Endüstriyel verimliliği artırmak için sistematik bir şekilde çalışan Frederick W. Taylor’ın ‘zaman-hareket etütleri’nde, bir kronometreyle, araca, örneğin bir ön farı ya da çamurluğu takmanın ne kadar sürdüğü, saniyenin dilimlerine varıncaya dek hesaplanıyordu. Ayrıca Taylor’a göre işçiler, karmaşık endüstriyel yapıyı anlama çabasıyla ne kadar az meşgul olurlarsa kendi işlerine de o kadar verimli bir biçimde sarılırlar.

Otomobil üreticisi Ford Motor Company’nin kurucusu Henry Ford’a göre ise, iş yaşamının niteliği konusundaki kaygılar ‘tamamen faso fisoydu’; biraz sıkıntıya karşı alınan ücretler gayet iyiydi.

Sanayi devriminden günümüze, kuramcılar tarafından öne sürülmüş, üretimi insana tercih eden birçok görüş bulabiliriz. Ayrıca makineleşmeyi kutsayan ve endüstriyel tesisleri yeni mâbedler olarak gören ‘seçkin’ veya köle ruhlu insanlar da çoktur.

Hz. Âdem’in dünya sahnesindeki yerini almasından bugüne, İlahi dinler (yani İslam) tarafından irade sahibi olması ve ulvi hasletleri ile anılan insan; modern ve post-modern zamanlarda yeniden tanımlanarak üretici-tüketici bir varlık derekesine indirildi. Bundan sonra yüce hedeflerin yerini, tüketmek için üretmek ve üretmek için tüketmek türünde bir yaşam tarzı aldı.

***

Yaşadığımız son on gündür Bursa’da otomotiv işçilerinin greve gittiğini gözlemledik ve halen bir kısım fabrikalardaki eylemlerin devam ettiğine tanıklık ediyoruz. İşçiler taleplerinin karşılanması umudu ile üretimi durduklarını açıkladılar ve büyük bir sabırla yollarına devam ettiler. İçlerinde yakından tanıdığımız insanların da olması hasebiyle beklentilerinin/taleplerinin marjinal olmadığını çok iyi biliyoruz; üretim dâhilinde ve sivil hayatlarında daha insanca yaşam standartları…

Fabrika dışı hayatlarını ‘sivil hayat’ olarak nitelememizin sebebi, fabrika içerisinde askeri disiplin modelinin uygulanmasıdır. Zaman zaman sakal bırakmanın getirdiği gerginlikler, ihtiyaç giderme için dahi olsa mevzileri (üretim bandını) terk edemiyor olmaları, molanın oturup kalkmayla bitecek kadar kısa olması nedeniyle namazların üretim alanında, orada burada ve ambalaj arkalarında kılınması, olması gerekenin üzerinde üretim yükünün işçilere yüklenmesi vs. gibi konular bulunmaktadır.

Bazı fabrika işçilerinin üretime başlamak üzere fabrika yönetimleri ile anlaşmaya vardığı haberlerini alıyoruz. İstenilenin üzerinde veya altında, bir anlaşma sağlandı. İşten atılmama ve çalışılan bölümün değiştirilmemesi yönünde güvence alındı ve de prim türünde ekonomik kazanımları oldu. Renault çalışanları ise taleplerinin karşılanmadığından bahisle direnmeye devam ediyor. Nitekim kaderlerini belirleyecek olan kendileri…

***

İmdi yazı başlığındaki sorumuza gelelim: Üretimin önemi yerine önce insanı konuşmalı değil miydik?

İşçilerin direnme süreci başladığından beri çeşitli yorumlar yapıldı. Çoğu toplumsal olayda olduğu gibi burada yapılan yorumlar da yeterli soruşturma içeren ve anlamaya yönelik yorumlar değildi. Genelde modern dünyanın bizim için öngördüğü değerler sistemi içinden konuştuk.

İşçi eylemleri konusunda, üretim araçlarını elinde bulunduran azınlık zümre için zaten diyecek bir şey olmasa gerek, bu kişiler için üretimin durması, dünyanın durması anlamına gelir. Onların güneşi üretimdir. Ya peki gelir dağılımından adil olarak nasibini alamayan, ekonomik darlıklar içinde boğulan kimileri için ne demeli, işçiyi anlamaya çalışmadan mahkûm ettiler. Gerekçeleri büyüyen ekonomiye verilen zarar, istihdama karşı nankörlük(!) ve işçilerin akitlerine uymaması.

