırlatarak bir uyarıda bulunmuştu. 2003 yazında ise, Suud İstihbaratı Irak Savaşı'nda süreç içinde kendine sadık silahlı birlikler oluşturmakla meşguldü.

İran veya İsrail'in aksine, Suudi Arabistan işlerini daha gizli yürütme eğilimindedir. Buna rağmen gerektiğinde aşırı uçları desteklemekten hiçbir çekince duymuyor. Suudiler yıllarca Lübnan'daki sadık(!) Sünni taraftarları üzerinde etkili olabilmek için çalışmalar yürüttü. En son Haziran 2009'da yapılan parlamento seçimleri için diasporadaki Lübnanlı destekçilerine büyük finansman desteğinde bulundu. On binlercesine sırf oy kullanıp Hizbullah'ın başarılı olmaması için ücretsiz uçak bileti ve konaklama hizmeti sağlandı.

Mart 2011'de 'Arap baharının' devamı olan Bahreyn'deki kanlı ayaklanmalarda, Riyad yönetimi açıkça Kral Hamad'ın lehine olacak şekilde olaylara müdahil oldu. Suudiler, Şii göstericilerin Sünni handanlığa ciddi tehdit oluşturduğu bu olayların ardında Tahran'ın olduğunu düşünüyordu. Olayların devamında Suudi birlikleri başkent Manama'daki ayaklanmaları bastırmak üzere takviye görevi gördü.

Suudi Arabistan ve İran arasındaki rekabet yalnızca Sünni-Şii çatışmasına indirgenemez. Bu, petrol zenginlikleri üzerinden bölgesel bir güç çekişmesidir. İslami olarak kendisinin doğru noktada olduğunu iddia eden iki İslam devletinin çekişmesidir. Aynı zamanda mezhepsel, tarihsel husumete dayalı, çok büyük servetten kaynaklı ve de geniş etki alanına sahip olmaktan kaynaklanan bir rekabet olarak da görülebilir. Ayrıca batıya karşı sürekli masumiyetini ispatlaması beklenen İran’daki İslami Rejimin aksine, Suud rejiminin batıdan onay almasına ihtiyacı yok.

Aslında durum biraz da tersine işaret eder nitelikte. Riyad sahip olduğu petrol rezervleri dolayısıyla dünya siyasetinde kilit bir noktada bulunmakta. Petrol vanalarındaki hâkimiyeti siyasi vizyonu elverdiği ölçüde dünya ekonomisiyle adeta bir oyuncak gibi oynamasına izin veriyor. Suudi Arabistan'ın bu denli bir zengin ve sessiz hareket edebilme yeteneğine sahip olması, ona bazı avantajlar sunuyor. Örneğin, Suudi halkındaki batı düşmanlığı hiçbir zaman söz konusu edilmez. Veyahut ABD yönetiminin Suud'daki insan hakları ihlalleri hakkında hiç açıklama yaptığı görülmüş müdür? Ya da, Washington Suudilerin nükleer bomba yaptığını öğrense ne yapabilirdi?

Riyad batılı liderleri kendine güvenmeleri için de ikna edebildi. Özgür Suriye Ordusu’nun önde gelen destekçilerinden biri de Fransa. Geçen yıl bu grupla Fransa arasında bir dizi görüşme yapıldı. Bu görüşmelerde, muhaliflere hangi silahların sağlanacağı, bunların nasıl dağıtılacağı ve onların bu silahların kullanımı hakkında kimler tarafından eğitileceği kararlaştırıldı. Toplantılar Suudi İstihbaratı temsilcileri ile Fransa, ABD, İngiltere ve Türkiye'den savunma bakanlığı memurlarını bünyesinde bulunduruyordu. Batılı delegeler Suriye halkını kurtarıyormuş rolü üstlenirlerken, Suud yönetimi olaya daha dar bir pencereden bakıyordu. Bu da düşman bir Arap rejimini yok etmeye yönelik bir hareket olduğundan kaynaklanıyordu. Daha da ötesi görüşmeleri gölgeleyen karşılıklı güvensizlik ortamı da göz ardı edilemez nitelikte. Öyle ki, 18. yüzyılda İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesini yayınlamış Fransa, 21. asırda hala "L'Etat c'est moi"* mantığıyla iş gören Suudi Arabistan'la aynı masaya oturmuştu...

Suudi Arabistan'ın artı hanesine yazılacak bir yanı var ki o da, bölgesel politikalarının dayanağının ulusal güvenliği olmasıdır. Ayrıca ülkenin varoluşsal çıkarlarının Şii hasmının gücüne ve iç tehditlere karşı korunması ihtiyacı da bu tavrın en büyük etkenlerindendir. Eğer Siyonist Rejim Riyad'ı kendine gizli ortak seçmişse, onun kim olduğunun ve nasıl iş tuttuğunun farkında olması iyi olur.

*: Louis XIV'nin devletin yönetim şekliyle alakalı yaptığı açıklamadır. 'Devlet benim' anlamına gelir.

Çeviri: Enes Özbaş