Bu söylemler, patronların/efendilerin ekmeğine yağ sürecek hafifliktedir ve de emeği/ekmeği/alın terini yücelten bir kültürün çocuklarına yakışmamıştır. Üretimi kutsayan bir anlayışa kaymamız, halife misyonu ile yaratılmış insana yapılacak büyük bir haksızlıktır. Eşya insana tercih edilmemelidir. İktisadi büyüme dediğimiz olgu, yeni dünyanın putudur. Ve aslında büyüyen/kalkınan da biz değil, kapitalizmin hükümdarlığıdır. Kapitalizm büyümeye mecburdur, durağanlık onu tüketir.

Renault, Tofaş ve diğer fabrikalar vaad edilen meblağları işçilerine her ay ödemiştir. Evet, doğrudur, saydığımız sermaye grupları çalışanlarına belirttikleri paraları ödemiştir. Ancak, örneğin yasal (sözleşme kapsamında) olan aylık ücret bin dört yüz Türk Lirasıdır. Bu zorlu şartlarda rutinin tüketiciliği ve gece-gündüz demeksizin yıldırıcı vardiya sistemi içinde çalışan işçinin emeğinin değeri aslında çok daha fazladır. Yani işçinin gerçek hakkı yenmiştir. Üretime kattığı değere göre hakkı olanı (adaletli pay, kıst) alamamıştır.

İşçinin aleyhine olmak üzere geldiğimiz noktada, çağımızın mahir büyücüsü medyanın da önemli payını unutmamak gerekir. Manipülasyon içeren başlıklarıyla kamu vicdanını emekçi aleyhine döndürmeye çalışmıştır. Buna örnek olarak ‘muhafazakâr’ bir gazetenin vaki olayı aktardığı haberin giriş kısmına bakalım:

“Türkiye'de 50 yıldır kaliteli üretimiyle öne çıkan, son 9 yılın ihracat şampiyonu olan, 2014 yılında da 22,3 milyar dolar ihracat yaparak toplam ihracatın 6'da birini gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan otomotiv sektörü büyük bir sarsıntı geçiriyor... 2014'te 22,3 milyar dolar gelir elde eden otomotiv sektöründe başlayan eylemleri…”

Söylediğimiz gibi aktardığımız bölüm haberin giriş kısmıdır. Burada olaya yaklaşımımızı/tepkimizi istenilen şekilde yönlendirmek için ‘büyük bir çaba’ sarf edilmiştir. Kalite, ihracat ve büyük istihdam rakamlarına atıf yapılarak neredeyse şöyle denmiştir; ‘Yabancı sermaye ülkemize gelmiş yatırım yapmış, ihracatımızın büyük kısmını onlar sağlıyor, çekip gitseler hepiniz sefil olacaksınız, buna karşı bu yalın ayaklı anarşist işçi sınıfı kalkmış greve gidiyor, koşun ahali refahınıza kastediyorlar.’ Ayrıca haber metninde 50 yıl ibaresi özellikle zikredilerek "istikrar" ve "sürekliliğe" vurgu yapılıyor. Milyar dolarlardan bahsedilmesinin sebebi de rakamın büyüklüğü karşısında başımızın dönmesi sağlanarak, düşünüp akletmeden tavır belirlememizi teminat altına almaktır.

Maalesef bu tür manipülasyon içeren haberler, olay karşısında alacağımız konumu belirlemede etkili olmuştur.

***

Peki, üretim ve kalkınma kimin içindi?      

Konunun ayrı ayrı incelenmesi gereken bir dizi alt başlıkları olduğu gibi, uzmanlık gerektiren çok fazla ve kapsamlı yönleri var. Bizim dikkat çekmek ve hassasiyet oluşturmak istediğimiz yönü ise eşya hakkında konuşmaktan, eşref-i mahlûkat olan insanı konuşmaya bir türlü sıra gelmemesidir. Üretim, tüketim ya da iktisadi büyüme, bunların hepsi insan içindir. İnsan makinenin boyunduruğu altına girmek için değil, ‘yeryüzü halifesi’ olarak Peygamberlerden öğrendiği değerleri hayata tatbik etmek üzere yaratılmıştır. Direnişin dili bize ağır geldiği için statükoya razı olmayı seçiyoruz.

Yaşanan toplumsal olaylarda büyük resmi görmeliyiz, feraset ve basiret ile işin arka planına bakmalıyız, ancak şiddetten uzak direnişleri anlamaya çalışmalı, araştırmadan mahkûm etmemeliyiz. Sömürülen emeği görmezden gelemeyiz. Mevcut sistemin bizleri her gün daha fazla fakirleştirdiğinin farkına varmalıyız.

***

Fakirlik bir kapıdan girince iman diğer kapıdan çıkar. (Ebuzer-r.a.-)